Kâbe’yi dönmekse (tavaf) “kurumsal mesele”, Kâbe’ye dönmeyelim mi?

MEYDAN

Kâbe’den Boğaziçi’ne: Kutsal ve İşgal

 

Andronikos’a

 

 

Kâbe, içi boş bir dört duvar. Tâğutsuz yani iktidarsız, sermayesiz ve mollasız. Müminlerin kıblesi yani yönüdür; yaşam ve ölüm ona doğrudur; mihrap ve mezar ona doğru. Ama Kâbe’nin yönü yoktur. Onun yönsüzlüğü sadece Habeşli siyah bir köle kadının eteğinde yön tutar. Say, Hacer’in hatırı; tavaf, Hacer’in kabri; hac, Hacer’in hatırasıdır. Kurumlar öyle değildir ama. İktidar, sermaye için talanı yasalaştırır ve molla bunu dine uygun hale getirir. Sermayedar, molla düzenine istismarla katkıda bulunur, faiz ve döviz işbirliğiyle. Ve istibdat bu kurumu bütün iktidar araçlarıyla korur. Molla, muktedirin gücünü “göklerden gelen bir habere” bağlar, sermayedar ranta.

 

 

Giriş

 

Sana, Allah’ın her an her yerde olduğu, her şeyi bildiği ve

gördüğü öğretildiğinden beri, onun varlığından kaçabilmek için

her türlü hokkabazlığı deniyordun.

Tahar Ben Jelloun

 

 

Melih Bulu, 1 Ocak 2021’de Boğaziçi Üniversitesi Rektörlüğü’ne atandıktan sonra öğrenciler, “kayyum istemiyoruz” protestosunu başlattılar. Kuzeyden Güney kampüse doğru yayılan protestoda önce özel güvenlikle daha sonra polisle karşı karşıya geldiler. Melih Bulu’nun istifasını isteyen öğrencilere, biber gazı sıkıldı, plastik mermi atıldı, tazyikli suyla müdahale edildi. Rektörün kampüse girmesiyle kapıya polis tarafından kelepçe takıldı. Kayyumluğun meşruiyetine zemin oluşturmak adına Güney Meydanı’nda 28 Ocak’ta düzenlenen sergideki Kâbe’nin figürü üzerine düzenlenmiş bir resim gündeme getirildi: BİSAK’ın (Boğaziçi Üniversitesi İslam Araştırmaları Kulübü) sosyal medya paylaşımı, resmin Kâbe’yi tahkir ve tahrif ettiğini öne sürerek halkı kin ve düşmanlığa sevk ediyor, Boğaziçi’ne müdahaleyi gerekçelendiriyordu.[1] İki gün içinde dört öğrenci gözaltına alındı.

 

 

Mescid-i Haram’ın merkezine Şahmaran ve dört bucağına LGBTİ+ bayrakları yerleştirilmiş resmin altındaki açıklamada şöyle yazıyordu: “İlk günah fikriyle özdeşleşip Anadolu coğrafyasında kötülüğün sembollerinden biri olan yılan ve geçmişten günümüze baskılanan kadın kimliğinin bir araya gelmesinden oluşan Şahmeran figürü, ne gariptir ki Anadolu’da sevilip baş köşeye konulmakta. Yılan ve kadın gibi erkeğin kendine rakip ittihaz ettiği kimliklerin birleşimini Anadolu’da genelde kadınların evin baş köşesine iliştirmesi, erkek iktidarına karşı gizli bir alay ve başkaldırıdır. Bu eserde bu figürü, toplumsal mizojininin en büyük motivasyonu olan kurgulanmış dinin merkezine iliştirerek Anadolu kadınlarının bu gizli ve derin mücadelesini bir adım daha cesurlaştırmak istedim. Şahmeran’ın arkasındaki yeşil ise asıl cenneti sembolize etmekte. Şayet kadın ve hayvan özgürlüğü merkezi bir konuma gelirse çok aranılan cennet imgesi bizzat dünyanın kendisi olacaktır. Eserin dört köşesine iliştirilmiş LGBTİ+ bayrakları da fark edeceğiniz üzere resmin genel estetik yapısına uzak ve yapay görünmekte. Burada da toplumsal cinsiyetin kendi öz cinsiyetlerimize bizi yabancılaştırıp, öz kimliklerimizi bize yapay olarak tanıtmasını gösterdim.”

 

Mezkur resmin sosyal medyada paylaşılmasının ardından Rektörlük’ten[2], İçişleri Bakanlığı’na[3], Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan[4] İletişim Başkanlığı’na[5] kadar kurumlar, “kutsalımızın” ayaklar altına alındığına ve “sorumlu sapkınların” muhakkak cezalandırılacağına dair muhtelif izahatta, tesellide, vaatte bulundular. Böylece öğrenciler kurumlar ve sistemin yazarları tarafından sapkınlar ve provokatörler olarak damgalandılar. Üniversite rektörünün meşruiyeti (öğrencileri ve öğretim görevlilerine göre gayri meşruluğu) meselesi, Boğaziçi mensuplarının azgınlıkları, şuursuzlukları ve kutsala düşmanlıkları yani düşman ötekilikleri, düşmanın ötekiliğine dönüştürüldü.

 

 

Şubat ve Mart ayları boyunca Kadıköy’de Boğaziçi üniversitesine destek eylemleri (#AşağıyaBakmayacağız) sürdü. İskelede öğrenciler, özgür ve demokratik bir üniversite için gözaltına alınan ve tutuklanan arkadaşlarının serbest bırakılmalarını; LGBTİ+ları hedef göstermenin sonlandırılmasını, Melih Bulu’nun istifasını; üniversitenin bütün bileşenleriyle demokratik seçimlerin yapılmasını ve kampüslerdeki polis ablukasının kaldırılmasını talep ettiler. 14 Temmuz’da Resmi Gazeteden öğrendiğimiz üzere Melih Bulu görevden alındı ve yerine 21 Ağustos’ta Naci İnci atandı.

 

Boğaziçi’nde öğretim görevlilerinin ve öğrencilerin direnişi, bazen yağmurlu günlerde alkışlı protestolarla bazen şarkılar eşliğinde bir şenlik tadında devam ediyor. Ben bu direniş eylemlerinin hiçbirine katılmadım. Akademik öğrenimim boyunca yolum Boğaziçi’nden hiç geçmedi. Ve bilhassa direniş gibi bir deneyim alanında deneyim sahiplerinin dinlenmesi gerektiğini savundum hep. Bu durumda öğrenciler gözaltındayken kutsaldan bahsedebilir miyim? Bu yazıya başlamaya cüret etmem bu yüzden bu kadar uzun sürdü: Ya durmam gereken yeri bilemez, ya susmam gereken yeri kaçırırsam! Mazur görün ki hala süregiden direnişten değil, Kâbe ve şahmarandan, kutsal ve işgalden söz edeceğim. Kutsal mekânın üretimi hakkında bugüne kadar doktora araştırması yaptığım sahada geçirdiğim zamana dönerek ve teoride edindiğim bilgiye dayanarak biraz kutsalın yorumundan bahsedeceğim. Kurumlar, kutsalı sürüp duruyorsa öne, ötekilikler ve düşmanlıklar kurmaya böyle kolay cüret ediyorsa, kutsal, bir mugalatayla ulusal güvenlik meselesine, iç mihraka dönüşüyor ve böylece hukuki alan ve insan hakları, normlarla zedeleniyorsa işleri biraz zorlaştırmayalım mı? Kâbe’yi dönmekse (tavaf) “kurumsal mesele”, Kâbe’ye dönmeyelim mi?

 

 

 

Boşluğa Övgü

 

kırılan putların yerine

yenilerini koyan kim

Asaf Hâlet Çelebi

 

Kâbe, geniş bir alanın ortasında dört duvardan ibaret. Adem Peygamber’in işaretinden, Nuh tufanından sonra, İbrahim Peygamber, dört duvarın siyah taşlarını elleriyle üst üste dizmeden, dizip de kutsal toprakların, haram bölgesinin sınırlarına im koymadan önce, ot bitmez, kervan geçmez bu yere kucağında bebeğiyle hicret eden, say eden, hervele eden Hacer’dir. Say, arayışın hareketidir. Hacer’in kuru ve ıssız topraklarda Safa ve Merve tepeleri arasında koşarak gayretle su arayışıdır. Merve tepesinden çıkar zemzem, bebeğinin ayakları altından. Suyu bulmak, şehri kurmaktır. Kabileler peyderpey yerleşir membanın etrafına. Ve yıllar sonra İbrahim Peygamber, Hacer ve İsmail’i ziyarete geldiğinde Kâbe’nin dört duvarını inşa eder. Uzun yıllar üstü açıktır buranın, kapatılması sonradan.

 

Müminlerin yönüdür; yaşam ve ölüm ona doğrudur (Kur’an, Bakara 2/144). Kâbe’nin hangi duvarına dönsen O’na doğrusun ama Kâbe’nin yönü yok; Allah, mutlak ve yönsüzdür (Kur’an, Bakara 2/115). Fakat Kâbe’nin biçimini değiştiren, Batı kısmında hilal şeklindeki kısa bir duvar ilavesi ona yön verir, Habeşli siyah bir köle kadının eteği biçiminde: Hicr-i İsmail. Hicr, yani etek. Beşeri sistemlerde her türlü itibardan mahrum edilmiş Hacer’in eteği. Oğlu İsmail’i büyüten etek. İslam’dan önce Mekke halkının yeterli parayı toplayamadığı için alçak bir duvarla çevirdiği, Hacer ve oğlu İsmail Peygamber’in gömülü olduğuna inanılan yer. İşte burası Hacer’in evi. Allah’ın evinde, siyah bir köle kadının kabri. Kâbe’nin yönsüzlüğü sadece Hacer’in eteğinde yön tutar. Hacer’in eteği, Kâbe’nin bir parçası olarak tavafa dâhildir. Hac, Hacer’in hatırasıdır (Ali Şeriati).

 

 

Kâbe, “Beyt-i Atîk”tir. Atîk, “kölelikten kurtulmak” manasına gelen “atk” sözcüğünden türeyip “hür” demek. Özel mülkiyetten, müstebit rejimlerin saltanatından azat olan evdir Kâbe. Ev sahibi Allah, ev halkı insanlar (Şeriati). Dört duvarın arasında hiçbir şey yok! Saray yok, tapınak ya da anıt yok. “Külliye” hiç yok. Kâbe’de, boşluk alametinde olan tek şey harekettir, halkın hareketi. Tavaf, hareket içinde daima değişim halinde bir zerre olmaktır. Sabitlik ve durağanlık ve cinsiyet yok tavafta çünkü Allah yönündedir (Kur’an, Tevbe 9/31, Enam 6/100, Meryem 19/92, İhlas 112/2-4).

 

Allah’ın yörüngesindeysen halkın arasındasın. Allah’ın evi, insanların evidir; değil mi ki “İnsanlar için yapılmış ilk ev, âlemlere hidayet ve bereket kaynağı olan Kâbe’dir.” (Kur’an, Âl-i İmrân 3/96). Halkın hatırına, halkın arasında, omuz omuza, protokolsüz, törensiz, başını arkaya çevirmeden, başını aşağıya eğmeden, Kâbe’ye dönemeden, Kâbe’yi dönmektir tavaf. Hac hangi manasıyla anlaşılırsa anlaşılsın, kendinden Allah’a doğru halkla birlikte yapılan bir harekettir. Mutlak kemale, mutlak iyiliğe, mutlak güzelliğe, mutlak hakikate doğru hareket, mutlak bir gidiştir.  Kendi şahsını öne çıkarmak yok burada; cinsiyet söz konusu değildir bu bağlamda ve ayrımcılık yoktur, istikbar yok. Cidal, kin ve korku, yerini barış, asayiş ve ibadete bırakır (Şeriati).

 

Mescid-i Haram’daysan haram mekân ve zamandasın; yasaklarla dolu kutsal bir mekândasın. Sana haram kılınan, başkalarını senden ayıran her şeydir: Ne iş yaptığının emaresi, rütben, unvanın, dünyada terk edemeyeceğini sandığın her şeydir. Başka türlü “لَكَ شَرِيكَ لاَ وَالْمُلْكَ لَكَ وَالنِّعْمَةَ الْحَمْدَ إِنَّ لَبَّيْكَ لَكَ يكَ شَرِ لاَ لَبَّيْكَ لَبَّيْكَ اللَّهُمَّ لَبَّيْكَ” yani “hamd, nimet ve mülk şeriki olmayan sanadır Rab”, diyemezsin. Hamd, nimet ve mülk, sömürü, istismar ve istibdat olmak üzere tarihe egemen olan üç gücün reddedilişi. Buraya sığınan herkes kurtulur; burada hayvan öldürmek haram, yerde biten otu koparmak da (Şeriati).

 

Döngüsel bir hareket olup kısır döngüyü devrimci bir niyetle kırar hac, tüketim için üretim, üretim için tüketimden kurtuluşun hareketidir. Kendi evinden Allah’ın evine, halkın evine hicrettir. Bugün haccın zenginlerin dini vergisi ve kapitalist bir çehreye sahip olmadığını; sınıfsal bir meseleye dönüştürülemeyeceğini ancak halka hulûl ederek anlayabiliriz. Tağuta, puta kulluk ederek değil. Kâbe’nin kurucu unsuru sermaye değildir; tavaf mübadele değil. İçinde put yok Kâbe’nin (Şeriati).

 

Put, duygusal hazinelerimizi içine koyduğumuz bir çekmece. Böylece puta karşı olan şeyleri, öteki çekmecelere koyar ve rahatlıkla unuturuz. Put, bir dayanak noktası, bir odak, bir kaynak. Hangi figüre sahip olursa olsun rahatlık ve ferahlık sağlar. Put, bir tanrıdan çok daha kontrol edilebilir. Tapılan şey iktidar, sermaye veya bir insan olduğunda muhayyilemizden daha az talepte bulunur çünkü makam, maaş ve emir verebilir bize. Din, putun ima ettiği şeylerin tersi olmasına rağmen hayatın diğer alanlarından daha çok putla doludur. Somut nesneler, dini araçların bir parçası olarak kurallar ve tabular kadar önemlidir. Bir mabedi yanlış yönden dolanmak, yasak bir yiyeceği yemek, tanrıya karşı en büyük saygısızlık ittihaz edilir. Sanki tanrı, sanki ruhların kurtarılması, sanki evrenin ahengi, bizlerin doğru performansına merbutmuş gibi. Puta tapmak neredeyse karşı konulamaz; müşahhas olduğu için kolay. Oysa Tanrı öteki olarak mücerrettir. Boşluk, puta kulluktan ve mülkiyet arzusundan vazgeçirmeliydi müminleri (Yi-Fu Tuan).

 

 

Problema: Şahmaran’ın Boşluğu

 

Boşlukları dolduran inançları terk etmek gerekir

Simone Weil

 

İçimizdeki beni ya da Tanrı’nın ışığını durduran günahı öldürmek için insanın boşluğu ahzetmesi gerekir. Simone Weil’in deyişiyle bütün günahlar, boşluktan kaçma girişimleridir. Her boşluk, Tanrı’nın lütfuna yol açar. Öyleyse bir boşluğu doldurmak, lütuftan tecrit olmaktır. İçimize girmek için boşluğa gereksinimi vardır lütfun. İnayet boşluğu doldurur ama sadece onu ahzedecek boşluğun olduğu yere girebilir ki bu boşluğu yaratan inayetin kendisidir. Boşluğun yaratılması gerekir önce. Kevnin (Ol emriyle yaratılan her şeyin) Tanrı’ya lüzum duyması için boşluğun olduğu bir dünya tasavvuru gerekir. Hakikati sevmek boşluğa katlanmak ve dolayısıyla ölümü kabul etmek manasına gelir. Hakikat ölümün tarafında. Bir an boşluğa dayanabilmek dehşetengiz bir risk; düşme ihtimalin daimi.

 

Mesel mâlûm ya yolunu kaybedip kendi kalesine gelen Camsab’ı (anlatıdan anlatıya Lokman Hekim’i) yıllarca misafir eder yılanların şahı, doğru bilgiyi onunla paylaşır; şifa sırlarını öğretir. Cadıların ve ebelerin şahı. Çaresiz hastalıkların devası bizatihi kendisi, bedeni, gözleri.  Şahmaran, gizemlerin şahı. Çünkü yılan, insanlığın kolektif belleğinde gizemli bir yaratık. Sürekli deri değiştirirken doğurganlığın gizine hâkim. Zamanın ve yeraltı dünyasının gizine vakıf. Yaratılıştan beri, kutsal varlıkların ve yerlerin muhafızı. Bu yüzden birçok yörede bulunduğu evin koruyucusu, bereketin sembolü.

 

Boğaziçi Kampüsündeki sergide Mescid-i Haram’ın orta yerinde şahmaran. Şahmaranın pul pul doğurğanlığı, maraza şifa bilgeliği, cihanbahâ bereketi, Hacer’in eteğinde yer mi tutmuş, tutsun! Bir boşluk doğurur şahmaran, kendinden bir boşluk doğurur. Camsab’a bilgeliği bahşeder ve şifa sırlarını verirken onun tarafından ihanete uğrayacağını biliyordur. Gelecekten bir ödün beklemeden geçmişi kabul eder. Bir gün kendi yoluna gitmek isteyeceğini “insanoğlunun” ve yerinin onun tarafından ifşa edileceğini ve öldürülüp gözlerinin oyulacağını, gözlerinin şifa niyetine yenileceğine biliyordur. Şimdiki anda zamanı durdurup ölümü kabul eder. Hakikat, ölümün tarafında. İnayeti olmayan her şeyden vazgeçer ama inayeti bile arzulamaz şahmaran, bilgeliğini aktarıp bedenini bahşederek kendisini izale eder.

 

Böylesine bir boşluk gerçek dışı değildir. Ama boşluğu dolduran inançları terk edemeyenler, puta kulluk etmekten ve mülkiyet arzusundan vazgeçemeyenler ve ölümsüzlük inancına sarılanlar, şahmaranın boşluğunu doldurmaya kalkar. Çünkü “bir şeye sahip olmaya” bağlanmışlardır, ona sahip olmayı bırakırsa o şeyin var olmayacağı zehabına kapılmışlardır. Kabul görmemiş her boşluk, gayz ve nefret yaratır.

 

Şahmaranın konumu yoktur. Devlet hukuku ne’lik üzerine kuruludur. Hukuki muamelenin başka türlüsünü bilmediğinden önce âmilin “ne olduğunu” tanımlamak zorunda.  İnsana ayrı, hayvana ayrı, kadına ayrı, erkeğe ayrı muamelesi vardır hukukun. Şahmaransa hiçbir tarafta konumlandırılamayan, yarı insan yarı yılan. Vicdan ve akıl, içgüdü ve tehlike. Farklılığı onu insanlardan ayırıp periferiye gönderirken farklılığı onu muteber kılıp hükümranlığını sağlar. Şahmaranın etrafındaki toplumsal cinsiyet rollerine direnişi simgeleyen bayraklar, ne’lik hukukuna başkaldırıdır. Böylesine bir ne’lik belirsizliğini hangi devlet kurumu tanır? Şahmaranın boşluğu ve yersiz yurtsuzluğu elbette izale edilmeye çalışılır kurumlar tarafından. O kurumlar ki Hacer’in eteğine düşman.

 

Bir imgenin etrafında öğrencilerin kutsala hakaret ettikleri gerekçesiyle sapkınlar ve provokatörler olarak damgalanmasına; Boğaziçi mensuplarının sistem tarafından düşman ilan edilmesine seyirci kalmak, boşluğu doldurmaktır.  Hamlet’in gayriciddî siyasetini hatırlamak yerine İsa’nın büyük çaplı anarşisini seçmek (Toni Morrison) ise boşluğu ahzetmek. İster Mircea Eliade’nin dediği gibi kutsalın tezahürü; ister Jonathan Smith’in serdettiği gibi dikkatimizin yöneltildiği ritüel bir yerleştirme sonucunda meydana gelsin, kolektif belleğimizde anılan, kalıcı ve sürekli olan kutsal mekanlar vardır. Sistemin kurumları, kutsalı yeniden tanımlamak, kutsalın piyasa değerini belirlemek ve mekânı ideolojik olarak yeniden üretmek ister. Sistemin elemanları, şahmaranın boşluğunu ve cinsiyet boşluğunu hakaret suçuna dâhil edip bir cadı avı başlatır. Ama boşluğa meyledenler için kadınları, “çapulcuları”, “marjinalleri” periferiye koymak, Hacer’in eteğini gayz taşlarıyla doldurmak ve halkın evinde ifsat etmektir. Din adına kadınları, LGBTİ+ları, göçmenleri ikincilleştiren her uygulama, Hacer’in hatırasına ihanettir.

 

Mevcut ideal toplum düzeninin; dindar nesiller yetiştirecek olan, üç çocuklu, özel okul eğitimi, ev ve araba satın almak üzere, barınma için borçlandırılıp banka kredisi ve faiz sistemiyle kapitalize edilerek denetlenen ailelerden müteşekkil ideal toplum düzeninin (Ali Akay) ihlalcileri, tehditkâr ve tehlikeli uygulamalarla bastırılmaya ve kapatılmaya çalışılır. Bu düzeyde toplumsal kuralları tasdik etmek üzere doğa yasaları devreye sokulur: Bu hastalığa zina, şu hastalığa eşcinsellik sebep olur (Mary Douglas). Molla düzeni tarafından bu kontrol mekanizmasını tasdik etmek üzere “fıtrat” kavramı serdedilir. Salgının tam ortasında, Ramazan ayının ilk Cuma hutbesinde Diyanet İşleri Başkanı Erbaş’ın hastalıkların üremesi ve neslin çürümesinin müsebbibi olarak LGBTİ+’ları hedef göstermesi[6] gibi.

 

 

Boşluğun İşgali

 

Belli ki böylesine karanlık bir ihanet düşüncesi başını

döndürüyor, ona boşluk kadar çekici geliyordu.

Georges Bataille

 

Mescid-i Haram’ın merkezine boşluğu doğuran şahmaran kondurulduğu; toplumsal cinsiyet rollerinin reddine dair bayraklar asıldığı zaman duyulan öfke, kurumlardan gelir. Dinin kurumsallaşması, bürokratik ve hiyerarşik (“hiyerarşi”, Yunanca hieros (kutsal) ve archia (yönetim/iktidar) sözcüklerinden türemiştir; başlangıçta kilisenin erkek yöneticilerinin otoritesini ifade ediyordu) kategorilerin meşrulaştırılmasıdır. Dini bir hiyerarşi içinde kümelendiğinde güç ilişkileri, kişilerin tek başına kurtuluş arayışı ya da grupların mistisizme yönelişleri, devlet kurumunun çarklarından kaçmanın çaresi olarak kurulan özgür dernekler veya kulüpler son derece kuşkuyla karşılanıp denetim altına alınır (Max Weber). Kurumsal olarak tanımlanmamış ve kurumlar tarafından tanınmamış şahmarana duyulan öfke, boşuna değil. Hacer’in hatırasına ihanet de.

 

Mesel mâlûm ya İbrahim bin Edhem, Kâbe’ye varabilmek için iki rekat namaz kılıp bir adım atarak on dört yıl boyunca yolculuk yapar. Nihayet Mekke’ye vardığında Kâbe’yi yerinde göremez. Rabia Adeviye’yi karşılamaya gittiği söylenir Kâbe’nin. Rabia Mekke’ye vardığında Kâbe de yerine döner. Kendisinin tabiriyle, “Rabia, Kâbe ile ne yapsın?” Bu türden bir zühd ve ibadet anlayışı, boşluktan gayrı her şeyin terk edilişi, boşluk için Kâbe’nin reddedilişi, kurumların dengesini bozmaz mı? Kurumlar, kişileri sınıflandırır, özdeşlik yaratır, ölüm kalım kararları alırken (Douglas). Kâbe’nin Rabia ile boşluk için reddedilişi; Kâbe’nin sadece Hacer’in eteğinde yön tutan yönsüzlüğü (ya da yersiz yurtsuzluğu); Kâbe’nin boşluğu doğuran şahmarana dönüşümü; dini piyasa dengelerini altüst etmez mi? Kâbe’ye yönelik her kurumsal girişim, ekonomik boyutlu, sadece bu niteliğini muttasıl yadsıyarak çalışırken.

 

Kutsala ilişkin pratikleri betimlemek için birbiriyle üst üste binen iki sözcüğün bulunması iktiza eder; irşat/pazarlama, müminler/müşteriler, kutsal hizmet/ücretli hizmet gibi. Bu ikilem, mübadelenin, kişinin kendisini bir tür aşkın varlığa sunmasına dönüştüğü ekonominin genel özelliğidir. Dini pratiğe eşlik eden söylem, bir “simgesel meta ekonomisi” olarak ibadet ekonomisinin ayrılmaz parçasıdır. Pierre Bourdieu, “simgesel metalar ekonomisi” kavramıyla, kutsal mekânda ekonomik ilişkilerin ve çıkarların nasıl bastırıldığını, örtüldüğünü hatta tekelde toplandığını görebilmek; bütün bu etkileşimlerin nasıl gerçekleştiğini anlayabilmek için bir mercek uzatır bize.

 

Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından uygulanan Hac tarifeleriyle, bir banka gibi çalışır kutsal toprakları ziyaret. Fakat hac, bu şekilde düşünülmez hatta tam da böyle anlaşılmaması koşuluyla banka gibi çalışır. Kutsal işler, ekonomik ve toplumsal kodlamaya indirgenemez; din görevlileri, işin manevi boyutundan sorumludur her zaman. Dini kurumda ekonomik boyutlu etkinliği, kutsal göreve dönüştürmeye yönelik önemli bir enerji harcanır; yapılandan başka şey yapıldığına inanmak ve inandırmak için zaman kaybedilir, çaba gösterilir ve hatta acı çekilebilir. Sözgelimi, 2015’te Diyanet’in kutsal topraklara yolculuk yapacak hacı adaylarına uyguladığı tarife değişikliği. Önceki yıllarda hac fiyatlarını Euro üzerinden belirleyen Diyanet, doların 2015 yılında yükselmesiyle birlikte tarife değiştirdi ve bir önceki yıla göre hacı adaylarının her birini 1660 TL ızrar etti. Ancak gelen tepkiler üzerine Diyanet, ticari bir kaygıları olmadığını ve bu kararı 2014’ün Kasım ayında aldıklarını açıkladı.[7] Bu şekilde simgesel metalar ekonomisi, ekonomik çıkarın bastırılması ya da örtülmesine dayanır. Ekonomik gerçek yani fiyat bir şekilde gizlenmeli veya bulanık bırakılmalıdır. Simgesel metalar ekonomisi, açıklama tabusu üzerine kurulu bir bulanıklık ve belirsizlik ekonomisidir.

 

Söz konusu bastırmadan dolayı simgesel metalar ekonomisinin stratejileri ve pratikleri her zaman karmaşık, çift yönlü hatta çelişkilidir. Bu yapı, pratiklerin ve söylemlerin karmaşıklığıyla, ikili anlamlar yüklü “çifte habituslara” tekabül eder. Metaların burada bir fiyatı vardır ama pahası yoktur. Gerçeklerin pratiklerde ve söylemlerde mütekabilen birbirini dışlayan ikiliği, mürailik olarak değil, karşıtların birlikteliğini (irşat/pazarlama, müminler/müşteriler, ibadet/emek) sağlayan bir yadsıma şeklinde düşünülebilir. Yadsıma veya bastırma çalışması, kolektif olduğu ve ona katılanların habituslerinin düzenlenişi üzerine kurulmasıyla başarılı olabilir. Bu ekonomi, rasyonel eylem ya da ortak bilgi mantığı üzerine değil, paylaşılan bir bilmeme üzerine kuruludur. Böylelikle inanç üzerine kurulu geleneksel dil, sadece din görevlileri açısından değil, müminler için de biteviye bir örtmece oyunu oynar.

 

Kâbe’nin belleksiz yapılarla iğfal edilip kutsal turizmine çevrilmesi, bu oyunu ifade eder. İktidar, sermaye için talanı yasalaştırırken molla bunu dine uygun hale getirir. Her metrekaresi, otel, alışveriş merkezi, mübadele yerine dönüştürülen ve Türkiye’de mezkûr ekonomisi Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından işletilen Mescid-i Haram üzerine kurulu her söylem, bir örtmece oyunu oynar. Mescid-i Nebevi’de Peygamber’in elleriyle diktiği hurma ağaçlarını tek tek kesip yerine sütunları koyanlarla Çamlıca’da bir katliam yapıp en büyük camiyi inşa edenlerin kullandığı sözcükler, “rant”, “pazarlama”, “müşteri” değil, “kutsal”, “mümin”, “irşat”tır. Öğretiler ve reçeteler vaaz etmeyen, Tanrının içinde olmasına güvenen ve tek güvencesi bu olan ağaçları (Hermann Hesse), kendini hakikatin yegâne sahibi, Kâbe’nin maliki sananlar göremez, işitemez, gölgesinde hakikati dinlemeye değer bulmaz. İnşaat için ağaç; rant için boşluk tehlikelidir. Kâbe işgal altındadır.

 

 

Kâbe’nin anahtarları kimdedir? Mekke’nin fethedildiği, Kâbe’nin kapısını Osman Talha’ya açtırarak içerisinden putları çıkardığı gün Peygamber, hicabeti (Kâbe’nin bakımı ve anahtarlarının muhafazasına dair sorumluluğu) bizzat istemelerine rağmen ne amcası Abbas  Abdülmuttalib’e ne de kuzeni Ali Ebu Talib’e verir. Kâbe’nin anahtarlarını, hicabe görevi çoktan beri uhdesinde olan Osman Talha’ya ve onun amcasının oğlu Şeybe Osman’a; işi, ehline teslim eder. Değil mi ki Allah emanetleri, ehline vermeyi emreder (Kur’an, Nisâ 4/58). Mekke fethedildiğinde Şeybe Osman, Müslüman değildir; her savaşta karşı safta. Muvahhit Osman Talha ise Peygamber’in vefatına kadar Medine’de kaldığı için hicabe görevini Şeybe Osman ve onun ardından da ailesi yürütür. Hicabe kimin sorumluluğundadır, “öteki”nin (“düşman ötekinin”) mi, işin ehlinin mi! Boğaziçi’nin rektörlüğü kimdedir, işinin ehlinde mi? Serdedildiği gibi, yazıldığı gibi, polis şiddetinin nedeni gibi “Müslümanların kutsal mekânı Kâbe’yi” korumaksa “kurumsal” mesele, liyakat nedir? Boğaziçi işgal altındadır.

 

Ya Kâbe hakkındaki her şeyi şimdi unutalım ya da onun boşluğunda nasıl yaşayacağımızı öğrenelim.

 

 

 

 

 

 

Ana görsel: August Macke, Inside The Mosque

 

 

[1]Üniversitemizde rektör atamasını protesto etme bahanesiyle Perşembe günü Güney Meydan’da hiçbir meşru temele dayanmayan, ne idiği belirsiz kişilerce bir resim sergisi açılmıştır. Bu sergideki bir resimde İslam’ın en mukaddes mekanı, Müslümanların kıblesi Kabe-i Muazzama haysiyetsizce tahkir ve tahrif edilmiştir. Bu ahlaksızlığın sanat kisvesiyle meşrulaştırılmasını ve üstüne üstlük hadsizce savunulmasını hiçbir şekilde kabul etmiyoruz. Boğaziçi Üniversitesi İslam Araştırmaları Kulübu olarak üniversitemiz dahilinde İslâmî değerlerimizin fütursuzca alaya alınmasına asla müsaade etmeyeceğiz.

 

[2]Bir grup kendini bilmez tarafından İslamiyetin kutsallarına saldırı hiç bir şekilde kabul edilebilir değildir. Bunun Boğaziçi değerlerinde asla yeri yoktur. Bu şuursuz saldırıdan sorumlu olanlar hakkında kapsamlı soruşturma başlatılmıştır.

 

[3]Boğaziçi Üniversitesi’nde Kabe-i Muazzama’ya yapılan saygısızlığı gerçekleştiren 4 LGBT sapkını gözaltına alındı!

 

[4]Boğaziçi Üniversitesi önünde Müslümanların mukaddes mekanı, kıblemiz Kabe’ye ve İslami değerlerimize yönelik yapılan hadsiz saldırıyı kınıyorum. Diyanet İşleri Başkanlığı olarak konunun takipçisi olacağız ve bu saygısızlığı yapanlar hakkında yasal yollara başvuracağız.

 

[5]Azgın azınlığın özgürlük, eşitlik ve insan hakları sosuyla normalleştirmeye çalıştığı sapkın düşünce ve yaşam tarzının asıl hedefi nesillerimizi ifsat etmektir. Tek motivasyonu ise kutsallarımızı ayaklar altına almaktır. Boğaziçi Üniversitesi’ndeki görüntüler bunun ispatıdır. Ahlaksızlığı, kutsallara hakareti, nefreti ve terörü özgürlük olarak pazarlamaya çalışanlara asla müsaade etmeyeceğiz. Gözleri kör, kalpleri mühürlü olan bu azgın azınlık aziz milletimizin maşerî vicdanında da mahkûm edilmiştir. Sizin ifsatlarınızı önlemezsek veyl olsun bize!

 

[6] 24 Nisan 2020 tarihli Hutbe.

 

[7] “Diyanet’ten dolar ile hac açıklaması”,  Radikal, 10 Mart 2015, (Çevrim içi) http://www.radikal.com.tr/turkiye/diyanetten-dolar-ile-hac-aciklamasi-1310207/, 21.01.2021.

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

MEYDAN

YDüşünme Etiği Üzerine
Düşünme Etiği Üzerine

Menfaatten arınmış politik dostluklar kurmamız ve ortak eyleme dayalı dayanışma ağları örmemiz gerek. Mesele, kamusal alanın parçalanmasına izin vermemek.

MEYDAN

YKutsal Mekanda Kadınlar VI: Kendine Ait Bir Cami
Kutsal Mekanda Kadınlar VI: Kendine Ait Bir Cami

Dünyanın farklı yerlerindeki mümin kadınların kendilerine ait bir cami için verdikleri mücadeleler...

MEYDAN

YKutsal Mekanda Kadınlar V: O Eski Saflardan Eser Yok Şimdi
Kutsal Mekanda Kadınlar V: O Eski Saflardan Eser Yok Şimdi

Çin’de kadın camilerini kuran kadınlar, saflarını kendileri inşa ettiler, önü arkası yok. O eski saflardan iki yüz yıldır eser yok, her iki anlamda.

MEYDAN

YAyasofya Hiçbir Şey, Her Şey Ayasofya
Ayasofya Hiçbir Şey, Her Şey Ayasofya

Söz konusu olan, geçmişi methetmek değil, şimdiki zamanda bir iktidar aracı olarak camide ulusu, millet biçiminde yeniden inşa etmek.

Bir de bunlar var

Sınır Bozucu: Trans-queer mültecilerle dayanışma etkinliği
Korona Günlerinde Kadın İstihdamı
Ümit Özat’la Konseptin İçinden

Pin It on Pinterest