İçecekler masaya günde üç kere döküldüğünde Pinokyo’yu gerçek bir çocuğa dönüştürme heveslisi turkuvaz periden çok çok uzaklaşabiliyor insan.

SANAT

Bir El de Benim için Betty!

 

 

60’ların reklam dünyasını, ailesini, erkeğini, iş kadınını, ev kadınını, cemiyet hayatını, sanatçısını, komşusunu, metresini, öğretmenini, sofralarını, kokteyllerini, çocuğunu, televizyonunu, kentlisini, kasabalısını, doktorunu, tüccarını, diş ağrısını, hele hele gardrobunu tanımak mı istiyorsunuz? O vakit çok sıkı bir öykücülüğün ve hiçbir dizide benzerine rastlamadığım enfes bir görsel yönetmenliğin doyurucu senaryolar eşliğinde sunulduğu Mad Men’i kaçırmışsınız. Ve olasılıkla bu yazı sizi hiç mi hiç ilgilendirmeyecek. Aslında diziye manyakça takılıp kalmış, hatta Mad Men’le bir parça aklını bozmuş olanları yakalayabilir belki. O manyaklardan biri olduğumu itiraf ederek bu ayrıntı yazısına daha rahat başlayacağım kanaatindeyim.

 

 

En sevdiğim ahali

 

Şimdi, diziyi izleyenler hatırlar. Dördüncü sezonun son bölümünde, tatlı mı tatlı, körpe mi körpe, uzun masumcuk Megan Calvet, geçici bakıcı sıfatıyla Don Draper ve iki çocuğuyla bir restoranda oturmaktadır. Veletler birbirine girip de koca milk shake masaya dökülünce, Betty’li katı ve kuralcı ebevenynlik günlerinden taze çıkmış Draper sesini yükseltmeye yeltenir. Lakin tam zamanlı işi ebeveynlik olmayan Megan’cık o kadar imdada yetişen, öyle kolay çözüm üreten, çocuk milletini perisel devinileriyle öyle şahane idare eden bir munistir ki, sorun yok, önemli değil nevinden bir şeyler fısıldayıp ortamı güzelce sakinleştirir. Üstelik samimi olduğu çok rahat söylenebilir. Sonra hep birlikte peçetelerle masayı temizlerler, herkes güler, çocuklar mutludur. İşte Mad Men’in beş sezonu boyunca en çok içimi yakan, aklımdan çıkmayan sahne. Çünkü biz hemen akabinde Sally’yle Bobby’yi her gün haşlayan soğuk sarışın, asık surat Betty’yi düşünürüz. Deriz ki, oh oh ne iyi oldu, çocuklar biraz olsun yumuşak, gülümseyen bir yüz görecek, Don da boşanmadan beri dağıtmıştı iyice, bir parça kendini toplar, bu Megan çok iyi bir kızcağıza benziyor.

 

Mesele Megan değil, bir karşılaştırma nesnesi olarak Megan elbette (kanaatim diziye bu sebeple konulduğu yönünde zaten). Sıkı bir Betty Draper (sonradan Francis) hayranı olarak bu sahneye çok içerlemiş, yan komşunun eğitimli güvercinlerine, sırf adam çocuklarını tehdit etti diye elinde tüfek, ağzında sigara, fiyakayla ateş eden Betty görüntüsü asla hafızalardan silinmesin istemiştim. Sonra bu umudumu senaristlerin geçmiş marifetlerine ve gelecekteki sürprizlerine bırakarak izlemeye devam ettim, görünen o ki bazen zor kocalı, bazen de üstüne bol çocuklu bir hayata bile isteye kucak açınca hoyratlaşan tatlı kız imgesi bir tek Betty’nin başına patlamayacak (bkz. Kocasıyla birlikte çalıştığı ofiste, sonra da Park Avenue’deki apartman dairesinde kurtlanınca, vaziyete erken uyanıp dellenen Megan’ın oyunculuk kariyeri).

 

Zou Bisou Bisou sonrası Fransez gururu

 

Asıl diyeceğim: Ossining sıkıntısı 

 

Betty, Draper’la evli olduğu dönemde Amerikan kasaba hayatının temsiliydi dizide. Yapımcı Matthew Weiner’ın da bu hayatı layıkıyla aksettirmiş yazar John Cheever’ın sıkı bir hayranı olduğunu, birçok bölüm adının Cheever öykülerinin başlıklarından derdest edildiğini biliyordum. Hatta Draper’ların yaşadığı kasaba, Ossining, Cheever ailesinin yaşadığı yerdi, yine Draper’ların hayali adresi, Bullet Park Road, Cheever’ın üçüncü romanından alınmaydı. Örneğin Cheever’ın An Educated American Womanöyküsünün (Tahsilli Bir Amerikalı Kadın, başlığıyla Türkçeye de çevrildi yenilerde), Betty’nin kendini bir yerlere sığdıramadığı dönemde kasaba suyunun arıtılması konusunda sosyal sorumluluk projesine giriştiği (ve gelecekteki kocası Henry Francis’le tanıştığı) bölüme model oluşturduğu birçok yerde yazılıp çizilmişti. Diziye ve Betty’ye derin bağlılığımın nişanı olarak okudum bu öyküyü. Ve öykücülüğünü çok sevdiğim Cheever’ın, Betty örneğine Mad Men yapımcısı ve senaristlerinden çok daha hoyrat davrandığını görünce dudağım bir parça uçukladı. Neyse ki sevdiğim yazarların pis taraflarını (dizi karakterlerinin deyyusluklarından bile) daha kolay hazmetmeyi öğrendim. Artık hiçbiri beni bozum edemiyor.

 

Aslında dizideki Betty ile öyküdeki Jill birçok açıdan örtüşmüyor. Betty’yi bir prenses yetiştirdiğine inanan katı bir annenin zalim kurallarla büyüttüğü bize çokça hissettirilmişti. Cheever’ın öyküsündeyse, entelektüel ve ilerici bir annenin Jill’i büyüttüğünü biliyoruz. Jill’in hikayesine gelince, o da Betty gibi hayalinin ne olduğunu unutmuş olsa bile kırık hayalli biri. Yakışıklı, iyi kazanan, kendisine göre epeyce cahil sayılabilecek ve nedense melun sona kadar hep iyi niyetli bir koca, üst orta sınıf kasaba, tatlı bir çocuk, ve kucağında patlamış koskoca bir eğitim hayatı. Betty garden party’ler, güzel elbiseler, hafif sosyal sorumluluk projeleri ve şarapla kısmen avunabildiğini düşünürken, Jill boş durmuyor, kaybettiği hayalini farklı yollar deneyerek yakalamayı umuyor. Flaubert üstüne bir inceleme yazıyor, bir yandan kasabanın turizm ofisinde aktif görev alıyor, hatta kasabalılara rehberlik edip onları Avrupa seyahatine bile çıkarıyor, bu işi daha da büyütmeye soyunuyor. Betty’yle ikisi yalnızca bir varoluş, aslında daha sahicisi, bir iyi hissetme çırpınışı üzerinde buluşuyorlar. Bu tutumun neticelerine bakarsak, Betty minör bir sosyalleşme girişiminde kendine daha anlayışlı ve tahsilli bir koca buluyor (şeytaniliği de, çekiciliği de daha az bir kocayla iç sıkıntısı devam ediyor), ama Jill’in akıbetinin yanında bu bir şans bile sayılabilir, Çünkü Cheever’ın öyküsünde çalışma hayatına kendisini fazlasıyla kaptıran kadın, çocuğunu duyarsız bakıcıların ellerine bırakıp ihmal edince, küçük oğlu Bibber’ı tüberkülozdan kaybediyor, bunu kocasının açtığı boşanma davası izliyor.

 

Bibber’ın ölümünden önce de bu öyküyü toparlamak kolay değil. Çünkü 1)  Jill izansız ve acımasız bir portre değil. 2) Anna Karenina’nın ölümünün önüne geçilemeyeceği gibi, öykünün aksesuarı Bibber’ın sonunun da önüne geçemiyoruz. Konuya epeyce kafayı takıp John Cheever’ın yayınlanmış mektupları arasında izlerini aradım. Yazarın Rusça çevirmeni Tanya (bir yurtdışı gezisinde ahbap olmuşlar), Cheever’a Biebber’ın ölümü konusunda hesap sormuş. İşte Cheever’ın cevabı:

 

Sevgili Tanya,

 

Bibber’ın ölümü kimsenin hoşuna gitmeyecektir, ama öyle olması gerekiyordu ve bence öyle de kalmalı. 

 

Ve asıl bomba! Kaynakları biraz daha eşeleyince, Cheever’ın eşinin Flaubert üstüne bir deneme yazdığı ortaya çıktı. Cheever mevzusuyla marazlı halde ilgili biri olarak, eşi Mary Cheever’ın az da olsa serzenişe yaklaştığını ilk kez bir gazeteciye verdiği şu demeçte fark ettim:

 

Bayan Cheever, kocasının “Tahsilli Bir Amerikalı Kadın” adlı bir öykü yazdığını ve ilham kaynağının sanki kendisi olduğunu;  banliyöde yaşayan bu ev kadınının cemiyet organizasyonlarına ve Flaubert üzerine yazmakta olduğu kitaba kendini fazlasıyla kaptırmış olduğu için öykünün trajediyle sonlandığını, kadının çocuğunun, ihmalkâr bir bakıcının gözetimindeyken öldüğünü, biraz da buruk bir şekilde hatırladı. Bayan Cheever gözyaşları içinde, kendi yaşamından yansımalar olmasına aldırmadığını, ama kocasının, “kadının hasta çocuğunu bıraktığını yazmasına” çok üzüldüğünü söyledi.

 

Demek öyle.

 

Velhasılı, Ossining’de Betty gibi ata binebilirsiniz, Cheever olup öykü yazabilirsiniz (mümkünse şehirde yazın ve oyalanın biraz), turizm acentesi işletmeciliğine soyunabilirsiniz,  çocuğunuzu bütün bu şekillerde öldürmeniz olası; bu arada tatlı Megan Park Avenue’de biliyorsunuz, daha ne kadar Zou Bisou Bisou yapacak belli değil, hem kocası yasakladı (olabilir), hem de kısa vadede kendisinin buna hali kalmayabilir. İçecekler masaya günde üç kere döküldüğünde Pinokyo’yu gerçek bir çocuğa dönüştürme heveslisi turkuvaz periden çok çok uzaklaşabiliyor insan. Bir de aklıma geldi, Stern diyordu ki, “Anna Karenina’nın yaptığı pek çok şeyi –Anna erkek giysileri içinde ata biner, sigara içer, tenis oynar, doğum kontrolü uygular, uykusuzluğa karşı morfin alır, adı kötüye çıkmış bir İngiliz dadı tutar, Zola ve Daudet üzerine tartışır –Tolstoy hiç onaylamaz.

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

SANAT

YDraper’ın Betonlaşmış Gülümsemesi ve Hemen Her Şeyin Kulbu Olarak Edebiyat
Draper’ın Betonlaşmış Gülümsemesi ve Hemen Her Şeyin Kulbu Olarak Edebiyat

Hüdai nabit ot gibi Madison’ın reklam aleminde bitivermiş Don Draper neden öyle gülüyordu hep?

YAZI

YBir Gün Hepimiz CEO Olacağız
Bir Gün Hepimiz CEO Olacağız

Kazanmak nedir? Başarının tanımı bizim için nedir ve bu tanım sağlıklı ise yine sağlıklı bir biçimde nasıl elde edilebilir?

MEYDAN

YJulia Kristeva: “Çiçekler için teşekkürler ama nedir anne dediğimiz?”
Julia Kristeva: “Çiçekler için teşekkürler ama nedir anne dediğimiz?”

"Seküler toplumumuz annelik çilesine dair söylem geliştirememiş tek uygarlık mı olacak acaba?"

SANAT

YID:LA, Bir Kent Stüdyosundan Fotoğraflar
ID:LA, Bir Kent Stüdyosundan Fotoğraflar

Ayşe Ulay’ın ID:LA serisi, kent tarihçesine, kentin birikimine, kentin değişen ya da değişmeye yargılı görünümlerine bakarken, öncelikle böylesi karşılaştırmalı bir bakış açısından muaf ve insansız bir yaklaşım benimsiyor.

Bir de bunlar var

Linda Nochlin’in Vefatı ve Feminist Sanat Tarihinin Doğuşu
!f İstanbul 2015 Seçkisi
“Öteki Erkekler” Kitabı Destek Bekliyor

Pin It on Pinterest