“Eskiden haklarımızın kapsamı genişlesin diye mücadele verirken artık mevcut olanları korumaya çalışıyoruz."

MEYDAN

Canan Arın: “İstanbul Sözleşmesi kadınların insan hakları sözleşmesidir.”

Editörlüğünü Tuğçe Yılmaz‘ın yaptığı 5Harfliler İstanbul Sözleşmesi Dosyası kadına yönelik şiddetle mücadelede İstanbul Sözleşmesinin önemini ve sözleşmeden çekilme tartışmalarının kadınlar için anlamını araştırmakta, yazı ve röportajlarla konunun uzmanı feministlere ses ve kulak vermektedir. 

 

 

İstanbul Sözleşmesi’ne ilk imza atan Türkiye’nin, Sözleşme’yi tartışmaya açması ve neredeyse Sözleşme’den geri çekilmek istemesi kadın hareketinin başlıca gündemi. “Gündem çarpıtma” değil, asıl gündem olarak okunması gereken Sözleşme’den çekilme tartışması uzun süredir devam ediyor. Sözleşme birkaç ay önce iktidara yakın belli bir kesim tarafından tartışılırken, artık iktidarın da gündeminde. Öyle ki, AKP’nin son MYK toplantısında tartışılan konulardan birinin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilip çekilinmeyeceği üzerine olduğu bazı ajanslara yansıyan haberlerdendi.

 

Gerek sosyal medyada gerekse televizyon kanallarında hedef alınan Sözleşme’nin kapsamı nedir, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme taraftarı olarak konumlananların gerekçeleri neler ve TCK 103. madde düzenlenmesi nereye denk düşüyor diye anlamak; konuyu geniş bir çerçevede ele almak için feminist Avukat M. Canan Arın ile konuştuk.

 

En temel sorudan başlayalım: İstanbul Sözleşmesi kadınlar için neden önemli?

İstanbul Sözleşmesi imzacı devletlere ilk olarak şunu söylüyor: “Kadınlara yönelik şiddeti önleyin. Kadınları şiddetten koruyun.” Devletin kadını koruması için öncelikle sığınma evleri açması, kadının muhatap olduğu –örneğin polis–yetkilileri bilgilendirmesi; yargı düzeyinde şiddete uğrayan kadının beyanını esas alarak, şiddet uygulayana karşı uzaklaştırma kararı verilmesi gibi birçok şeyi içeriyor. Bir de şunu diyor Sözleşme “Eğer kadını şiddetten koruyamadıysanız, şiddet uygulayanı cezalandırın ve nihayetinde kadını şiddetten korumak için politikalar geliştirin.”

 

Kadınlara yönelik şiddet, İstanbul Sözleşmesi’nde nasıl tanımlanıyor?

Sözleşme, kadın bedeni ve kadınlar üzerinde tahakküm kurulması yönünde başvurulan her tür baskıyı şiddet olarak değerlendiriyor. Birleşmiş Milletler’in hayli geniş çapta ele aldığı bir kadına yönelik şiddet tanımı var ve kadının sadece kadın olduğu için maruz kaldığı, kadınlara acı ve ıstırap veren her türlü baskıdan bahsediyor bu tanımda. Ben ayrıca güçlünün güçsüz üzerinde iktidarını kurmak ve bu iktidarı devam ettirmek için kullandığı her türlü yöntem; toplumsal cinsiyet eşitsizliğini besleyen her türlü baskı olarak tanımlıyorum.

 

Şu an hem 6284 sayılı kanuna hem de İstanbul Sözleşmesi’ne erkeği “mağdur” ettiği gerekçesiyle bir karşı çıkış var. Bugün İstanbul Sözleşmesi’ne karşı olanların argümanları nedir?

Ne yazık ki İstanbul Sözleşmesi’ne ilişkin yapılan bir araştırmadan da görüyoruz ki büyük bir çoğunluk Sözleşme’yi okumamış dahi. İstanbul Ekonomi Araştırma’nın yayınladığı sonuçlar bunu gösteriyor. Öyle ki, araştırma sonuçlarına göre İstanbul Sözleşmesi’ni Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile karıştıranların verisi dahi mevcut. Peki, neden okumadıkları ve içeriğini bilmedikleri bir Sözleşme’ye karşılar? Cevabı basit aslında: İktidar öyle istiyor. Okuyup da karşı çıkanların derdi ne? Kadınların kendi ayakları üzerinde durması, kadın hareketinin güçlenmesi de onların derdi. Kadınlar artık şiddet gördükleri birliktelikleri sürdürmek istemiyor, bir birey olarak kendi ayakları üzerinde duruyorlar. Bu da erkeklerin iktidarını sarsan karşı bir tavır olarak görülüyor. Erkekler, kadınlardan ve Sözleşme’den korkuyorlar. Hatta Medeni Kanun’da yazılı, kazanılmış tüm haklarımız onları rahatsız ediyor. Erkekler bunu bir iktidar savaşı olarak görüyorlar ve erkekliklerinin beslendiği köklerin zarar göreceklerini düşünüyorlar.

 

Tüm bu tartışmalar sürerken kadın cinayetleri de her geçen gün artıyor…

Evet ve durum böyleyken ben samimiyetle sormak istiyorum: İstanbul Sözleşmesi’nden Türkiye’nin çekilmesini isteyenler Pınar Gültekin’in ve diğer kadınların öldürülmesinden memnun mu? Bizler, “İstanbul Sözleşmesi Yaşatır” derken gerçeği, doğru olanı söylüyoruz. İstanbul Sözleşmesi kadını yaşatır ve kadını her türlü şiddetten korur. Bakın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Türkiye’ye bu önlemleri almadığı, kadınları korumadığı için Nahide Opuz davasında ceza verdi. O dava özelinde konuşacak olursak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bir vatandaşını erkek şiddetinden koruyamadı. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıklamaları var, birçok kadın koruma istediği halde bu talep reddedilmiş. Oysa İstanbul Sözleşmesi’nin beraberinde gelen 6284 sayılı kanun, kadının korunması ve bu yapılırken de kadının beyanına göre hareket edilmesini söylüyor. Özetle şunu diyebiliriz: Türkiye’de kadınları koruyan kanunlar var, fakat bu kanunlar uygulanmıyor. Örneğin CHP milletvekili Gamze Akkuş İlgezdi’nin hazırladığı rapora göre 2018 yılı içerisinde 83.987 kadın lehine koruma kararı verilmiş ama 10.889 kadının koruma talebi de reddedilmiş. İlgezdi’nin Adalet Bakanlığı verilerine dayanarak hazırladığı raporda, kadına yönelik şiddet artarken koruma taleplerinin reddi de artmış. Savcılar koruma talebinde bulunan kadının dilekçesinde, hakkında şikâyette bulunduğu erkek için “takipsizlik kararı” veriyorlar ve böylelikle kadına şiddeti teşvik etmiş oluyorlar. Kanun ve hukuk uygulayan da bir şekilde görevden uzaklaştırılıyor.

 

Ve dediğiniz gibi, tüm bunlar olurken kadınlar her gün vahşice öldürüyorlar. İktidar ise kadın cinayetlerini nasıl önleyebilirim üzerine düşünmek, buna yönelik politikalar geliştirmek yerine İstanbul Sözleşmesi’ni tartışmaya açıyor. Kadınlar bir araya gelip “Biz artık ölmek istemiyoruz” diyorlar ve kadınların üzerine polisleri salıp üzerine bir de işkence yapıyorlar. İşlenen kadın cinayetlerinde İstanbul Sözleşmesi, 6284 sayılı kanun, Medeni Kanun ve hatta Miras Hukuku’nu dahi tasfiye etmeye çalışanların payı var. Elbette kimseye “Gidip şu kadını öldürün,” demiyorlar ama cinayete giden bu süreçlere sessiz kalarak, göz yumarak ya da her açıklamalarında bu yasalara karşı çıkarak destek veriyorlar. Sözleşme’ye karşı çıkarak doğrudan kadın cinayetlerine, işkenceye, ayrımcılığa yeşil ışık yakıyorlar. Hatırlarsınız, birkaç ay önce Türkiyeli bir erkek, Belçika’da eşine şiddet uyguladığında savcıya verdiği ifadede “Bu bizim gelenek-göreneklerimizde var,” demişti. Kadın savcı ise doğrudan cins ayrımcılığına atıfta bulunarak o adamı mahkûm etti. Kadın karşıtı politika geliştiren Türkiyeli politikacılar bu durumdan hiç mi hicap duymuyor? Kadınları dövmenin, öldürmenin bir kültürde var olduğu nasıl idddia edilebilir?

 

 

 

Boşanmaların artması üzerinden yürütülen tartışmalarla ilgili ne düşünüyorsunuz? Kadınları Sözleşme mi boşanmaya itiyor yaşadıkları şiddet mi?

Evet, argümanlardan biri de bu: “Evlenmeler azalıyor, boşanmalar çoğalıyor.” Bunun aksini istiyorsanız, öncelikle kadınlarla eşit olduğunuzu kabul edin ve onlarla insani ilişkiler kurun. Kadınlara işkence yapmaktan vazgeçin. Ben aşağı-yukarı elli yıldır avukatlık yapıyorum ve rahatlıkla söyleyebilirim ki, hiçbir kadın bıçak kemiğe dayanmadıkça boşanma yolunu seçmiyor. O evliliği korumak için elinden geleni yapıyor zaten kadınlar. Ama karşı taraf kadınları kuluçka makinesi, köle olarak görmekten vazgeçmiyor asla. Kadınlar, erkeklerin kölesi ya da üzerlerinde her türlü tahakkümün kurulabileceği şehvet araçları değildir. Verilere baktığımızda kadın cinayetlerinin çoğu eşler ya da sevgililer tarafından işleniyor. Bizi öldürecek adamlarla neden evlenelim ya da tüm şiddet ortamına rağmen neden evli kalmak isteyelim? Hâl böyleyken; ileri sürülen tüm bu argümanlar, bahane olmaktan öteye gidemiyor. Bizlerin hayatlarında bir karşılığı yok bu iddiaların.

 

Devamında gelen nafaka tartışmasını açacak olursak, ortada gerçekten erkeklerin iddia ettiği gibi bir mağduriyet var mı?

Öncelikle Medeni Kanun’un 175. Maddesi “Boşanmayla yoksulluğa düşecek taraf kusuru daha ağır olmamak koşulu ile geçimi için diğer taraftan mâli gücü oranında… diğer taraftan nafaka isteyebilir” der. Demek ki nafaka alacaklısı olabilmek için önce: Boşanmakla yoksulluğa düşecek olmak, sonra boşanmada kusurunun daha az olması ve karşı tarafın mâli gücünün hükmedilen nafaka ile orantılı olması gerekiyor.

 

Gördüğünüz gibi burada kadın-erkek ayrımı yapılmıyor. Örneğin kadının ekonomik durumu iyi ise ve diğer koşullar da varsa kadın da erkeğe nafaka ödeyebiliyor. Buna örnek verebileceğim birkaç davam oldu benim, kadınlar ödedi nafakayı. Hatta şöyle bir örnek anlatayım, bir müvekkilimin boşanma davasında, erkek başka bir kadınla karısını aldatmasına ve buna yönelik somut deliller olmasına rağmen “Senden boşanırım ama bana şu kadar para verirsin,” demişti. Müvekkilim de ondan kurtulmak, o adamla bir daha muhatap olmamak için kabul edip para verdi ve böylece boşandılar. Oysa adam yüzde yüz kusurluydu; ama kadın kendini kurtarmak, bu cendereye girmemek için para vermeyi kabul etti.

 

Yoksulluk nafakasının süresinin sınırlandırılması konusunda hükümetin tutumu, kadınlara  devlet aracılığı ile ekonomik şiddet uygulamak ne yazık ki.

 

Ayrıca istatistiklere baktığımızda erkeklerin ödediği nafaka miktarı son derece düşük. En fazla üç yüz lira civarında olan bir paradan söz ediyoruz. Ama kadınlar yüz liralık bir ekonomik destek ile bile kendi ayaklarının üzerinde durma becerisini göstererek şiddet ortamında yaşamayı reddediyorlar. Bu durum ise erkekleri çileden çıkartıyor. Mutlak iktidar alanları olan evlerinde hükmedecek kimse kalmıyor.

 

Erkekler eşlerinin de bir insan, bir birey olduğunu kabul edemiyorlar çünkü toplumsal cinsiyet eşitliği fikri ile büyümüyorlar. Sadece “erkek” oldukları için, kadınlardan üstün oldukları illüzyonu ile büyüyorlar ve kadınların kendi “malları” olduğuna inanıyorlar. Gerçekle yüzleşince de işi cinayete kadar götürüyorlar. Az evvel de söylediğim gibi, kadınlar güçlendikçe ve kendi ayakları üzerinde durdukça şiddet ortamında yaşamak istemiyorlar. Ben insanım, güçlüyüm ve benimle bir ilişki kuracaksan bu çerçevede kuracaksın diyorlar. Bu duruş, kadınların tam köleliğini isteyen erkeklerin hoşuna gitmiyor. Kadınlardan ve kadınların da birer insan olduğu gerçeğinden nefret eden ataerkil hükümet de kadın haklarını yok etmek, mümkünse şeriatı getirmek için var gücü ile çalışıyor. Yoksa kadına yönelik şiddetin önlenmesi amacını  güden bir sözleşmeye aklı başında olan bir hükümet neden karşı çıksın ki?

 

 

Erkekler ise buna karşılık “Bir gün evli kaldım, ömür boyu nafaka ödüyorum” gibi söylemler üretmeye çalışıyor.

Bu iddia tamamen gerçeğe aykırı. Bir gün evli kalmakla boşanılmaz. Bu sadece nafaka ödememek amacıyla üretilmiş bir iddia ve tamamen gerçek dışı.

 

Böyle bir dava varsa hangi mahkemede görüldüğünü, dosya numarası ile versinler bakalım. Bir günde boşandıysanız zaten anlaşmalı boşanmamışsınızdır ya da bir gün evli kalıp boşanıyorsanız taraflardan biri kusurludur ve bu da çekişmeli boşanmaya girer. Madem bir gün evli kalıp boşandınız ve nafaka ödüyorsunuz, demek ki ekonomik olarak karşı taraftan daha iyi durumdasınız ve ciddi bir kusurunuz var. Ayrıca yoksulluk nafakasının hemen sonrasındaki maddede de, bu nafakanın hangi koşullarda ortadan kaldırılacağı da yazıyor. Eğer nafaka alacak erkek ya da kadın, yeniden evlenmesi veya taraflardan birinin ölümü ile kendiliğinden, nafaka alacaklısının resmi evlilik olmadan evliymiş gibi fiilen bir başkası ile yaşaması, yoksulluğunun ortadan kalkması veya “haysiyetsiz” hayat sürmesi nedenlerinden biri ile mahkeme kararı ile ortadan kalkar. Yani ömür boyu nafaka diye bir durum yoktur.

 

Hakkında bu kadar gürültü çıkarılan nafakalar da az evvel de söylediğim gibi maksimum 200 lira ile 300 lira arasında ve bazen kadınlar bunu bile tahsil edemiyorlar. Ancak şunu da unutmamak lazım; bazen 100-200 lira bile, kadınların kendi ayakları üzerinde durma sürecinde onlara büyük destek olabiliyor ve kendini toparlamasını sağlayabiliyor. Bir yandan buna da engel olmaya çalışıyorlar.  İşte bu yüzden, kadınlar çaresiz kalsın ve evliliğe mahkûm olsun diye nafaka ile uğraşıyorlar. Yani kadını her yönden iyice çaresiz bırakmak, kımıldamasını dahi engellemek amacı ile yoksulluk nafakasının süresini sınırlamak istiyorlar.

 


İstanbul Sözleşmesi kapsamında tartışılan bir diğer gündem ise Lgbti
+’ları koruma altına alan madde. Bu maddenin değiştirileceği iddia ediliyor. İktidar tarafından bu maddeye çekince koyulması mümkün mü?

Şöyle söyleyeyim, bu saatten sonra herhangi bir maddeye herhangi bir çekince konulamaz. Kaldı ki Anayasa’nın 10. Maddesi “Herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir,” der. İşte bu “benzeri sebeplerin” içine cinsel yönelim de girer. Bu insanlar var, yaşıyorlar ya da en azından yaşamaya çalışıyorlar. Ne yapacak Lgbti+’ları iktidar? Neden bu insanlarla bu kadar uğraşıyor? Lgbti+’lar zaten yeterince baskı altında, kimliklerini gizleyebilmek ya da yaşayabilmek için birçok şeye katlanıyorlar. Öldürülüyorlar. Bu insanların haklarını ihlal etmeye kimsenin hakkı yok. Üstelik, kim özenerek Lgbti+ oluyor?

 

Peki, “Sözleşme’den çekiliyorum,” demek bu kadar kolay mı? Bunun bir yaptırımı ya da uluslararası hukukta bir karşılığı var mı?

İstanbul Sözleşmesi’nin 80. Maddesi “Taraflardan herhangi biri, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne yapacağı bir bildirimle, herhangi bir zaman sözleşmeyi feshedebilir. Sözleşmenin feshi, konuya ilişkin bildirimin Genel Sekretere ulaştırıldığı tarihten  itibaren üç aylık sürenin bitimini izleyen ayın birinci gününde yürürlüğe girecektir,” diyerek Sözleşme’nin nasıl feshedileceğini  düzenlemiştir.

 

Türkiye açısından sözleşmenin iç hukuka aktarılmasının onaması kararı Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde alınmıştır, çekilme kararının da burada alınması gerekir. Tek bir adamın “Ben bunu rafa kaldırıyorum” demesiyle olmaz. Öte yandan çekilme kararı, bir şekilde, uluslararası arenada Türkiye’nin itibarını zedeleyecektir. Çünkü Türkiye şunu demiş olacak: “Bu ülke kadınları öldürmekte ve kadınlara şiddet uygulamakta kararlı.” Bir de çekilme üzerine yürütülen tartışmalarda verilen yanlış bir örnek de var. Tartışmaya göre üç ülke çekiliyor ve Türkiye de bunu örnek alabilir gibi konuşuluyor. Bu yanlış bir bilgi. Bahsedilen ülkelerden biri zaten hiçbir zaman taraf olmadı Sözleşme’ye, diğerinin ise çekilmesi söz konusu değil. Ama nasıl olsa kimse bir şey bilmiyor ve bu temelsiz, yanlış bilgiler bu propagandayı besleyebilir diye düşünüyorlar. Yeni bir gelişme olarak Polonya’nın da sözleşmeden çekileceği söyleniyor.

 

Son zamanlarda bir de Türkiye Sözleşme’den çekilsin, sonra bir takım çekincelerle yeniden Sözleşme’ye taraf olsun tarzı söylemleri duymaya başladık. Bu sözleşme  kadınların insan hakları sözleşmesidir. Kadınların ve insan hakları hiçe sayılanların haklarını koruyan bir sözleşmedir. Çekince koymak “Ben kadın-erkek eşitliğine inanmıyorum, kadınlar kadın olarak doğdukları için ezilmeğe mahkûmdur, erkeğin malıdır, herhangi bir hak iddia edemez, Lgbti+’ların ise hiçbir insan hakkı yoktur” demek olur. İnsana ve insan hakkına saygısı olan hiç kimse böyle bir iddiada bulunamaz, bulunmamalıdır diye düşünüyorum.

 

Bu tartışmaların diğer odağı ise TCK 103. Madde’de yapılması planlanan değişiklik (Bu konuda Canan Arın’la 2017’de yaptığımız röportaj için buraya buyrun.). Kadınlar bunun çocuk istismarı yasası olduğunun altını çiziyor ve karşı çıkıyor. Öte yandan iktidar, yıllardır bu yasada değişiklik yapmayı planlıyor. Burada nasıl bir durum söz konusu?

 

Bunu anlamak için biraz geriye gitmek gerekiyor. Eski ve yeni Türk Ceza Kanunu’nda resmî nikâh kıymadan dini nikâh kıymak suçtu; ama bunu kaldırdılar. Böylelikle resmî nikâhı aradan çıkararak küçük yaşta kız çocuklarının bir şekilde evlendirilmesinin de yolunu açtılar. Arkasından zorunlu eğitimi 4+4+4 şeklinde bölerek ilk 4 yıldan sonra kız çocuklarının eğitimlerine devam etmesinin önüne geçildi. Böylelikle Anayasa’nın tüm insanlara tanıdığı benliğini ve kişiliğini geliştirme, birey olma haklarını ellerinden aldılar kız çocuklarının.

 

Uluslararası toplantılarda “Biz erken evliliğin önüne geçtik, buna zaten karşıyız,” diyorlar; ama iş uygulamaya geldiğinde durumun asla böyle olmadığını görüyoruz. İstanbul Sözleşmesi erken yaşta evliliklere de karşı. Sözleşme’nin 46/d. maddesi kadına yönelik şiddet sayılan suçlardan birinin çocuğa karşı işlenmesinin Ceza Hukuku açısından ağırlaştırıcı neden sayılmasını öngörüyor. Cinsel tecavüz de bu suçlardan biri ve Türk Medeni Kanunu’na göre 17 yaş altındaki bir yaşta evlilik mümkün değil. Dolayısıyla bir zorla evlendirme söz konusu. Ama evlilik de serbest irade ile kurulacak bir kurum ve 18 yaşın altındaki bir insan da reşit olmadığından “serbest irade”den söz edemeyiz. Bu tür bir birliktelik hem zorla evlendirme hem de çocuğun her açıdan istismarı anlamına gelir.

 

Ancak bir bakıyoruz Türkiye’de fiiliyatta –sürekli sayısı da değişen– kamuoyuna sunulan bir “mağduriyet” gündemi var. Kaç sayıda aile “erken evlilik” sebebiyle “mağdur” olmuş. Mağduriyet olarak bahsedilen 13-14 yaşındaki çocukların evlendirip, kendi çocuklarını doğurmaları. Türk Medeni Kanunu’na göre kız ve erkek çocukları 17 yaşını doldurmadığı sürece evlenemez. Dolayısıyla ortada bir evlilik değil, istismar var. 30 yaşında bir erkekle olması beklenen 13 yaşında bir kız çocuğu daha fazla şiddete maruz kalıyor. Çok daha itaatkâr ve ürkek oluyor. Şunu unutmayalım, bu çocuk evlendiğinde hizmetçi muamelesi görecek ve birçok şiddet biçimi ile daha o yaşta tanışacak. Bu yaşta bir çocuğun evlenmesini ve çocuk doğurmasını istiyorlar, çünkü bir yandan piyasaya da ucuz iş gücü lazım. Türkiye’deki işsizlik oranı zaten bu soruların cevabını da veriyor.

 

Neden bunların hiçbirinden bahsedilmezken kız çocuklarının nasıl evlendirileceğini, neden evlendirilmemesi gerektiğini tartışıyoruz biz? “İslâm’da çocuklarla  cinsel ilişki normaldir. Buna ‘bademleme’ denir. Ancak feministler ve ateistler çocuk istismarı diyorlar” iddiasında bulunan tarikat mensuplarının videoları sosyal medyada dolaşıyor. Akıl alır gibi değil.

 

 

 

Peki, TCK 103’te nasıl bir değişiklik yapılacak?

TCK 103’üncü maddeyi değiştirmeye çalışıyorlar ve bu da çocuk istismarının önünü açıyor. Biz Türk Ceza Kanunu (TCK) Kadın Grubu olarak, Ceza Kanunu’ndaki maddeler düzenlenirken dünyadaki bütün ceza kanunu örneklerine baktık. 103 ve onu takip eden 104’üncü maddeyi 2005 yılında yürürlüğe giren Ceza Kanunu’nda öyle düzenledik. Ardından tabii hem 103 hem de 104. maddeler çeşitli değişikliklere uğradı. Her ülkede cinsel ilişkiye rıza gösterme yaşı vardır. Türkiye’de bu yaş, 15’tir. 15. yaşını doldurmuş, yani 15-18 arasındaki çocuklar kendi aralarında cinselliği yaşamak, öğrenmek isteyebilirler. Bu da zaten akran cinselliğidir. Bizler dedik ki 15-18 yaş arasındaki çocuklar, aralarında en fazla 5 yaş fark olmak ve bu ilişki tecavüz olmamak kaydıyla cinsellik yaşayabilir ve bu, suç sayılmamalıdır. 5 yaştan fazla yaş farkı, istismar demektir. Şu an istenilen neredeyse 12 yaşındaki bir çocuğun kendisinden 15 yaş büyük bir adamla birlikte olması. 104’üncü maddeyi bu yüzden iptal ettirdiler ve “Bu bizim gelenek ve göreneklerimize aykırı,” dediler. Ama bu kararı veren Anayasa Mahkemesi yargıçları, Türkiye’nin CEDAW adlı sözleşmeye taraf olduğunu unuttu.

 

Nedir CEDAW?

CEDAW, İstanbul Sözleşmesi’nden önce vardı ve şöyle der: Kadın ve erkek eşittir. Kadını herhangi bir şekilde erkekten aşağı gören gelenek-görenek devlet tarafından tasfiye edilmek zorundadır. Sözleşme’yi imzalayan devletler bunu zaten kabul etmiş demektir. Yani “Bizim gelenek ve göreneklerimize göre 15 yaşında bir çocuğun, 50 yaşında bir adamla evlenmesi uygun” demek uluslararası sözleşmelere de karşıdır. Ki bu uluslararası sözleşmeler Anayasa’nın 90’ıncı maddesi ile Türkiye İç Hukukuna da geçmiştir. Ama ne yazık ki 104. maddeyi iptal ettiler ve şu an aradaki yaş farkı en az 15 olsun deniyor. 104’üncü madde iptal edilirken buna muhalefet şerhi koyan çok değerli yargıçlar da vardı. Mesela o şerhlerden birinde diyor ki “15 yaşında bir kız çocuğunun kendinden 15 yaş büyük bir adamdan etkilenmesi çok kolaydır. Birçok etken vardır bunun için. Bu anlamda çabuk karar alan ve yanılgıya düşen çocuk, o adamla cinsel ilişkiye girer ama hayatı da asla eskisi gibi olmaz.”

 

Eskiden haklarımızın kapsamı genişlesin diye mücadele verirken artık mevcut olanları korumaya çalışıyoruz. Şimdi sadece mevcut haklarımız da elimizden alınmasın diye uğraşıyoruz. Haklarımızı geliştirecek, bizi daha da ileriye taşıyacak bir mücadeleye dahi giremiyoruz. Kadınların araba kullanmasının dahi yasaklanacağı günleri görmekten korkuyorum…

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ENGLISH

YFeminist Lawyer Canan Arın: “Istanbul Convention is the human rights convention of women.”
Feminist Lawyer Canan Arın: “Istanbul Convention is the human rights convention of women.”

We used to struggle to extend our rights, and now, we are reduced to a position of trying to preserve them.

Bir de bunlar var

Hamilelik Başarıysa Düşük Yapmak Ne?
Bilmemek
Sansürler ve İnsanlar

Pin It on Pinterest