Cadıların çağırdığı karanlık, Macbethler’inkinin aksine, kozmosun biçimlerinin içinde kaynadığı kazandan, karanlık maddeden başka bir şey değil.

SANAT

“Gök gürlerken mi, şimşek çakarken mi, yağmurda mı yoksa?”

Editörlüğünü Umut Tümay Arslan’ın yaptığı Cuma Fragmanları bir kısmı kalıba girmiş, bir kısmı dışarıda kalmış ya da şekilsiz bir kadınlık tecrübesiyle, yarı-pişmiş bir kadınlık tanımıyla bir biçimde bağlı, herhangi bir film, roman, şiir, sanat, kültür ürünü, büyük meseleler-küçük meseleler-orta meseleler, ama en çok yazmak, yazının gücü ve güçsüzlüğü ve kadınların yazması hakkında.

 

 

Ayrılmak üzere olduğum evde (bilmem, bu kaçıncı taşınma), gündem çalmaya çalışan eşyasal ve sayısal zırıltılar arasında Shakespeare’in cadılarına odaklanmaya çalışıyorum. Neyse ki kar yağıyor. Yazı masası pencereleri, perdeleri, çanak antenleriyle birbirine yapışık apartman bloklarına, üst üste binmiş hayat kutucuklarımıza bakıyor. Aramızdaki, duvarlarla bölünmüş bahçede kalabalık bir turunçgiller topluluğu: Turunç, limon ve mandalina ağaçları. Kar taneleri cadıların dansı gibi ters hareketlerle havada salınırken, karşı çatıda toplanmış martılar, kenarlarına ilişmiş tek tük kargayla kanat açıyor, havalanıp konuyor, lak lak ediyor. Kuşların kanat çırpışı, kar tanelerinin yön değiştiren rüzgârla oraya buraya savruluşu, soluk beton fondaki turuncu sarı yeşil patlamalar, boşlukta süregiden akış. Çok şükür, kutucuklara, evlere, kesinlik ve emniyet hesaplarına sığmayan başına buyruk oluşlar var. Böyle havalarda, denetlenemez akışların içime şükranla dolduğu genişleyen şimdilerde üç kızkardeşin Macbeth’i gök gürlemeleri eşliğinde açan dizeleri kulaklarımda yankılanır: “When shall we three meet again?/In thunder, lightning, or in rain?/When the hurly-burly’s done,/When the battle’s lost, and won./That will be ere the set of sun” (Üçümüz ne zaman bulaşacağız bir daha?/Gök gürlerken mi, şimşek çakarken mi, yağmurda mı yoksa?/Hele şu velvele bir ersin de sona,/Şu dalaş kaybedilip kazanılsın da./Yani güneş batasıya.) Güneşin batışını, sınırları belli, görünür formların karanlıkta birbirine akışını, velvelenin ve dalaşın onları sürgit kılan donuk anlamlarla usulca son buluşunu ve işte böyle bir toplanmayı çağıran bu dizeleri bir yıkım-yeniden yaratım duası niyetiyle tekrarlarım. Bu cadı toplaşmasının ritminin varlığımı dünyaya yeniden akortladığını hissederim.

 

Macbeth’te sahne yönergeleri dışında hiçbir yerde “cadı” olarak adlandırılmayan bu üç oyun kişisi, oyunun ilk matbu metni olan Birinci Folyo’da (1623) the weyward sisters adıyla geçer. Başına buyruk, ele avuca sığmaz, bildiğini okur anlamlarıyla bir sapma durumunu belirten (way-ward) weyward sözcüğü  Shakespeare oyunlarının 1768 tarihli baskısının editörü Lewis Theobald tarafından “tuhaf,” “tekinsiz,” “acayip” anlamındaki weïrd sözcüğüyle değiştirilmiş ve bu değişiklik sonradan büyük ölçüde kabul görmüştür. Shakespeare’in İskoçya tarihi konusunda faydalandığı Boece ve Holinshed de eserlerinde üç kızkardeşten weird sisters diye bahseder. Oxford English Dictionary’e göre iki sözcük de, Batı mitolojisinde ve birçok halkın kültüründe farklı adlarla yer bulan üç kader ve ölüm-yaşam tanrıçasını anıştırır şekilde “kader,” “yazgı” anlamındaki eski İngilizce wyrd’den türemiştir. Oyunun Sabahattin Eyuboğlu çevirisinde de bu ifade yer yer “üç kader tanrıçası” ya da “kader tanrıçasının üç kızı” şeklinde karşılanmıştır. Zaten weyward sözcüğünün ifade ettiği başına buyrukluk da doğanın insan idrakini aşan bilinemez akışlarını cisimleştiren kader tanrıçasına ve kızlarına atfedilen bir özelliktir. Sonraları tek tanrılı dinlerde Tanrı’ya, daha sonralarıysa doğayı, hakikati kapsama iddiasındaki modern siyasal egemene mal edilecek bir özellik: Tek tek kulların veya tebaa-öznelerin başına kader gibi, kadere has mitolojik ve teolojik bir keyfilikle, doğallıkla üşüşmek. Siyasal egemenin mantıksal sonucu olan tiranın ruhunun derinliklerinde işleyen sınır aşımı arzusu, bu kadere/doğaya öykünme jestinde açığa çıkar. Bu akışkanlık arzusu, cadılardan rol çalmaya çalışan Macbeth’in şu sözlerinde ifadesini bulur: “Mermer gibi pek, kaya gibi sarsılmaz, / Her şeyi saran hava gibi hudutsuz ve hür olacaktım handiyse” (3.4.20-1). Doğaya öykünmek, cadılar gibi havai ve çok şeye dönüşebilir, uzanabilir olmak, aynı anda tek bir şey ve birçok şey olmak, oluşun ve çokluğun devinimini tekelinde tutmak. Kadiri mutlaklık ve mutlak mevcudiyet hülyası, doğayla bir olma arzusunun belki en çarpık biçimi. Burada cadıların doğayla bağına taban tabana zıt olan güdü, doğadan temellük edilmiş bu dönüşüm ve dönüştürme kapasitesiyle doğayı aşmak, ona üstün gelmektir. Çünkü siyasal egemen ve tiran, cadıların aksine, doğayla savaş halindedir ve Shakespeare’in oyunda defaatle tekrar ettiği gibi “doğaya aykırı”dır. O, doğayı ve onun akışkan çokluğunu kendi olağanüstü yönetme, denetleme, bilme ve dönüştürme erkine tekabül edecek bir doğaüstüne tercüme ederek aşmaya güdümlüdür. Siyasal egemen, cadı yahut güncellenmiş versiyonu olan terörist gibi olağanüstülük figürlerine bu yüzden ihtiyaç duyar. Bu tür olağanüstülük figürleri, siyasal egemenin ancak korku ve güvenlik arzusuyla haklı çıkarabildiği iktidarını pekiştirmeye hizmet edecek birer sınır-durumu, tehdit unsuru olarak iş görür. Benjamin cadı davalarının görüldüğü dönemlerde, “cadıların varlığını inkâr etmenin Tanrı’nın varlığını inkâr etmek” demek olduğunu bize bir dönem filozofunun ağzından aktarıyor. Ve dönemin hukuk, fen, felsefe ve din âlimlerinin yanı sıra, seküler ve dini yargı mercilerinin bu cadılık söyleminde ortaklaştığını doğruluyor.[i] Bu söylem dünyaya ve birlikte yaşanan tüm canlılara güvensizliği ve korkuyu çağırırken, güvenlik için çatısı altında eş anlı bir sürüleşme, bireyleşme ve kimliklenmeyle evcilleşilecek bir egemen yasayı da iş başına çağırıyor. Şeytanın hizmetindeki cadıların toplaşmasına karşı siyasal iktidarın toplaşmasını. Cadıların ruhu kovulacak ki, korkuyla titreşen tekil ruhlardan devletin ruhu derlenip toplansın. İç ve dış doğa kovulacak ki, devlet içimizde ve dışımızda bir doğa haline gelebilsin. Bu açıdan, cadı figürünün, modernitenin toplumla arasına düşmanca bir sınır çekip saldırıya geçtiği doğaya (belirsizliğine, denetlenemez doğurganlığına vs.) yansıttığı korkunun cisimleşmesi olduğunu düşünebiliriz. Nitekim soğmakta olan “insan,” doğaya güvenlik sınırı çekerek onu alt ettiğini varsayarken, kozmik varlığıyla arasına çektiği bu devletli toplumsal sınırın berisinden “insana” dönüşümünü ilan ederken, yaralı, ürkek ve saldırgan bir hayvana dönüşmüştür aslında. Cadı nefreti, nefretin her türü gibi, bu korku dolu mahlukun acısını hissetmekten kaçtığı yarasının çarpık dışavurumudur.

 

Hem bir tiran hem de burjuva bireycisi bir mikro-tiran olarak Macbeth de doğaya has çoğalmayı ve akışkanlığı denetlemeyi arzular. Doğanın kuşatılamaz çokluğu, karanlık rahmi onun için katlanılmaz ve azap vericidir. Bu yüzden, doğanın akışlarından, dişil üretkenliğinden mutlak biçimde muaf olmak ister o. Macbeth’in içine bir süre su serpen dalgacı kehanetlerden biri “kadından doğan” hiç kimsenin ona zarar veremeyeceğidir. Macbeth’i de Leydiyi de travestiye yazgılı ve iktidara ayarlı heteronormatiflikleri içinde dişil ilkeye aykırı kılan, bu bakımdan da günümüzün erilliği ve sonluluk bilinci ifrata kaçmış neoliberal öznesine yaklaştıran başlıca özellik, şeylerin, anlamların çoğalış ve akışlarını bir giriş-gelişme-sonuç mantığıyla kalansızca kesip biçme, çokluğu kendi pek insanca iradelerinin hükmü altına alma arzularıdır. Şahsi edinimleri dışında hiçbir şeyin ürememesi, çoğalmaması gereken bir dünyadır onlarınki. Leydi Macbeth bu yüzden “sadece erkek çocuk doğur”sundur. Macbeth için cadılar çiftanlamlı konuştukları, anlamları çoğalttıkları, insani anlamlamanın merkezini dağıttıkları için şeytanidir. Macbeth’i ve onun kısır dünya projeksiyonunu doğanın perspektifinden gören Ay tanrıçası Hekate onun gibi bir iflahsızla uğraştıkları, onunla etki-tepki oyununa girdikleri için cadılara çıkışır:

 

[…]Tıpkı diğerleri gibi, sizi değil de

Yalnız çıkarını düşünen, içi kin ve

Gazap dolu, aksi, densiz bir çocuk için

Tüketiyorsunuz nefesinizi.(3.5.10-14)

 

Shakespeare Macbeth’te çiçek açmış egemen olarak tiranın kendisinin de, doğayı doğaüstüne tercüme ederek başkaları üzerinde uyguladığı iktidar büyüsünün yan etkilerinden azade olmadığını yine cadıların bakışından gösterir bize. Her şeyden bağımsız, kerameti kendinden menkul tanrısal/doğal bir güce sahip olduğu yanılsaması, tiranı kaçınılmaz yıkımına götürecek, ona kader olarak doğanın bir parçası olduğunu onu yanılsamalı bireysel bütünlüğünü bozup parçalarına ayırarak zor yoldan belletecektir:

 

İşte bu sanrıların şiddeti

Allak bullak edecek Macbeth’i.

Kaderi hiçe sayıp, ölümü hor görecek,

Akla izana sığmaz, hayır hasenata aldırmaz,

Allahtan korkmaz ümitlere kaptıracak kendini;

Oysa hepinizin de bildiği gibi,

Fanilerin en büyük düşmanıdır emniyet hissi. (3.5.27-33)

 

Cadının, ardı arkası kesilmeyen halk isyanlarının içinden doğmakta olan siyasal egemenin söylemi içindeki yeri, doğurgan, beklenmedik, hesaba gelmez devingenliğiyle kitledir. Cadı korkusu, bu bakımdan, egemenin kitleden duyduğu ve kitleye geri yansıttığı korkudur. Çünkü başka varlıklara dönüşebilen ve doğanın elementleriyle işbirliği yapabilen cadılar, dünyayla devlet dışında kurulacak başka bir kozmik bağlantıyı hayata geçirirler. Devletin varlığı, “insanın insanın kurdu” olduğu, “herkesin herkesle savaş halinde” olduğu şeytani bir doğa durumu varsayımı üzerine kuruluyken, cadıların bakış açısından, “insanı insanın kurduna” (Macbeth gibi şahsi çıkarını kovalayan, zıvanadan çıkmış birer ruhsal savaş makinesine) dönüştüren asıl, devletin önkoşulu olan bu doğadan emniyete, güvenliğe kaçıştır. Shakespeare oyunlarının, doğmakta olan modern egemen devlet ve serbest piyasa yasasının hükmü altında yok olmaya başlamış kolektif deneyim biçimlerinin bir hafıza kaydı olduğunu söylemiştik. Bana göre, cadılar doğanın bakış açısına olduğu kadar, dönemin toprak çitlemeleriyle yerinden edilmiş, açlıktan yollara düşmüş, insandan sayılmayan adsız sansız kitlelerinin bakış açısını üstlenir şairin gözünden. Onları ya da bugün savaştan, sömürüden, sefaletten yollara düşen yersiz yurtsuz kitleleri bir düşünün. Bütün zamanların Macbethler’inin ve soylu İskoçlarının güvenlik, mülkiyet, çıkar ve aslında temelde korkuyla parsellenmiş kısır dünyasının değerlerine böyle bir ahlakdışılıktan bakmıyorlar mı, bakmazlar mıydı? Bu adsız sansız kitlenin hiçbir “insani” standarda uymayan, burjuva düzeninin uzlaşımsal politik söylemlerinden taşan hayaletsi varlığının Shakespeare tiyatrosundaki berrak bilincidir cadılar.

 

Cadılar hakkında söylenecek çok şey var ama şunu söylemekle yetineyim: Onların çağırdığı karanlık, Macbethler’inkinin aksine, kozmosun biçimlerinin içinde kaynadığı kazandan, karanlık maddeden başka bir şey değil. Çağırdıkları sükûn dolu yıkım, yeni biçimlenişlerin vesilesinden başka bir şey değil. Doğanın elementleri ve varlıklarıyla kurdukları dönüşüm bağı, dünyadaki çokluğa akabilme yetileri, kozmosun mükemmel sonsuz bağlantılılığına katılmaya çağırmıyor mu? Devletin içimizdeki tohumları olan kesinliklerden, belirsizlik korkusundan, kimliklerden, kendimizlerden sürekli saparak (wayward) bizi içeriden ve dışarıdan kuşatan kitleyle toplanmaya çağırmıyor mu? Sevgi bu değilse başka ne ki?

 

Yazıyı koliler ve darmadağın eşyalarla dolu güneşli bir odada bitiriyorum. “Her koşulda, her yerde,” gerekirse “aralara sıkıştırarak” yazılabileceğini Cuma Fragmanları vesilesiyle farketmemi sağlayan sevgili Umut Tümay Arslan’a teşekkürler.

 

Cadı Alayı, Agostino Veneziano, 1520 civarı

 

 

 

Ana görsel: Üç Cadı, Royal Shakespeare Company için Barry Kyle’ın yönettiği Macbeth’ten (1983) sahne fotoğrafı.  

 

[i] Walter Benjamin, Radyo Benjamin, haz. Lecia Rosenthal, çev. Cemal Ener ve Elif Okan Gezmi, Metis, 2018, s. 130.

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

SANAT

YKaygan, Kaypak, Kanlı: Macbethler, Cinsiyet, İktidar
Kaygan, Kaypak, Kanlı: Macbethler, Cinsiyet, İktidar

Macbeth’in patriyarkal dünyasında erkeklik sadece Leydinin değil, Macbeth’in de sırtında taşımak zorunda olduğu ağır bir yük, “ödünç bir urba”dır.

SANAT

YBüyü olarak Sanat, Sanat olarak Büyü
Büyü olarak Sanat, Sanat olarak Büyü

Shakespeare’de cadılık olarak sanat dünyanın hiçbir yere kaybolmayan büyüsüne yeniden kıymetle açılması için duyularımıza yapılan bir yeniden diriltme büyüsüdür.

Bir de bunlar var

“Bir Füsun’dan Diğer Füsun’a:” Didem Madak’ın Doğum Günü
Dorothea Lange’in Gazap Üzümleri
Tuğla Kadar Boşluklu, Beton Kadar Soğuk

Pin It on Pinterest