Sevim Burak’ın ilk öykü kitabı Yanık Saraylar’ın Sedef Kakmalı Ev ile açılmasının isabet olduğunu söylemiştim. “Benim için düşçül bir şeydir edebiyat sade, düş’tür...”[43] diyen yazarın düşler ile dolu, düşsel bir öyküsü bu çünkü. Bu kadar çok parantez açmamızı sağlaması da cabası.

SANAT

Sedef Kakmalı Ev: Düşlere Giriş

Sevim Burak’ın yazdıklarını kitaplarının yayımlanma sırasına göre ele alayım, dedim. Yoksa ona neden çekildiğimi anlatmanın bir yolunu bulmam için birkaç yıl daha gerekebilirdi. Her metnini baştan sona okurken metin ve kendisi hakkında yazacağım. DVD’den eleştirmen yorumuyla film izlemek gibi bir şey öneriyorum size sanırım.

 

 …

 

Sevim Burak’ın ilk öykü kitabı Yanık Saraylar 1965’te okurlar ile buluşmuş. Yani, yazar 34 yaşındayken. Yani, ölümünden 18 yıl önce.

 

Sedef Kakmalı Ev, bu ilk kitabın açılış öyküsü.[1] İsabetli bir karar.

 

1

 

Öykünün ilk sözcüğü “geldiler.” Daha doğrusu: “GELDİLER…” Ve öykü boyunca bu biçimde beş kez karşımıza çıkıyor.

 

Sevim Burak’ın işlerinde…

 

Parantez: Yazdıklarına ne demeli?

 

Sevim Burak birkaç türde yazmış. Öyküleri, oyunları, geride bıraktığı bir roman taslağı var. Oyun türüne sokularak basılan ama pekala roman da denebilecek ve kendisinin de kasten bu iki tür arasında seçim yapmadan “Roman 3 Perde” diye tanımladığı Everest My Lord var… Ölümünden sonra Palyaço Ruşen başlığıyla bir araya getirilen çalışmalarında şiire, şarkı sözüne benzeyen parçalar… Üstelik öyküleri, oyunları içinde düz yazıdan kaçındığı, şekillere, fotoğraflara başvurduğu bölümler var…

 

Yazdıklarını tür raflarına yerleştirmeden hepsine “iş” desek olur mu? Bu, onun da hoşuna gidebilirdi. Ölümünden altı yıl sonra yayımlanan, oğlu Karaca Borar’a yazdığı mektuplarına dayanarak söylüyorum bunu. 1981’de yazdığı bir mektupta kavramsal sanat ile uğraşan dostu Sarkis’in anlatım tarzıyla kendisininki arasında “müthiş organik bir bağ” bulduğunu söylüyor.[2] 1982’den kalan bir mektupta ise Sarkis’in yaptıklarına “eser” değil “iş” dediğine dikkat çekiyor. “Ben, öykü, roman olarak, SARKİS’in yaptığı işlerin aynısı değilse bile yarısını yapıyorum, kelimelerin ve anlamın resmini yakalamaya çalışıyorum. Anlamı resim haline getiriyorum” diyor.[3]

 

Sevim Burak’ın yazdıklarına “metin” de diyebiliriz belki. Yine mektuplarında Doğan Hızlan’ın kendisinin “öykü” değil, “metin yazarı” olduğunu söylemesinden memnuniyetle bahsediyor.[4]

 

Nerede kalmıştık? Sedef Kakmalı Ev’in daha ilk sözcüğünde, Sevim Burak’ın metinlerinde sık sık kullandığı bir yöntem ile karşılaşıyoruz: tekrar.

 

 Parantez: Tekrar

 

Sevim Burak’ın metinlerinde tekrar, sözcüklerin yinelenmesinden ibaret değil. Anlatı evreninde mekânlar, kişiler, ilişkiler; bazen hiç değişmeden bazen küçük değişiklikler ile sürekli karşımıza çıkıyor. Osmanlı’dan kalan son konaklar, Kuzguncuk, yazarın bu İstanbul Boğaz köyünden komşuları, despot erkekler, tahakküm altında kadınlar, Yahudisi Ermenisi Rumu ile Cumhuriyet’in ilk on yıllarının İstanbulluları…

 

Hatta bazı metinleri türünü değiştirerek tekrar yazmış. Sedef Kakmalı Ev öyküsü, İşte Baş İşte Gövde İşte Kanatlar oyununa dönüşmüş. Ah Ya Rab Yehova öyküsü, Sahibinin Sesi oyunu olmuş.

 

Bunlardan da önce belki temalardan, motiflerden bahsetmek gerekirdi. Örneğin, ölüm Sevim Burak metinlerinin birçoğunda ana temalardan biri. 1978’de şöyle diyor: “Aşağı yukarı bütün hikayelerimde ‘Ölüm’le savaştım, ve savaşıyorum’ denilebilir. ‘ÖLÜM’ bütün hikayelerimde ‘Düşman’ olarak geçer.”[5]

 

Ölüme neden olan ateş, yangın da çeşitli biçimlerde karşımıza çıkıp duruyor. Yanık Saraylar’ın sadece kitaba ismini veren öyküsünde değil, Sedef Kakmalı Ev ve Ah Ya Rab Yehova’da da yangın, ateş ya da ateşin izi var. Ah Ya Rab Yehova’nın sonu alev alev, Sedef Kakmalı Ev’de ateşin izinin nerede olduğuna ise sonra gelelim. Pakize Barışta şöyle demiş ve güzel demiş: “Sevim Burak’ta gerçek olan yangındır bence; ölüm bile değil belki!”[6]

 

 

Tekrar, Sevim Burak için aynı malzeme ile yeni anlamlar yaratmanın bir aracı: “(Kelimelerim) hiç eskimez yerlerini yıllardır değiştirir dururum. Anlamları da değişir… Yani kelimeler, birtakım işaretlerdir. Bir şeylerin işaretleridir. Bir şeyleri anlatmak için kullanılırlar. Aynı işaretler ve kelimeler başka başka yerlere konursa başka başka şeyler anlatırlar.”[7]

 

Anlatım biçiminde de Yanık Saraylar’dan itibaren düzyazının arasına yer yer dize gibi parçaların girdiğine, bazı harflerin, sözcüklerin büyük yazıldığına, bazı satırların kaydırıldığına, aralara çizimler serpiştirildiğine tekrar tekrar şahit oluyoruz. Sevim Burak bunlardan vazgeçmediği gibi, giderek bunları daha da öne çıkarıyor sanki. İlk kez 1984’te basılan Everest My Lord oyunu ve 2003’te taslakları derlenerek kitaplaştırılan Ford Mach 1 romanında bu tür denemeler özellikle dikkat çekici.

 

Sedef Kakmalı Ev’de ilk gördüğümüz sözcük de işte böyle tekrar tekrar karşımıza çıkıyor. Metin boyunca beş kez demiş miydim? Ve hep aynı biçimde: “GELDİLER…”

 

Parantez: İlk Cümle

 

Sevim Burak için metinlerinin ilk cümleleri çok belirleyici. Bunlar hakkında 1966’da, yani Sedef Kakmalı Ev’i yazdıktan beş yıl sonra, şöyle diyor: “İlk tümce, hikayemin alınyazısıdır. ‘Demir kapıdan girdiler’ tümcesi, bana hayatın o saçma dengesinin karşılığı gibi gelir. Hikayelerimin yer yer kayması – yer yer şiirsel bir kalıba dökülür gibi olması – o tek tümce’nin[8] hayata sonsuz çekilmesi – kopması – bağlanması – benim de o tümceyle birlikte ayakta durabileceğime inanmamdandır.”[9] Bunu aynı yazıda dile döktüğü “hayata çok yakından bakmak istedim” açıklamasıyla birlikte düşünmek iyi olabilir. Öyküleri, ona “hayatın o saçma dengesinin karşılığı gibi” gelen bir cümleye çok yakından baktığında o cümlede ya da o cümleden gördükleri ya da düşlediklerinin dökümü gibi çünkü.

 

Evet, parantez aça aça bir sözcükten oluşan ilk cümleden öteye gidemedik. Hayırlısı.

 

Sedef Kakmalı Ev’in -yazı öbekleri arasındaki boşluklara bakarak- altı bölümden oluştuğunu varsayıyorum. Peki “GELDİLER…” ile başlayan birinci bölümde neler oluyor?

 

Özür dilerim, bir tane daha…

 

Parantez: Sevim Burak metni özetlenir mi?

 

Ben özetleyeceğim. Murat Belge’ye rağmen. Neden “rağmen” derseniz…

 

Yanık Saraylar yayımlandıktan iki ay sonra, Eylül 1965’te, dönemin sanat yayınlarından Yeni Dergi’de Asım Bezirci’nin bu kitabı eleştirdiği bir yazısı çıkıyor.[10] Bezirci, yazının sonunda, Sevim Burak’ın “uzun uzadıya incelenmeğe değer bir yazar” olduğunu söylüyor. “Okurların ilgisini ‘başarılı’ bulduğum bir ‘yeni’ hikayeci üstüne çekmek istiyordum, o kadar” diyor. Ama bunlardan önceki sözleri ve eleştiri tarzı Belge’yi bayağı kızdırmışa benziyor.

 

Derginin bir sonraki sayısında Belge, Bezirci’nin “eleştirisini eleştiriyor.”[11] Bezirci’yi kastederek “Suçlamalarını haksız, övgülerini aslında küçük düşürücü, açıklamalarını da yanlış bulduğum için bu değinmeyi yazıyorum” diyor.

 

Bizi burada daha çok ilgilendiren kısım şöyle: “Bezirci önce hikayelerin özetini vermiş; geleneksel hikayenin en basitini eleştirirken bile bize ilkel görünen bu tutum, Burak’ın yoğun ve karmaşık sanatının eleştirisinde çok yavan kaçıyor. Burak’ın hikayelerinde konu önemsizdir, hemen hemen hiç yoktur.” Belge’nin yaklaşık 60 yıl önce, henüz 22 yaşındayken, şaşılacak bir özgüven ile yazdığı bu parlak eleştiri yazısında kendisiyle hemfikir olduğum belki onlarca görüş sıralayabilirim ama bu, onların arasında yer almıyor.

 

Sevim Burak’ın sanatının yoğun ve karmaşık olması onun hakkında yazılanların da öyle olmasını gerektirmez. Yoğunluğa itirazım yok da karmaşıklıktan hoşlanmıyorum. Çünkü özellikle Sevim Burak gibi okuyucuyla oyunlar oynamaktan, onun işini zorlaştırmaktan hoşlanan bir yazarın karmaşık metinleri, karmaşık bir üslupla anlatıldığında metni anlamak, özümsemek pek kolaylaşmıyor. Teori ya da kavram listesine benzeyen yazıları okumak da zahmetli. Öyküleri özetlemek hiç değilse neden bahsettiğimizi anlamayı kolaylaştırabiliyor.

 

Aslında, Belge’nin “Burak’ın hikayelerinde konu önemsizdir, hemen hemen hiç yoktur” iddiasını yazarın kendisi de yaklaşık 20 yıl sonra yazdıklarıyla doğruluyor. “Benim konum yok. Konu edebiyatın kendi kendisi…”[12] diyor. Belge ile Sevim Burak “konu” derken neyi kastediyor acaba? Ayrı bir mesele.

 

Gelelim ilk bölümün özetine.

 

Öykünün anlatıcısı kimdir, bilmiyoruz. Her şeyi dışarıdan gören biri bu, ‘tanrısal anlatıcı.’

 

Anlatıcı önce bir grup insanın bir sokağın başına dizildiğini aktarıyor. Öykünün ana karakteri Nurperi Hanım, evinin penceresinde bu kişiler ile karşı karşıya geliyor. Gelenlerden birinin, bir kadının kucağında -sonradan Nurperi Hanım’ın kırk yıldır baktığını ve evinin üstüne yapılmasını beklediğini öğrendiğimiz- Ziya Bey’in küçüklüğüne tıpatıp benzeyen bir çocuk var. Ancak anlatıcı, kadının kucağındaki kişiden daha sonra Ziya Bey’e benzeyen çocuk diye değil, Ziya Bey diye bahsediyor, Nurperi Hanım’a bakan Ziya Bey’in yüzünde hafif bir solma olduğunu söylüyor. Aşağıdakilerden sütçü kadın, Nurperi Hanım’a “Aşağı atla” deyip duruyor. Nurperi Hanım, bu sırada Bağlarbaşı-Kısıklı tramvayından inecek Madam Nıvart’ı bekliyor. Tramvay köşeden dönüyor.

 

Bunların büyük kısmı, tek satır olsun istenen cümleler ile anlatılmış. Cümle bitince alt satıra geçilmiş. İki kısımdaki cümleler ise satır değiştirilmeden, art arda sıralanmış. Neden özellikle bu cümleler birbirini kesintisiz takip ediyor? Bu kısımlardan ilkindeki cümleler arasında bir anlam bağı var. Bu kısım paragraf kabul edilebilir. İkincisindeki cümlelerde ise tek olay anlatılmıyor. Kaldı ki başka kısımlarda paragraf oluştursalar yadırganmayacak, birbiriyle ilintili cümleler tek başlarına bırakılmış. Belki de sezgisel bir kararla böyle yazdı Sevim Burak. Neyse.

 

Daha bu ilk bölümde, öyküde anlatılanların düş olduğuna ilişkin belirtilere rastlıyoruz. Anlatıcı, evin önüne gelip sıralananların “Birden elleri kolları kımıldamaz oldu” diyor. Çocuk, benzetildiği adama dönüşüyor. Yani, belki de dönüşmüyor. Anlatıcı “Çömelik kadının kucağında hala ona bakıyordu Ziya Bey” diyor. Belki de çocuk Ziya Bey’e o kadar benzetiliyor ki biri öbürünün yerine anılıyor. Sevim Burak işte böyle okuyanı sürekli birden çok seçenek ile baş başa bırakıyor. Anlatıcı sonra, çocuğun yüzünde hafif bir solma fark edildiği sırada şöyle diyor:

 

“ÜSKÜDAR-PAZARYERİ iplerin üstüne geriliyordu.

Bitmez tükenmez sessizliğin ortasına asılmış kalmıştı”

Bu ne demek acaba? Gözümün önüne tamamıyla sessiz bir ortamda teleferiğe dönüşen bir tramvay geliyor. Daha doğrusu rüyalarda olur ya; hem tramvay hem teleferikmiş. Ama bu imge nereden çıkıyor, bizi nereye götürüyor? Hemen arkasından “Madam Nıvart’ın BAĞLARBAŞI-KISIKLI tramvayı köşeyi döndü” deniyor. Bölüm böyle bitiyor.

 

2

 

İkinci bölümde Ziya Bey, belki hiç ayrılamadığı, belki de nadiren kaldırılabildiği karyolasında.

 

İlk cümle “ZİYA BEY bacaklarını karyoladan aşağı sarkıtmış dik durmaya çalışıyordu.” İkinci cümle “GELDİLER…” Bu kez gelenler, Ziya Bey’in üç kardeşi. “Kırım meydan savaşı kahramanları.” Askeri bir kılıktalar. “Omuzlarından, göğüslerinden, nişanlar, kordonlar sarkıyordu.”

 

Bu bölüm devlet ile bağları vurgulanan esrarengiz adamların odada birden belirmesi, kimin kimden ne istediğinin belirsizliği ile Kafka metinlerini çağrıştırır bir atmosferde.

 

Parantez: Franz Kafka

 

Sevim Burak’ın oğlu Karaca Borar tarafından yayımlatılan mektuplarında sevmediği yazarlar hakkında söyledikleri dedikodu severler için -artık kim ise onlar- hazine niteliğinde. Sevdiği yazarların ise tek tük olduğunu anlıyoruz. Kafka, bunların başlarında geliyor. Üst sınır bayağı yüksek.

 

“Nefret ediyorum Dostoyevski ve Beckett ve Kafka ve Joyce’dan gayrisinden. Asıl Tevrat’a aşığım.”[13]

 

“Benim hocam, tanrım Kafka’dır, bilirsin. O’nu hiçbir zaman aşamayacağım için böyle kötümser yazıyorum ama, bu da büyük bir güç bana Kafka’dan gelen.”[14]

 

Mübeccel İzmirli’ye, Sedef Kakmalı Ev’i yazdıktan beş yıl sonra, 1966’da verdiği röportajda ise şöyle diyor: “(…) kendi halinde gizleri bulmam için sonradan öğrendiklerimi unutmam, Kafka’yı kaybetmem, -belki- iyice geriye dönmem (kendi uygarlığımı bulmam), düz bir iskemlede oturmam ve hiçbir şey yapmadan günlerce Dolmabahçe Sarayı’na bakmam gerekir.”[15]

 

Karyolasında oturan Ziya Bey yastığının altından bir mendil, saat, boş bir ilaç kutusu çıkarıyor. Kardeşlerine bakıyor. Birkaç kez öksürüyor. Kardeşleri ona “Efendi Ağabey” deyip duruyor ama yardım edemiyor. Ziya Bey anlaşılan sonraki bölümlerde daha çok açığa çıkacağı üzere sadece Nurperi Hanım ile bir çeşit efendi-köle ilişkisi kurmamış, kardeşlerinin de efendisi konumuna yerleşmiş. Sonunda bacaklarının arasındaki oturağın üstündeki gazeteyi düşürüp oturağa tükürüyor. Başı yastığının üzerine düşüyor. Ölmek üzere gibi bir hali var: “çürümüştü yaşlılıktan,” “Göz oyuklarına ölümlü iki karanlık oturmuştu.”

 

Bölümün sonunda düşlerde görülecek şeyler oluyor, Ziya Bey’in ölümünü ima eden cümleler geliyor:

 

 “Ayakta duranlar resme benzemeye başladılar gittikçe.

Yaş sırasına göre dizilmişlerdi.

Resmin kenarında SÜLEYMAN ŞEFİK PAŞA duruyordu.

Sağ omuzuna bir melek kondu.

En önde parlak çizmeleriyle Ziya Bey.

Titredi,

Yok oldu.”

 

Süleyman Şefik Paşa, şarkı sözü yazarı Şehrazat’ın dedesiymiş. Bundan belki daha fazla işe yarayabilecek bir bilgi: Kurtuluş Savaşı’nda işgal karşıtı direniş gruplarını etkisiz hale getirmek için İstanbul Hükümeti tarafından kurulan birliklerin komutanı olması. Bu yüzden vatandaşlıktan çıkarılıp sürgüne gönderilmiş. 1939’da çıkan af kanunu sayesinde Türkiye’ye dönmüş.[16] İyi ama neden birden Ziya Bey’in kardeşlerinin yanında beliriyor? Muhtemelen Süleyman Şefik Paşa’nın fotoğrafı, Ziya Bey’in evindeki fotoğraflardan biri. Muhtemelen tıpkı rüyalarda olduğu gibi burada imgeler birbirine giriyor. (Sevim Burak mektuplarında fotoğrafa resim diyor, burada da fotoğraf yerine resim sözcüğüne başvuruyor olsa gerek.) Ziya Bey’in evinde bu paşanın fotoğrafının olması bize ne söyleyebilir?

 

Peki sağ omzuna melek konan kişi Süleyman Şefik Paşa mı, yoksa Ziya Bey mi? Melek neden sağ omuzda? Nasıl bir melek bu? Ziya Bey neden birden fotoğrafa dahil oluyor?

 

Burada omzuna melek konan kişi Ziya Bey olmalı, titreyip yok olmasını da ölmesine yorabiliriz. Sadece titreyip yok olması değil, Nurperi Hanım’ın İşte Baş İşte Gövde İşte Kanatlar oyununda Melek adını alması ve oyunun ikinci perdesinin sonu da bu tahminleri kuvvetlendiriyor. Perdenin sonunda Melek, kendi diktiği kanatları takıyor ve Ziya Bey’in karyolasına yırtıcı bir kuş gibi hamleler yaparak saldırıyor. Sevim Burak’ın sahne direktifi şöyle sona eriyor: “Bu sahnede Melek’in Ziya Bey’in canını almaya gelen ‘Melek’ olduğu vurgulanmalı, her şey, Melek Hanım’ın Ziya Bey’in Azrail’i olduğuna göre düşünülmelidir.”

 

 

Buradan bakınca ilk bölümde yer alan şu sözleri de Ziya Bey’in ölümünü ima eden bir düş parçası kabul edebiliriz belki:

 

“Çömelik kadının kucağında hala ona bakıyordu Ziya Bey.

Yüzünde hafif bir solma vardı.”

 

Acaba anlatıcı öykünün her bölümünde Ziya Bey’in ölümüne ilişkin düşler mi aktarıyor? Her biri Ziya Bey’in ölümüne ilişkin olmasa da bunu bekleyen Nurperi Hanım’ın düşü/kabusu her biri. Bunu bizzat Sevim Burak söylüyor:

 

“(…) Nurperi Hanım, ‘Sedef Kakmalı Ev’ hikayesini kapsayan dört bölümlük düşte hep gerçeği bozmuş, ölmesini beklediği Ziya Beyi ölmeden tabutla kapıdan çıkarmış, kendisi de devekuşu kılığına girmiştir.”[17]

 

Parantez: Düş

 

Düş Sevim Burak için önemli, demek hafif kalır. Öykülerini, sanatını, edebiyatı, hatta kendisini düş kabul etmiş o.

 

“Benim hikayelerim (…) bilincimin bir şeyi, acıya ve korkuya vardırdığı bir çeşit aymazlık ve düştür.”[18]

“Kişilerim, yaşamda gerçekleştiremediklerini düşle gerçekleştirirler. Yaşamı uzaklaştırırlar, böylece düş, yaşamın yerine geçer, bu da gerçeğin bozulmasına yarar.”[19]

“Sanatımın düş olduğunu biliyorum.”[20]

“Büyük ve güzel olan yaşamdır. Sanat anlayışımın çerçevesi içinde, büyük ve güzel olanın (yaşamın) yerine koymak istediğim anlam, düştür.”[21]

“Benim için düşçül bir şeydir edebiyat sade, düş’tür…”[22]

“Aydınlıkta olan tek şey bilincim. Kendi kendimin önüne bile karartı olarak düşüyorum. Kendimin de düş olduğuma inanıyorum.”[23]

 

 

Yazı öbekleri arasında bırakılan birkaç satırlık boşluklara bakarak Sedef Kakmalı Ev’i altı bölümlü varsaymıştım. Peki yazar neden “dört bölümlük düş” diyor? Büyük ihtimalle birinci, üçüncü, beşinci bölümleri tek bölüm kabul ediyor.

 

3

 

Üçüncü bölümde yeni bir düş anlatılıyor gibi aslında: “Nurperi Hanım, bu seferkinin gerçeğe daha yakın olduğunu anladı,” Ama ilk düşün devamı gibi duran kısımlar da var.

 

Nurperi Hanım’ın dört beş dostu gelip kapının önüne diziliyor. İlk bölümde Nurperi Hanım’ın beklediği Madam Nıvart “Bağlarbaşı’ndan tramvayla gelmiş.” Madam Nıvart, İşte Baş İşte Gövde İşte Kanatlar oyununda Melek karakterinin arkadaşı, oyunun en önde gelen karakterlerinden biri.

 

Öykünün bu bölümünde Nurperi Hanım, ilk bölümde ona pencereden aşağı atlamasını öneren Sütçü Kadın’ı göremiyor: “Nurperi Hanım sütçü kadını aradı göremedi, yolun ucuna baktı, taşçı Hayri Usta geliyordu.” Burada tam da düşlerde rastladığımız türden bir dönüşüm var gibi. Çünkü Nurperi Hanım’a pencereden aşağı atlamasını, herhalde bu yolla kendisini öldürmesini öneren sütçü kadın gibi Hayri Usta da ölüm düşüncesini beraberinde getiren bir kişi. İşi mezar taşçılığı. Kendisi de mermer tozuna bulanmış, mumya gibi dolaşan biri. “(Hayri Usta) kolunun tersiyle sildi yüzünü, kirpikleri gene de beyazdı.” Sütçü Kadın’dan Hayri Usta’ya geçilirken sütün beyazı da mermer tozunun beyazına dönüşmüş anlaşılan.

 

Nurperi Hanım, evinin penceresinden, aşağıdaki bu kişileri, Madam Nıvart’ı, taşçı Hayri Usta’yı ve Madam Nıvart’ın yanında duran radyo tamircisi Anesti’yi görüyor. Aralarındaki birkaç kelimelik iletişimden Ziya Bey’in öldüğü anlaşılıyor. Ziya Bey’in tabutu kapıdan çıkıyor. Nurperi Hanım “Güçlü bir şeyin üstesinden geldiğini” düşünüyor.

 

“Ziya Bey ölmüştü, o sırada yapılacak hiçbir işi yoktu, görevi bitmişti.

Kırk yıldan bu yana onun için yorulduğunu anladı.”

 

Nurperi Hanım’ın “Güçlü bir şeyin üstesinden geldiğini” düşünmesi ne anlama geliyor? Acaba kırk yıl beklemesi gerekse de sonunda Ziya Bey’in ölümünü görmesi mi kastediliyor? Yoksa Nurperi Hanım’ın Ziya Bey’i öldürdüğü mü? İkinci yorum zorlama gelebilir ama İşte Baş İşte Gövde İşte Kanatlar’da hiç doğrudan söylenmese de bu ihtimal hep ima ediliyor, Sevim Burak burada da bu ihtimali hepten dışlamamış gibi.

 

4

 

Dördüncü bölümde, tıpkı ikinci bölümdeki gibi birden ortam değişiyor, bir piknik sahnesine geçiyoruz.

 

“GELDİLER…

Sekiz on kişiydiler,”

 

Bu “geldiler” en azından çift anlamlı olmalı. Hem Nurperi Hanım’ın düş dünyasına geliyorlar hem de öyküdeki mekâna.

 

Ağız armonikaları, sepetinde rakı ile gelen sekiz on gence bir o kadarı daha katılıyor. Madam Nıvart yine, birinci ve üçüncü bölümlerde olduğu gibi, Bağlarbaşı’ndan tramvay ile geliyor. Gerilerde bir yerde Ziya Bey’in beklediği Bağlarbaşı-Kısıklı tramvayından Madam Nıvart ile Hayko Efendi iniyor.  Birlikte kilise korosundan geliyorlarmış. Armonika Tuna Dalgaları’nı (Iosif Ivanovici’nin 1880’de bestelediği vals[24]) çalıyor. Oradaki tek bonjurlu (eteği uzunca bir ceket türü) adam olan Ziya Bey, Nurperi Hanım’ın önünde eğiliyor. Nurperi Hanım sarhoş oluyor. Madam Nıvart “Danube bleu, Danube bleu!” (Johann Strauss II’nin 1866’da bestelediği vals[25]) diye çığlık atıyor. Yirmi kişi “Bis, bis!” diye el çırpıyor. Gençlik, kır, vals, sarhoşluk.

 

Ziya Bey önce genç Nurperi Hanım’a karşı kibar gibi, önünde eğiliyor. Ama tam kafalar güzelleşmiş, müzik ile coşulmuşken, Nurperi Hanım’ın kulağına eğilip “Bonjurumu tavan arasına kaldır,” diyor. Bu, bölümün sonu. Sanki bir anda on yıllar atlıyoruz, Ziya Bey’in bonjurunun tavan arasına kaldırılması gereken bir döneme sıçrıyoruz ve Ziya Bey buyurgan üslubuyla Nurperi Hanım’ın keyfinin ‘içine ediyor.’ Bu bölümün sonunda ölüm yok. Ya da var. Ziya Bey, Nurperi Hanım’ın neşesini öldürüyor.

 

Sahiden, ilk dört bölümde saç örgüsü gibi bir yapı dikkat çekiyor. Üçüncü bölüm, ilkinin devamı gibi. Dördüncü ise ikinci gibi bağımsız bir parçaya benziyor. SB ikinci öykü kitabı Afrika Dansı’nda yer alan Bir Gece Yemeği ve Foto Febüs öykülerinde bu tekniği ilerletiyor. Bu öykülerde birden fazla akışı cümle cümle birbirinin içine geçirerek anlatıyor. Ve tabii ki türlü oyunlar oynayarak.

 

5

 

Geldik altı bölümden beşincisine.

 

Bu bölüm, yer yer cümle sonlarında alt satıra geçilse de tek büyük paragraf gibi.

 

Bu kez şüpheye yer bırakmayacak şekilde, üçüncü bölümün sonunda kaldığımız yerden devam ediyoruz. Bölümün devamında Nurperi Hanım ile Ziya Bey’in ilişkisinin detaylarını öğrenmeye kayıyoruz ve sonunda yeniden düş anlatımına geçiyoruz.

 

Üçüncü bölümün sonunda Ziya Bey’in tabutu mezarlığa taşınıyordu. Bu bölümün başında Nurperi Hanım ilerleyen tabutu pencereden izliyor. (Bu arada, pencereden izleme, kitabın bir sonraki öyküsünün merkezinde, hatta öykünün adı Pencere.)

 

Nurperi Hanım, kendisini “kederli saymıyor.” Ziya Bey’i son olarak aslan ayaklı koltuğunda oturmuş burnunun kıllarını keserken görmüş, öldükten sonra görmemiş. Onu böyle tükürme, burun kılı kesme gibi bakmaktan hoşlanılmayacak manzaralar ile hatırlıyor ya da düşlüyor galiba.

 

Tabutu uçurtmaya benzetiyor, tabut-uçurtmanın sağa sola yalpalamasını ise rakı içtikten sonra evin içinde kapılara merdivenlere çarpan kendisine. Bunları düşünürken sonunda her şeyi birbirine benzetiyor. Ve o ünlü cümle geliyor: “Düşüne düşüne hayatının en hurda ayrımlarına kadar indi.” Bu cümle Sevim Burak üzerine yazanlarca sık sık alıntılanıyor. Herhalde yazarın kendisini de anlatıyor gibi durmasından. “Hayata çok yakından bakmak istedim” diyen Sevim Burak’a “düşüne düşüne hayatının en hurda ayrımlarına kadar” inmek yakıştırılıyor olabilir.

 

Nurperi Hanım şimdi bazı şeyleri değiştirip değiştiremeyeceğini düşünüyor. Kırk yıl yaşlı bir adamı yedirip içirmiş, yıkayıp paklamış, tıraş etmiş. Ama “Bazı şeyleri neden yaptığını, bazı şeyleri neden yapmadığını” bilemiyor hâlâ. Ziya Bey ile iki söz edemezmiş, bostanda Arnavut bahçıvanla laflarmış. Vapurda bile Ziya Bey birinci mevkide otururken, Nurperi Hanım ikincide otururmuş.

 

Nurperi Hanım 15 yaşında gelmiş bu eve. “Saçları kol iriliğinde,” “Yanya diliyle karışık Türkçe” konuşan bir genç kız. Ziya Bey, o zaman bile yaşlı olan üç kardeşiyle birlikte oturuyormuş: Affan, Haydar, Tayyar beyler. Neşeli ve kalın sesli adamlar. Nurperi Hanım, Ziya Bey’e hiç benzemeyen bu adamları özledikçe onların tavan arasındaki eşyalarına bakarmış.

 

Kırk yıl Ziya Bey’in evi kendi üstüne yapmasını bekleyen Nurperi Hanım, yirmi yıldır mutfakta rakı içmeyi âdet edinmiş. Zamanla Ziya Bey evi unutmuş görünmüş, nereden çıktığı belli olmayan bir asker kaputuyla pencerenin önüne geçmiş, bir daha da oradan kalkmamış.

 

Evin bir de kedisi var: Fahri. Ziya Bey kendisi gibi pencerenin önünde otursun dursun diye kasaba gönderip kedinin hayalarını aldırmış. Kedinin adı, gözlerinin Menlikli Fahri Bey’in gözlerine benzemesinden geliyor. Nurperi Hanım Ziya Bey’in yatağına giriyor ama “Kendini işe verdiği gibi Ziya Bey’e verme(miş).”

 

Nurperi Hanım bir gece kalkıp tavan arasına gitmiş. Ziya Bey’in bonjurunu ve kardeşlerinin eşyalarını almış, sadece sedef kakmalı sehpaya dokunmamış, onu karyolanın altında bırakmış, evden çıkmış.

 

Bölümün burasına kadar hikaye sıradan bir akış içinde anlatılıyor. Sonra birden rüya atmosferine giriyoruz. Ama önce kısa bir ara.

 

Parantez: Nurperi Hanım ile Ziya Bey kimler?

 

Sedef Kakmalı Ev’deki bu iki karakterin kökleri Sevim Burak’ın Kuzguncuk’taki komşularında. Salah Birsel’in anlattığına göre, [26] yazarın çocukluğunda oturduğu, Kuzguncuk’taki evin sokağına, Delikoç Sokağı’na, İcadiye Caddesi’nden bakınca onların evinden başka iki ev görülürmüş. Bunlardan birinde, onlarınkine bitişik evde, Şevket Bagana ile eşi Şaziye Hanım otururmuş. İşte size Ziya Bey ile Nurperi Hanım.

Nurperi ve Şaziye hanımlar arasındaki benzerlikler o kadar çok ki her birini ortaya koymak için eşleştirmelere girişmeyeceğim. Şaziye Hanım’ın hikayesi şöyleymiş: “İmros” Adası şarapçılarından birinin kızıymış. Şevket Bey onu 12 yaşında ya var ya yokken besleme olarak almış. “Yanya ağzına kaçak Türkçe” konuşurmuş. Saçları kol iriliğindeymiş.

Şevket Bagana’nın, tıpkı öyküdeki Ziya Bey gibi birden çok erkek kardeşi varmış: Mazlum ve Tayyar Bagana. Şaziye Hanım bu üç adama da bakmış. Üçü de yüze merdiven dayamış.

O yaşlarda bile Şevket Bey’in Ester, Pırlata, Raşel adlarında üç kapatması varmış. Şaziye Hanım “biraz dırlanacak olsa” bağırırmış: “Bu ev sana kalacak. Aylıklarım, kılıçlarım, sedef kakmalı masam sana kalacak.” Birsel şöyle anlatıyor: “Şevket Bey’in ömrü ve alın yazısı yiterken Şaziye Hanım evin kendi üstüne çevrilmesi sırası geldiğini düşünmüştür -kırk yıldır aklından çıkmıyordur bu- ama Şevket Bey’in belleğinde ev mev hiçbir şey kalmamıştır. Topu da uçup gitmiştir. Kendisi de nereden çıktığı belli olmayan bir asker kaputuyla pencerenin önüne çökmüş, bir daha da oradan kıpırdamamıştır. Ölümünden sonra da, şimdi söyleyeceğime kulak verin, Şaziye Hanım, ona inat olsun diye, saçlarını kendi kendine alagarson kesmiştir.” (Buraya son bölümde geri geleceğiz.)

Sevim Burak, Şaziye Hanım’a Sedef Kakmalı Ev’de neden Nurperi adını vermiş? Sonra İşte Baş İşte Gövde İşte Kanatlar’da çok benzer bir karakter neden Melek ismini alıyor? Bu perilik, meleklik nereden geliyor? Yine Şaziye Hanım’dan herhalde.

Sevim Burak’ın oğlu Karaca Borar, Şaziye Bagana’yı “günde bir küçük rakı, üç paket sigara içen, 70’inde, altın kalpli Kuzguncuklu”[27] diye anıyor.

Mektuplarında Sevim Burak, Şevket Bagana’dan Şevket Bey Amca diye bahsediyor.[28] Şaziye Hanım ise muhtemelen annesi yaşında olmasına karşın dostluklarını anlattığı birkaç kişiden biri. İkisi yıllarca görüşmemiş olmalılar. Sevim Burak, 1981’de, mezarda sandığı “Şaziyanım’ın kendini ve eşyalarını -sigara paketlerine varıncaya kadar- Simitçi Tahir Sokak’ta üç Yahudi evlerinin birinde” bulduğunu yazmış.[29] Yani Sedef Kakmalı Ev’i yazdıktan 20 yıl sonra, öyküyü yazdığı Kuzguncuk’ta.

Sevim Burak, görüşmedikleri dönemde Şaziye Hanım ya da onun yazışıyla “Şaziyanım”ın neler yaptığını şöyle aktarıyor: “Şaziyanım, beni, ablamı, seni, Feridun’u, o zamanki bütün mahalle çocuklarını yetiştirdiği gibi, biz onu ‘Artık ölmüştür’ diye aramadığımız uzun yıllar boyunca o yaşıyormuş ve de caddeye yakın olan Simitçi Tahir sokağının, bütün Kuzguncuk’un bildiği başka çocuklara da çorba pişiriyor, et pişiriyormuş. Üç aylığını aldığı gibi hep komşu çocuklarına ve komşulara ziyafet çekiyormuş. Paralarını, çok sevdiği insanlara, özellikle çocuklara, daha genç olanlara harcıyormuş.” [30] İşte meleklik, perilik buradan geliyor olmalı.

Laf arasında, bu iyilikler karşılıksız kalmamış: “Bazı eşyalarını çalmışlar Şaziyanım’ın komşuları. Bir halısı bir de eski küçük mermerli dolabı duruyor. Küçük bir buzdolabı da var.”[31]

 

Dönelim beşinci bölümün rüya atmosferi içindeki son kısmına.

 

Birden Nurperi Hanım’ın durduğu yer sallanıyor. Ziya Bey’i görüyor, “yüzü, elleri tahtadan.” Sedef kakmalı sehpa üstüne üstüne geliyor. Ziya Bey’in üç kardeşi, üç kumandan, duvardaki çerçevelerin içinden fırlamış, ona yaklaşıyorlar. Tayyar Bey “Nurperi, saat kordonum nerede?” diye soruyor. Nurperi Hanım, Üsküdar Çarşısı’nda sattığını itiraf ediyor. Tayyar Bey diğer eşyaları da saya saya soruyor. “Nurperi ‘ÜSKÜDAR ÇARŞISI, ÜSKÜDAR ÇARŞISI’ diye” ağlıyor. Bölüm böylece bitiyor. Kabus gibi. Anlatıcının Nurperi Hanım’dan ilk kez Nurperi diye bahsetmesi de bundan belki. Nurperi Hanım burada kabusundan göz yaşları içinde uyanmaya çalışan küçük bir kız gibi.

 

Bu bölümde dikkat çeken bir başka şey, eşyaların tek tek sayılıp dökülmesi. Nurperi Hanım’a kaynaklık eden Şaziye Hanım’dan ziyade Sevim Burak’ın eşya merakı akla geliyor.

 

Parantez: Eşya

 

Sevim Burak eşya seven biri. Antika, eski eşya meraklısı.

“EŞYALARI SEVİYORUM. İNSANLARI SEVMİYORUM. ÇÜNKÜ: İnsanları sevmek için onlara ayıracak bol vaktim olmadı.”[32]

En sıkışık zamanlarında, parası az ya da sağlığı kötüyken bile eşya pazarlarında dolaşıyor.

Oğlu Karaca Borar bu merakın boyutlarını şöyle anlatıyor: “(…) Amerika’dan (…) gönderdiğim paraları, tüm ısrarlarıma rağmen, kendi sağlığı ve Elfe için -hastabakıcı, doktor, ahçı, hizmetçi için- değil, antika almak için harcadı.”[33] (Elfe Uluç, Sevim Burak’ın kızı.)

Hatta bir ameliyattan sonra Londra’da dinlenmesi gerekirken çift katlı otobüse binip bit pazarı bulmuş, oradan alışveriş yapmış. Oğlu, “söz dinlemez, akıl almaz işler de yapabilen bir kadındı” diyor.[34]

Sevim Burak, 1980’de yazdığı bir mektupta eşya merakının kaynağını açıklıyor. Hasta, bir ev satmış, o sayede neredeyse bütün yıl hastanede yatabilmiş. Bunlara değindikten hemen sonra şöyle devam ediyor: “Paranın faizi olan 58 bin lira ile zor geçiniyoruz. Ben içinde bulunduğum boşluğu, yalnızlığı gidermek için bir ev daha dolduracak kadar eşya aldım.”[35]

Eşyalar onu mutlu ediyor. Oğluna yazmış: “Unutma, bu aldığım eşyaları, ufak tefek bakır, eski örtüleri ve de eve getirdiğim bütün eşyaları alırken mutlu olduğumu. Eğer bir gün ben olmazsam o satın aldığım eşyalara bakarak, bir de senin gönderdiğin bantları, kasetleri tekrar dinleyerek ‘Annem bunlarla çok mesut olmuştu, günlerini geçirmişti’ diye hatırlamanı ve onları kimseye vermemeni istiyorum.”[36]

Sevim Burak, eşyaları yazısını beslemek için de kullanıyor. 1981’de yine oğluna yazdığı bir mektuptan: “Kelimeler yerine bayraklar, eşyalar, koyabilirim. Bütün mesele hayatımızın içine karışmış olan bir yaşama dönüşmesi, paçavraların, bezlerin, örtülerin konuşması, bize anlatması… Eskiden bir şeyler vardı, gelecekten de bir şeyler var… Bugünden de bir şeyler var… Taşlar, demirler, bozuk elektrik ocakları, atılmış fişler, eski bir bisikletin kornası, bir evin kırmızı kapı numarası, sokak ismi (DELİKOÇ SOK. NO. 15) neler anlatmaz ki? Deli Koç’un bağlı olduğu ipi, boynuzları, eski postunu, bir de kırmızı yumurta biçiminde porselen boyalı eski bir 15 numarası, işte bizim 50 yıllımızın SOMUTLAŞMASI. Yani Delikoç sokağın eski İŞARETLERİ.”[37]

Nurperi Hanım’ın tavan arsından gizlice aldığı eşyaları sattığı Üsküdar Çarşısı, Sevim Burak’ın da uğradığı yerlerden biri. Bu eşyaları satanlar da onun için kıymetli. “Nasıl Üsküdar’lara, Kadıköy eskicilerine, Kuledibi’ne gittiğimi o günlerde, o adamlarla neler konuştuğumu, neler yaptığımı, nasıl beni güldürdüklerini ve kazıkladıklarını sana anlatırım. Yalınayak Aziz, Kalem Mehmet, Motosikletli Osman.”[38]

Aldığı eşyaları ve satıcılar ile ilişkisini yazarlığının yeni bir evresinin temeli olarak görüyor hatta. Herhalde bu yüzden yazmak için eşya satın alma işini otomobil almaya kadar vardırmış: “Yeni bir yazarlık hayatımın başlangıcı olacak bu eşyalar ve eskici takımından adamlar… bunu hissediyorum. Bir anlamda yazı yazmak için para harcıyorum sayılır. (Unutma, Ford MACH I’ı YAZMAK İÇİN SENİNLE ARABA SATIN ALMIŞTIK.)”[39]

 

Tarihsiz bir mektupta ise fikri değişmiş, sigara bırakmak gibi eşya almayı bırakmaktan bahsediyor: “Eskici Yahudi olmayıp antikaları satacağım. Ve eşyaya paydos. Bomboş bir ev istiyorum. Ve yazı yazarken koşmak istiyorum.” (Sevim Burak’ın anne tarafı Yahudi. Ama bu konu paranteze sığmaz.)

Beşinci bölümü anlatırken eşyaların nasıl sayılıp döküldüğüne değinmedim. Bunun yapıldığı ilk kısım anlatıcının Ziya Bey’in yaşlandıkça kapının önünden ne geçse istemeye başladığını söylemesinden hemen sonra. Şöyle diyor:

 

“Hep istiyordu…

Bugün, çorba-ıspanak-maden suyu

Yarın, maden suyu-tatlı-odun

Öbür gün, maden suyu-şeker-simit-halka.”

 

Nurperi Hanım’ın evden aşırıp sattığı eşyalar da tek tek sıralanıyor: “Ziya Bey’in bonjurunu, ayakkabılarını, saat kordonlarını, rahmetlilerin kılıçlarını, kalpaklarını, pelerinlerini toplayıp evden çıktı.” Tayyar Bey soruyor: “Peki, Haydar Ağabeyi’min kılıcı, pelerinlerim, çizmelerim, gümüş nişanlarım?”

 

Bu sayıp dökmelerin, sözcüklerin tekrar edildiği listelerin izini yazarın sonra yayımlanan metinlerinde, özellikle Everest My Lord ve Mach I’da da görebiliriz.

 

Everest My Lord’dan bir replik:

 

Yazarın Gölgesi (gırtlağına sarılır): EĞER BİLMİYORSAM

BİLMİYORUM DEMEKTİR

 

EĞER BİLMİYORSA

EĞER BİLMİYORSAK

BİLMİYORUZ

Bilmiyorlar

Bilemezler

Bilemeyecekler

Bilmiyor

Bilmez

Bilmiyorlarsa

Bilemezlerse

Bilemeyeceklerse

Bilemezlerse

Bilinmeyecek

 

Bu tekrarlar, çeşitlemeler anlam çerçevesini genişlettiği gibi odaklanmaya da yarayabiliyor. Meditasyon yaparken nefes alıp verişiniz nasıl sizi bedeninize çapalıyorsa, bu sözcükler de metne daldırıyor. Nurperi Hanım’ın düşünürken sonunda her şeyi birbirine benzetmesi, “Düşüne düşüne hayatının en hurda ayrımlarına kadar” ‘inmesi’ gibi, siz de metnin dibine iniyorsunuz. Belki Sevim Burak’ın başucu kitabı Tevrat’ta isimlerin, eşyalarınki dahil olmak üzere, uzun uzun sayılıp dökülmesinin amacı da budur.

 

“Aranızdaki bütün becerikli kişiler gelip RAB’bin buyurduğu her şeyi yapsın. Konutu, çadırın iç ve dış örtüsünü, kopçalarını, çerçevelerini, kirişlerini, direklerini, tabanlarını; sandığı ve sırıklarını, bütün masa takımlarını, huzura konan ekmekleri, ışık için kandilliği ve takımlarını, kandilleri, kandiller için zeytinyağını; buhur sunağını ve sırıklarını (…)”[40]

 

Tespih çekmek gibi.

 

6

 

Son bölüm, filmlerdeki rüya sahneleri gibi başlıyor.

 

“Işıktan beyazlaşmış çiğ bir aydınlıkta bekliyordu.

GELDİLER…

Yorgun gözkapaklı bir devekuşuydu Nurperi Hanım,”

 

Nurperi Hanım’ın devekuşu gibi görünmesi ya da bu sahnede devekuşu olarak karşımıza çıkması “Saçlarını oturup kendi kendine alagarson” yani kısacık kesmesinden olmalı. Son bölümde buraya geri geleceğimizi söylemiştim. Salah Birsel’in Şaziye Hanım’ı anlattığı satırları hatırlayalım: “Şaziye Hanım, ona inat olsun diye, saçlarını kendi kendine alagarson kesmiştir.” Sevim Burak’ın Şaziye Hanım-Şevket Bey’den ödünç alıp Nurperi Hanım-Ziya Bey’e armağan ettiği bir hikayecik daha.

 

Bu da kabus gibi bir sahne. Bu kez yirmi derme çatma evden oluşan bir mahalleden çıkıp gelen on kişi Ziya Bey’in evini dört parçaya bölüp götürüyor.

 

Metin boyunca ne kadar çok sayı verildiğini şimdi fark ediyorum. Nurperi Hanım’ın ev üstüne yapılsın diye kırk yıl gün saymasından herhalde. İşte bu ev, gözleri önünde bölünüp götürülüyor.

 

Ziya Bey ölmüş zannetmeyin. Nurperi Hanım devekuşu sesiyle onu yardıma çağırıyor. Ama o yine aslan ayaklı koltuğunda. Bu kez burun kıllarını kesmiyor,

 

“A n f e r u d u n i c i h a n ı m a n e v i,

A n f e r u d u n i c i h a n ı m a n e v i, diye tekrarlıyor(…)”

 

Bu, 15. yüzyıl İslam alimi ve şair Molla Cami’nin Mevlana Celaleddin-i Rumi için yazdığı bir dizeymiş ve devamı ile birlikte şöyleymiş:

 

An feridun-i Cihan-ı Manevi

Bes buved burhan-ı kadreş Mesnevî

Men çi gûyem vasf-ı ân âlicenab

Nist peygamber veli dare[41]d kitab

 

Ömer Tuğrul İnançer’in yazdığına göre bu dizelerin anlamı[42]:

 

“O maneviyat cihanının benzersiz yücesinin kadr-u kıymetini anlatmaya Mesnevi kitabı yeterlidir. Ben o kadri yüce zat hakkında ne söyleyebilirim? Peygamber değildir ama kitap sahibidir.”

 

Yine Salah Birsel’in yazdıklarında Ziya Bey’e kaynaklık eden Şevket Bey’in ömrü boyunca “rakının damlasını” ağzına almadığını, “gerçek bir edebiyat düşkünü” olduğunu, “genç kızlara durmadan Nedim’in şiirlerini” okuduğunu görüyoruz. Kim bilir, belki de Sevim Burak küçük bir kızken ondan “An feridun-i Cihan-ı Manevi” dizesini duymuştur.

 

Yani, öykünün son bölümünde ev parçalanıp götürülürken Ziya Bey’den Nurperi Hanım’a fayda yok. Ziya Bey “O maneviyat cihanının benzersiz yücesinin” deyip dururken düşkün bedeninden çıkardığı son nefesler ile belki de kendi büyüklenmeci fantezilerine tutunmak ile meşgul.

 

Sonra düşsel bir sahne geliyor:

 

“Mutfaktaki boş şişe kapakları, binlerce karınca, karyola önündeki sedef kakmalı sehpa koşup eteklerinin altına saklandı.

Soba deliğindeki iri örümcek ince ayaklarıyla ÜSKÜDAR ÇARŞISI’na yürüdü.”

 

Kimin eteklerinin altına, net değil. Ziya Bey’in mi, Nurperi Hanım’ın mı? Herhalde Ziya Bey’in. Öykü şöyle bitiyor çünkü: “Nurperi Hanım, hemen orada tencerenin siyah dibine yapışıp kaldı.”

 

Kırk yıllık bekleyişin sonu, beslediği adamın yanık tenceresine yapışıp kalmak bu düşte.

 

Sevim Burak’ın ilk öykü kitabı Yanık Saraylar’ın Sedef Kakmalı Ev ile açılmasının isabet olduğunu söylemiştim. “Benim için düşçül bir şeydir edebiyat sade, düş’tür…”[43] diyen yazarın düşler ile dolu, düşsel bir öyküsü bu çünkü. Bu kadar çok parantez açmamızı sağlaması da cabası.

 

Peki bu öykünün adı neden Sedef Kakmalı Ev? Sedefin Nurperi Hanım olduğunu sanıyorum.

 

 

 

 

 

 

 

[1] Sedef Kakmalı Ev öyküsünden tüm alıntılar için Bkz. Burak, Sevim, Yanık Saraylar, YKY, İstanbul, 2014

[2] Burak, Sevim, Mektuplar, Biri Yayınları, İstanbul, 2020, s. 77.

[3] Age., s. 189.

[4] Age., s. 170.

[5] Burak, Sevim, “Sevgili BBC Dinleyicileri”, Kitap-lık, S. 71, Nisan 2004, s. 100.

[6] Barışta, Pakize, “Yanık Saraylar”, K, S. 87, Mayıs 2008, s. 35.

[7] Burak, Sevim, Mektuplar, Biri Yayınları, İstanbul, 2020, s. 77.

[8] Sevim Burak’ın yazım biçimi değiştirilmemiştir.

[9] Burak, Sevim, “Hikaye ya da İmge ya da Tansık”, Kitap-lık, S. 71, Nisan 2004, s. 104.

[10] Bezirci, Asım, “Yanık Saraylar”, Yeni Dergi, S. 12, Eylül 1965, s. 251.

[11] Belge, Murat, “Yanık Saraylar ve Asım Bezirci”, Yeni Dergi, S. 13, Ekim 1965, s. 322.

[12] Burak, Sevim, Mektuplar, Biri Yayınları, İstanbul, 2020, s. 119.

[13] Burak, Sevim, Mektuplar, Biri Yayınları, İstanbul, 2020, s. 27.

[14] Age., s.124.

[15] Demirtaş, Mustafa, İkinci Bir Yaşam, YKY, İstanbul, 2018, s. 235-236.

[16] https://tr.wikipedia.org/wiki/Süleyman_Şefik_Paşa 

[17] Demirtaş, Mustafa, İkinci Bir Yaşam, YKY, İstanbul, 2018, s. 230.

[18] Demirtaş, Mustafa, İkinci Bir Yaşam, YKY, İstanbul, 2018, s. 236.

[19] Demirtaş, Mustafa, İkinci Bir Yaşam, YKY, İstanbul, 2018, s. 230.

[20] Burak, Sevim, Mektuplar, Biri Yayınları, İstanbul, 2020, s. 19.

[21] Demirtaş, Mustafa, İkinci Bir Yaşam, YKY, İstanbul, 2018, s. 232.

[22] Burak, Sevim, “Hikaye ya da İmge ya da Tansık”, Kitap-lık, S. 71, Nisan 2004, s. 103.

[23] Burak, Sevim, Mektuplar, Biri Yayınları, İstanbul, 2020, s. 18.

[24] https://en.wikipedia.org/wiki/Waves_of_the_Danube

[25] https://en.wikipedia.org/wiki/The_Blue_Danube

[26] Birsel, Salah, Sergüzeşt-i Nono Bey ve Elmas Boğaziçi, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2017, s. 254.

[27] Burak, Sevim, Mektuplar, Biri Yayınları, İstanbul, 2020, s. 92.

[28] Age., s. 32.

[29] Age., s. 92.

[30] Age., s. 92.

[31] Age., s. 94.

[32] Age., s. 133.

[33] Burak, Sevim, Mektuplar, Biri Yayınları, İstanbul, 2020, s. 177.

[34] https://www.youtube.com/watch?v=ZUvhgkW8HJc

[35] Burak, Sevim, Mektuplar, Biri Yayınları, İstanbul, 2020, s. 66.

[36] Age., s. 88.

[37] Age., s. 77.

[38] Age., s. 88.

[39] Burak, Sevim, Mektuplar, Biri Yayınları, İstanbul, 2020, s. 89.

[40] Kutsal Kitap, Kitabı Mukaddes Şirketi ve Yeni Yaşam Yayınları, Kore, 2018, S.94

[41] Birsel, Salah, Sergüzeşt-i Nono Bey ve Elmas Boğaziçi, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2017, s. 256.

[42] https://semazen.net/mesnevi-sohbeti-insan-i-kamil/

[43] Burak, Sevim, “Hikaye ya da İmge ya da Tansık”, Kitap-lık, S. 71, Nisan 2004, s. 103.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bir de bunlar var

Sulukule Mon Amour Belgeseli: Kovuyorlardı Tekrar, Kovuyorlardı Tekrar
Katılaşmış Formlara Feminist Müdahale: Umber Majeed’in Sanatı
Kolektif Dertlerimiz, Kolektif Değerlerimiz: Hattın Ucunda Zeki Müren’le Türkiye Tarihine Bir Bakış

Pin It on Pinterest