Hayatımda pek çok şey değişirken içimdeki kaosu bit pazarına devrediyorum.

KÜLTÜR

Büyük Yuva*: Kaosun Ev Sahibi, Bit Pazarı

Uzun zamandır fiziksel mekânlarla nasıl bağlar kurduğumuzu düşünüyorum. Fiziksel mekânları, parkları, vapur iskelelerini, çıkmaz sokakları ve sokak köşelerini. Bizim için ne yapıyorlar? Onlara değdiğimiz zaman içimizde neler hareketleniyor? Bağımsız kafelerin zincir kafelerden, ağaçlı sokakların bağımsız kafelerden, yosun tutmuş çıkmaz sokakların ise hepsinden daha çok şeyi hareketlendirdiğine dair bir sezgim var. Sanki bir yer ne kadar sahipsiz ve belirlenmemişse içimizden o kadar çok şeyi oraya yansıtabiliriz ve kendimizin kılabiliriz. Ya da bir yeri yaşayarak bunu yapabiliriz. 

 

Mekânlara ve bağlarımıza dair hissi-teorilerle soyut düşünüp böyle çıkarımlar yapmak kolay. Kendi tutulduğum yerleri düşündükçe karnımda bir şeyler kıpraşıyor. Ben neden buralara tutuldum? Hacca gider gibi şehrin ücra semtlerinde uhrevi duygularla geziyorum. Düzenlenmemiş, yabani otların fışkırdığı kıyıda köşede kalmış yerleri büyülenerek izliyorum. Her hafta manyetik bir çekimle bit pazarına gidiyorum. Hakikaten, bit pazarında ne hissediyorum?

 

Bit pazarına Söğütlüçeşme’de eski yerindeyken, henüz bir çocukken ilk kez babamla gitmiştik. Küçük oyuncak figürlerin kayabilecek kaydıraklarının olduğu, pilli, büyükçe bir oyuncak aldığımızı hatırlıyorum, mavi renklerde. Çok güzeldi. Sonra pazarı yıllarca görmedim.

 

Pazarın yakınına taşınmamla birlikte bir iş çıkışı rast getirip pazarın son saatlerini yakalayabildim. Pazar hem çok kalabalıktı hem de yavaştan toplanma telaşı vardı. Bir sürü eski püskü eşyanın hemen yan koridorunda bildik pazarların zerzevat koridorlarıyla tuhaf birlikteliği. Yerde birbiriyle alakasız bir sürü şeyi dizmiş satıcı bir teyzeden bir shot bardağını bir liraya alıp büyülenerek eve döndüm. 

 

 

Aylar sonra pazarı yine ziyaret etmeye başladım. Bir akşam vakti boyum kadar bir sürü çerçeveyi evde resimlerimi koyarım diye satın alıp başıboş plastik bir pazar kasasına yükleyip zar zor eve taşıdım. Çerçeveleri bardaklar, ikinci el ayakkabılar, tabaklar, başkalarının büyüttüğü bitkiler, düşeş kıyafetler izledi. 

 

Gide gele pazarın kendi dinamikleri benim için daha anlaşılır oldu. Fiyatlar gün içerisinde hızla değişiyor. Sabahtan, iyi malların hepsi henüz tezgahtayken daha pahalı. Saatler ilerledikçe bir tur gün ortası indirimi geliyor. Pazarın toplanmasına yakın ise patron çıldırdı indirimi. Ama sabah saatinde gidip de akşam saati fiyatı için pazarlık yapamazsınız, satıcılar bu tuhaf ücret tarifesine bağlılar. Eski püskü kıyafet yığınlarının arasından güzel bir kazak, yarısı bitmiş kremlerin arasından antika bir parfüm şişesi –boş da olsa– çıkabiliyor.

 

İçine iyice girdikçe iyi malları herkesten önce görebilmek için sabah erken saatte, hatta gecenin karanlığının son demlerinde gittiğim de oldu. Keşif ve açlığın sonrasında bir keyfekeder salınma hali geldi.

 

Pazar herhalde bir yanıyla beni her şeyin aynı anda yan yana olabilmesiyle büyüledi. Tüm nesnelerin alt alta üst üste olmasının verdiği bir “hiçbir şeyden vazgeçmene gerek yok, her şey aynı anda ve çok güzel olabilir” hissi. İlk elden, çikolata fabrikasında bir çocuk hissi. 

 

Biraz da zamanda yolculuk hissi veriyor. Kırk, elli, altmış, seksen sene öncesinin eşyaları. Tüm zamanlara aynı anda sahip olabilmek de hiçbir şeyden vazgeçmeme tutkumu alevlendiriyor. Her hafta neyin geleceği belirsiz. Bazen hiçbir şey çıkmıyor bazen aldıklarımı taşıyamıyorum. Artık belirli bir şey de aramıyorum, pazarın kaosu fırtına gibi; partal yığınlar, değişen fiyatlar, kırık cisimler, ne olduğunu anlayamadığınız cisimler, cisimlerin kimi zaman sefaleti, pek çok kez satıcıların yıpranmışlığı, söz geçirilen pazarlıklar, didişilen pazarlıklar. Kendimi boş bir gemi gibi bu fırtınaya bırakıyorum. Bugün düşünüyorum da, hayatımda pek çok şey değişirken içimdeki kaosu bit pazarına devrediyorum. O da bunu sahnesine alıveriyor; seramik tabaklara, eski demliklere, yıpranmış botlara, başka bir yüzyılın tek kalmış berjer koltuklarına, yarısı bitmiş kremlere yerleştiriyor. Benden alınıp bana geri sahnelenen bu tuhaf kaos, bir biçimde içimi sakinleştiriyor. 

 

Kendim savrulmuşsam pazarı en başından, ışığın seyrek düştüğü en son kısmına kadar serserice kat ederken belirsizliği, gelgitleri, heyecanları, sürprizleri içerisinde kaybolduğum bana ait hisler gibi değil de, koridorlarında gezebildiğim dışarıda ve somut bir labirent olarak yaşıyorum. Yok biraz canlanmaya ihtiyacım varsa pazarın hareketliliğini içime alıyorum. Kendi hayatımın manevra alanı daralmışsa, başkalarının bedenlerinden, ellerinden, evlerinden çıkan eşyaların başka türlü tabiatlarına yer açıyorum.

 

 

 

Kapak görseli ve fotoğraflar: Zayende Rud.

* Serinin adı “Büyük Yuva” Jale Erzen’in hitabından ilhamla konulmuştur.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

SANAT

YÇember Daralıyor: Bağımsız Seyircinin İmhası
Çember Daralıyor: Bağımsız Seyircinin İmhası

Sokağa çıktığımda ne zamandır orada olan bir yerin, mekanın artık olmadığını veya büyük ölçekli yatırımlar tarafından ele geçirilerek değiştiğini, geride kendisini koruyabilen, kent belleğinde ve şimdide varolmayı sürdürebilen çok az yer kaldığını görüyorum.

KÜLTÜR

YAnalog Dünyanın İzinde
Analog Dünyanın İzinde

Hayatı olabildiğince aracısız yaşama hali neye benziyor(du)?

Bir de bunlar var

Güzel Boyunlu Rahipler, Duvarların Arasında Dalıp Gitmeler
Pandora’nın Kutusundan Birkin Çantaya: Hermes’in Akıl Çelen Halleri
Kız-Kov: At, Öpücük, Kamçı

Pin It on Pinterest