Ailenin bir aradalığının aldatıcılığına, kalabalık olmanın yarattığı kolektif şuura kapılıp açıkça konuşamadıklarımızı, oyunbozan olmanın bedelini ödememek için sessizce yemeğimizi yediğimiz ya da olmayan paylaşım duygularımızı tatmin etmek için yanımızda oturanın tabağına biraz daha dolma koymakta ısrar ettiğimiz o sofralar...

KÜLTÜR

Çatlaktan Obruğa, Çay Var İçersen

 

 

Yıllar önce eşimin bir rahatsızlığı dolayısıyla hastanede birkaç gün geçirdik. Kalp Hastalıkları hastanesindeki odayı başka bir hasta ile paylaşıyorduk. Odayı paylaştığımız beyefendi yeni kalp ameliyatı olmuştu. Geniş bir ailesi vardı. Geleni gideni çoktu. Her gelene çay söyleniyor ve hepsiyle baştan yemek yeniyordu. Sanki hastane odasına değil de bir doğum günü kutlamasına, ev ziyaretine geliyor gibi baklava ve kadayıf getiriyordu gelenler. Bir gün biz eşimle hastane bahçesinde yürüyüşe çıktık. Dönüşte gördüğüm manzarayı uzun seneler unutmuştum, geçen akşama kadar.  Yürüyüşten döndüğümüzde, odada kesif bir soğan kokusu vardı. Kıymadan akan yağlar, pidelerin üzerinde donmuştu. Etin her türlüsü ve bir çeşit de baklava kutusu ortadaydı. Kebap kâğıtlarında maydanoz ve limon parçaları vardı. Herkes yiyor ama en çok kalp ameliyatı olmuş yatak komşumuz götürüyordu kebapları. Bir yandan da hanımına sesleniyordu “çay söyleyiversene aşağıdan.” Çaylar gelip misafirler gidince herkesin tek tek dedikodusu başladı. Kebabı getiren adamın dara düşüşünden konuştular. Onlardan para istenmesi durumunda söyleyebilecekleri bahaneleri tartıştılar. Meğer aslında gelenlerden çok haz etmiyorlarmış. Çaylarını içerken hastanede bir gün daha bitmiş, akşam olmuştu. Yıllar sonra başka bir gün akşama dönerken izlediğim Fikret Reyhan’ın Çatlak (2020) filmi bana o günü tekrar hatırlattı. Zihnimin derinliklerinde bir yerde kaybolmuş bu anı birden billurlaştı.

 

Çatlak deyince aklıma Doris Salcedo’nun 2007 yılında Londra’daki Tate Modern’ın Turbune Galeri’sini kaplayan Shibboleth enstalasyonu geliyor.[1] Metrelerce bir çatlak yüzeyde öylece duruyor ve ziyaretçiler onun bir eser olduğunu anladıklarında kafalarını içerisine doğru uzatıyorlardı. Müzeyi boylu boyunca kat eden çatlak, üzerinden atlayıp geçtiklerimiz, görmezden geldiklerimizdi biraz da. Kim çatlağın içine bakarsa da derin bir karanlıkla karşılaşıyordu. Çatlak kırık olmayandır ya hani. Kırık olsa her parça kendi sivri uçlarıyla başka yerde durur. Tehlikelidir ama tehlikenin ne olduğu bellidir. Nereden geleceği, hangi köşenin sivri olduğu, nerenin sallandığı. Oysa çatlak biraz da tekinsizdir. Nereden kırılacağı belli değildir. Ayrıca kırılabileceği ihtimali de kolayca unutulabilir.

 

Doris Salcedo, Shibboleth, Fotoğraf: Loz Flowers

 

Çatlak filminde marketlerine gelip alacakları ürün için ücret soran müşteriden şikâyet eden aile, oğullarının borç aldıkları arkadaşına iki yakayı bir araya getirememekten şikâyet etmeyi de ihmal etmez. Haramdan korkar ama evlerine kaçak kat çıkarlar. Yemek sofrası renklidir. Yemek paylaşmak, birbirinin tabağına yemek doldurmak âdettendir. Yemek sofrası herkesin birbirini düşündüğünü ima edebildiği bir gösteri alanıdır. Ama teke tek kaldıklarında herkes birbirinin dedikodusunu yapmaktan geri durmaz. Bütün bunlar olurken evdeki çatlaklardan su akar. Hem de pis sudur akan. Bu çatlaktan akan su evleri dolaşır. Aileyi birbirine bağlayan şey çatlağın ve sızıntının kendisidir. Ailenin tasviri, Bahadır Baruter’in “Senin Ailen Bir Yalan Yavrum” (2012) serisinin resimlerini andırır. Baruter’in bana her zaman Edvard Munchvari gelmiş iskeletimsi suratlı figürleri, ailelerin dışarıya verdikleri resim ile yaşadıkları gerçeklik arasındaki uçurumu belirgin kılar.

 

Bahadır Baruter, O Akşam Yemeği, “Senin Ailen Bir Yalan Yavrum” (2012) serisinden

 

Çatlak filmindeki aile bir apartmanda yaşar. Her birinin kendi dairesi vardır. Bekâr olan kardeş hariç. Bir de kız kardeşler hariç tabii ki. Ataerkil bir düzen hakimdir. Baba her şeye karar verendir. Verdiği karar sorgulanamaz. Şeker hastası olduğu halde, tabağına koyulmayan baklavaya itiraz eder mesela. Çay koyan, çay dolduran, eş ve kardeş yatıştıran her daim kadınlardır. Ama o kadınlar kendi çocuklarının nerede uyuyacağına bile karar veremezler. Tıpkı çayları ne zaman, kime dolduracaklarına karar veremedikleri gibi. Ayrıca, çocuklar da makbul evlat olmadıkları sürece kadın erkek fark etmez, varolmasınlar daha iyidir. Yeşim Ustaoğlu’nun Tereddüt (2016) filminde yine, böreği getir, sobaya odun at diye komut veren, bulaşıkları hâlâ yıkayamadın mı diye kadının yıkadığı bulaşığın süresine karışanlar vardır. Evin kapalı kutusu ise yatalak annedir. O, ailenin körlüğü ve sağırlığıdır. Duymadıkları, görmedikleri, duymak ve görmek istemedikleridir.

 

Yeşim Ustaoğlu, Tereddüt‘ten (2016)

 

Kendi evlerini istedikleri gibi döşeseler kaç yazar? İç işlerinde bağımsız, dış işlerinde merkeze bağlı bir özerk yönetim kadar bile hakları yoktur ailelerin. Hep beraber yaşar, hep beraber çay içerler. Buna itirazlarını ise çoğunlukla teke tekken yaparlar. Gelinler birbirilerini kıskanır ve ikisi de ayrı ayrı kayınvalideleriyle ötekinin dedikosunu yapar. Kayınvalide gelinlerin sırlarını birbirlerine söyler. Ama markette oturup, yeni demledim, haydi doldurup bir çay içelim, dediklerinde bir aile gibidirler. Faize karşı olduğunu söyleyen baba, borç alınan paraya ses çıkarmaz. Ne yapıldığından çok, ne yaptığımızı söylediğimizdir önemli olan.

 

Evin oğlu Cafer’in ilk isyanı ortaya getirilen çay tepsisine olur. “Hepsini birden koyma huyu da nedir? Soğuyor çaylar!” Bırakmadınız ki tek başımıza ayakta duralım, serzenişi vardır bu cümlede ama bıraksalar da durabilecekler midir, orası meçhul. Herkesin birbirinden gizlisi saklısı vardır, kimse bir diğerinin zor durumuna destek çıkmayı aklından geçirmez. Herkes kendisini kurtarmanın derdindedir. Aile aslında yoktur ki! Ortada koca bir çatlak vardır ve çatlaktan akan pis suyu görmek yerine sık sık yerinden kalkıp mahallenin gençleri köşede toplandı mı diye perdeyi aralayan baba Muhittin vardır. Sorun varsa dışarıdadır. Sorun ötekinin kendisidir. Borcunu bile isterken iki büklüm olan Selim; borcu varken arkadaşının düğünü için altın takmayı ihmal etmeyen o kibar, vefalı adam bile sorundur. Çünkü ihtiyacı yokken borcunu ister. Yeni dubleks ev almamış mıdır onlar?! Konuklarla çay içilir, aile içinde çay içilir. Cemil “koyma daha içmeyeceğim çay” dese de, gelin “döküverdim gitti” diye karşılık verir. Oysa bunu dediğinde henüz döküvermemiştir. Fatma dizisinde (2021), Fatma çay istemediğini söylemesine rağmen iki çay söyleyen polis memuru Fatma’nın görünmezliğine vurgu yapıyordur. Cemil de mi görünmezdir yoksa? Hayır. Çay, baba otoritesi gibidir. Saygı duyulandır. Sessizleştirendir. Dominant olandır. Ortamda çay varsa, kimse kendi kararını veremez.

 

Fikret Reyhan, Çatlak (2020) filminden

 

Ailede herkesin aklındaki tek soru “ben ne olacağım?” sorusu olduğunda, ortada koca bir sorun varken hala eski defterleri kapayamayan, unutamayan, unutamadıkça, anlatamadıkça çatlağı daha da büyüten bu ailenin aslında Okul Tıraşı (2021) filmindeki öğretmen grubundan farkı yoktur. Karar verirken kaplan, kararının arkasında dururken ceylan olan bu öğretmen grubu değil midir, ki her biri bir diğerine ya da başka bir öğrenciye yüklemeye başlar hatasını. Ama ne yaparlar? Sorunu çözmeye çalışıyor gibi yaparken çay söylerler. Buz gibi bir revir odasında, aylardır yerden kalkmayan karın buzlaştığı ve içeri girenlerin vızır vızır kaydığı kapı eşiğinin önünde, revirin içinde, üzeri yorganla kaplı yatan hasta bir çocuk ve koca bir gerçeğin hemen yanında ayakta çaylarını içerler.

 

Çatlak filminde, diyaloglar arasında suskun kalanı gösteren, aile kavgasında üst açıyla evi tekinsiz, klostrofobik bir mekâna sabitleyen kamera, evin görünmeyenlerini görünür kılmak için marifetlerini gösterir. Kamera kimseyi kayırmaz, kimseye üstünlük vermez.

 

Rachel Whiteread’in 1990’da Washington, National Gallery of Art’ta sergilenen Ghost (Hayalet) isimli çalışması evin görünmez yerlerini görünür kılmak üzere inşa edilmiş betonarme bir yapıdır. Eserde içerideki boşluk alçı yardımıyla görünür kılınmıştır. Oturma odasının boşluğu artık görünürdür. Bu haliyle boşluk hem somutlaşmış hem mutlaklaşmıştır. Sorun görünür oldukça belki de onunla yüzleşmesi zorlaşır. Onu halının altına süpürmek artık mümkün olmaz. Belki de bu haliyle o artık bir obruktur. Kurak Günler filminde olduğu gibi kocaman, görünür, saklanamaz bir obruk. Çatlak’ta Muhittin camdan mahallenin gençlerine bakarken mahalledeki her ahlaksızın belki de sadece kendisi kadar ahlaksız olduğunu aklına getirmez bile. Ona göre öteki her halükârda düşmandır. Kurak Günler filmi bir güruhun yaban domuzunu kovaladığı sahneyle açılır. Yaban domuzu ötekidir. Düşmandır. Güruh için bu düşmanın kim olduğu, ne yapmış olduğu önemli değildir. Onlar kimi zaman Muhittin’in penceresinden görünen genç kalabalık, kimi zaman seçimleri kasabalıya yabancı gelmiş bir savcı, kimi zaman da bir yaban domuzudur. Onlar, onlardan başka herkestir.

 

Rachel Whiteread, Hayalet (1990), kaynak

 

Kurak Günler filminin yaban domuzu sahnesi güçlü bir imgedir. Av-avcı alegorisi güruhun amaçsızlığını, her konuda kolayca güdülenebileceğini harika özetler. Savcının evine fare kapanı yerleştiren gencin söylediğini söyler bu güruh. Savcının evindeki fare kapanları da bana kalırsa Çatlak filmindeki çatlak borulara benzer. Orada olduğunu bilir ve bu konuda bir şey yapmayabiliriz. Ta ki ölü bir fare ayaklarımızın dibine düşene kadar. Savcı kapanı yerleştiren gencin kasaba dedikodusunu ciddiye almadığını göstermeye çalışır.

 

“Kim diyor oğlum?”

“Herkes.”

“Herkes kim?”

“Herkes işte.”

 

Kurak Günler filmi bir obruk görüntüsüyle açılır ve bir obruk görüntüsüyle kapanır. Bu obruklarla, yerin altından yıllarca çatlamış ve kokuşmuş olan artık durdurulamaz bir biçimde gün yüzüne çıkmıştır. Filmin sonunda obruğun iki tarafında av ve avcı kalır. Ancak, boşlukla yüzleşmek o kadar kolay değildir. O devasa boşluğun çevresinden dolaşabilmek için boşluğun kendisi ile yüzleşebilmek gerekir. Avcılar, boşluğu görmezden gelmeye devam edecekleri için, onu hiçbir zaman aşamayacaklardır. Boşluk onları korkutacak, onlar da o yokmuş gibi davranacaklardır. Böyle davrandıkları için başka obruklar açılacaktır. Bu haliyle Kurak Günler filminin Çatlak filminden daha iyimser bir zemine oturduğunu söylemek mümkün olabilirdi. Ama film birden çok sorunu ele alır. Yanıklar Kasabası, Türkiye’dir. Burada umutlu olmanın bile bedeli ağır olabilir. Yanıklar’da da herkes Çatlak filminin ailesinden bir parçadır sanki. O ailelerden birkaç düzineyi bir araya koyunca, her evin altından geçen çatlakla sonunda koca bir obruk oluşmuştur.

 

Sinemada sadece bir kere izlediğim Kurak Günler’den aklımda kalan canalıcı detaylar beni kolayca iki filmi birlikte düşünmeye götürüyor. Savcı, Yanıklar’a tayin edildiği günden itibaren belediye başkanının evine yemeğe çağrılıyor. Daha yemeğe gidemeden ziyaretine gelen belediye başkanının oğlu, avukat ve dişçi arkadaşı, savcının onlara çay söylememesini yadırgıyor. Çay öyle bir unsur ki, varlığı başka, yokluğu başka anlama geliyor. Belediye başkanının evine giden savcı yine büyük bir sofraya oturuyor. Sofrada yok yok. Yine herkes birbirine yemek yedirmeye çalışıyor. Dedik ya bir gösteri alanı. Gerçek olmayan, samimi olmayan her duygu yemek sofrasında yemek aracılığıyla anlatılıyor. Küçük lokmalar üzerinden birbirimizi kolluyor gibi göründüğümüz, büyük sorunlarımızı görmezden gelebilmemize imkân tanıyan tabaklarımızı düşünelim. Ailenin bir aradalığının aldatıcılığına, kalabalık olmanın yarattığı kolektif şuura kapılıp açıkça konuşamadıklarımızı, oyunbozan olmanın bedelini ödememek için sessizce yemeğimizi yediğimiz ya da olmayan paylaşım duygularımızı tatmin etmek için yanımızda oturanın tabağına biraz daha dolma koymakta ısrar ettiğimiz o sofraları düşünün. Toplumu çok iyi anlatmıyor mu?

 

Gordon Matta-Clark’ın 1974 yılında yarattığı eseri Splitting (Yarılma) bana hep çok heyecan verici bir eser gibi gelir. Bu eserde oradan ikiye ayrılan bir ev vardır. Burada amaç evin değiştirilemez doğası ile de oynamaktır. Olana başka bir yerden bakabilmek, nesnelere ve mekâna başka bir boyut kazandırabilmektir. Amacı bir tarafa, sonuçta ortada koca bir yarılmış ev vardır. Pandoranın kutusu açılmış ve sanki evin içinden dışarı o evde konuşulan, konuşulmayan her şey taşmaya başlamıştır. Ne tuhaf ki bu eseri ilk gördüğümde aklıma bu bizim ülkemizde olsa, bir ev bizim ülkemizde ortada ikiye ayrılsa yemekler ortaya saçılır, çay her yere dökülür diye düşünmüştüm. Bu saçma ve saçma olduğu kadar da komik düşüncemin altında aslında bir gerçeklik payı da yok değil. Çayın evin orta yerinde bir yerde kaynıyor olduğunu düşünmüş olmalıyım. Börek ve dolma ile dolu koca sofranın hemen yanında.

 

Gordon Matta-Clark, Yarılma (1974), kaynak

 

Paulette Philips’in 2002 tarihli video çalışması da The Floating House (Yüzen Ev) adını taşıyordu. Bu enstalasyonda beş dakikalık videolar halinde bir evin denizde yüzüşünü izleriz. Aslında evin suyun ritmiyle dansı gibidir bu süreç. Biraz da cenaze törenlerini andırır. Sanatçının bu video enstalasyonunu yapma amacı başka olsa da ben bu imgeyi filmlerde hep tekrar tekrar görmüşüm gibi gelir. Ev güvenilecek olan değil midir? Oysa yüzen bir evde sağlam durmanız zordur. Eşyalar sabitlenmezse hareket eder, düşer, çarpar bir yerlere. Her şeyi sabitlemelisinizdir. Ama bardaktaki çayı da sabitleyemezsiniz ya? Bu evde yaşamı tahayyül etsek bir an için ve aynı anda Çatlak filmindeki aileyi ve Kurak Günler filmindeki Yanıklar kasabası sakinlerini düşünsek. Hepsi birden evin tekinsizliğini gösteriyor,  güvenli sanılan alanların asli güvensizliğine vurgu yapıyor. Ama yeter ki çaylarımız dökülmesin.

 

Paulette Philips, Yüzen Ev‘den (2002)

 

Çatlak filmi de başladığı gibi Fatih ile biter. İlk olarak sokakta gördüğümüz Fatih bu sefer salondan son çıkandır. Film salonun üst açı görüntüsü ile kapanır. Yapay ışıkla aydınlanmış içi tıka basa eşya dolu bir iç mekândır burası. Filmin çoğu planının geçtiği mekânlar gibi sıkışık, eşyayla doldurulmuş haldedir. Demek ki, son vurgu dünya malınadır. Kardeşin kardeşe verdiği, kardeşin kardeşten aldığı değil ama salona alınabilen koltuklardır esas. Ve mutlaka demlenen çay.

 

 

Ana görsel: Çatlak (2020) filminden

 

[1] Bu konuda güzel bir yazı için bkz. Aylin Vartanyan-Dilaver, “Çatlaklar, Şifreler ve Sıkışmış Sessizlik,” 5Harfliler, “Cuma Fragmanları,” 8 Temmuz 2022.

 

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

KÜLTÜR

YKayıp Zamanın İzinde: Aftersun Filmi Üstüne
Kayıp Zamanın İzinde: Aftersun Filmi Üstüne

Filmin büyüsü, bittikten sonra da devam ediyor olmasından geliyor. Geçmiş aslında hiç geçmiyor. Filmi izledikten günler sonra aklınızda kalanların sizi giderek daha çok etkilemeye başlıyor olması sürpriz değil.

Bir de bunlar var

Gözle Görülemeyecek Kusurlarınız için Çözümler
Hüp
“İsveçli Baba”

Pin It on Pinterest