"Kanımda denizlerin köpüğünü taşıyorum ve gözlerimde ufkunu"**

KÜLTÜR

Büyük Yuva* – Çöken bir kentte yaşam patikaları:  Venezuela’nın Valencia’sı

Venezuela 10 yıldır ekonomik krizde. Uzun yıllardır da yaşamsal bir krizin içinde. Bu yazı, yıllar önce neredeyse bir çocukken bir yıl boyunca beni ağırlamış, hatıralarımın güneşli ve neşeli şehri Valencia’ya, orada yaşayanların bugünkü deneyimlerinin içinden bakabilmek, benim nostaljik bir kapsül içerisinde hatırladıklarımla, bugünkü gündelik yaşam ve kent deneyimi arasında fotoğraflar ve tanıklıklarla bir köprü kurabilmek için yazıldı.

 

Hatırımdaki Valencia

 

Benim gittiğim zamanki adıyla, Venezüella. 17 yaşımın ve 2006 yılının Valencia’sı. Gözlerimi kapadığımda aklıma bir güneş seli, tropik yapraklar, oradaki evimin karşısındaki cachapa (mısır krepi) dükkanı doluşuyor. Şehri hayal ediyorum. 2020 yılına kadar zihnimde kalmış akıl haritamda evimiz şehrin bir ucunda Naguanagua semtinde. Evin karşısından minibüse biniyorum. Dümdüz geniş bir bulvar boyunca ilerliyoruz. Adı Redoma de Guaparo olan yolların birleştiği yuvarlaktan geçiyoruz, ana caddeden gitmeye devam ediyoruz. Geniş, ışıklı bulvarda neşeli gürültülü müziklerle bir sürü minibüs durup kalkıyor. Solda bir alışveriş merkezi. Arkadaşlarımla orada çok buluşmuşluğum var. Az ileride inip sola sapsanız şehrin dev parkı, Negra Hipólita. Parktaki polisler de atlarla geziyorlar, bir keresinde beni bankta bağdaş kurmadan oturmam için uyarmışlardı. Biraz ileride sağda iki katlı köhne bir alışveriş merkezi. Bizde olsa pasaj deriz. Oraya Leo ile giderdik. Pasajdaki müzik dükkanından tüm yıl dinleyeceğim korsan The Doors CD’leri almıştım. Minibüste ilerlemeye devam ediyoruz. Sağda yere sergi açan ve bana bir kitap hediye eden seyyar kitap satıcısının cadde üzerindeki yeri. Giderek şehir merkezine yaklaşıyoruz, tam inmeye yakın tüm arkadaşlarımın ve hocalarımın içli dışlı olduğu sergi ve sanat merkezi Ateneo’yu solumuzda bırakacağız. Sağda bir yerlede ise bir gün merakımdan girdiğim cenaze evi olacak. Cam tabutunun içinde güzelce giydirilmiş yaşlı bir beyefendiyi hatırlıyorum. Minibüsten şehir merkezinin başında ineceğim. Şehir merkezinin ızgara sistemli sokaklarını seyyar satıcılar, açıkta meyve suyu ve hot dog satanlar, bir güneş şemsiyesi altında tüm hatlardan arama yapabileceğiniz seyyar telefon merkezleri (yani önünde bir sürü telefonu olan ve bir sandalyede oturan satıcılar) dolduracak. Her sokak kesişiminde bir küçük park, bir meydancık, çokça kilise göreceğim.

 

 

Şehir merkezinin eski halinde sıradan bir gün. Fotoğraf: Zayende Rud

 

Bütün bu ses ve renk curcunası içerisinde (Eski Taksim ve Eminönü karışımı bir yer hayal etmeye çalışın) şehir merkezinin benim için en cazibeli yeri okulum: Arturo Michelena Plastik Sanatlar Okulu. 17 yaşında, okulun koridoruna elimde sözlükle çökmüş halim, herkesle konuşa konuşa İspanyolca öğreniyorum, öğrencilerin sesi yüksek ve neşeli, onlar da tam İngilizce bilmiyor, tüm bu iletişim cümbüşünün içinde heykel, seramik, çizim, resim derslerine girip çıkıyoruz. Öğle arasında bir arkadaşımla çıkıp fırından aldığımız hindistan cevizli ekmekleri kemiriyoruz. Okuldan yakın arkadaşlarımla hemen karşı çaprazımızdaki internet cafeye gidiyoruz, ben Türkiye’deki ailem ve arkadaşlarımla MSN’de chat yaparken birlikte üzümlü veya ananaslı gazoz içiyoruz. Azıcık parti moduna girince hocalarla içki alıp okuldaki geniş koridor avlumuza yayılıyoruz.  Bir yandan oradaki host ailem Yudith’in ikazları. Gece hava kararmadan eve dön, şehir merkezi tehlikeli. Tehlikeli ve benim için cazibeli. Çoğu zaman okul çıkışı minibüse binmeden oyalanıyorum, bir sokak bir sokağa, bir muhabbet başka bir muhabbete açılıyor. İnsanların keyfi yerinde ve her söze “Tranquila” (Rahat ol) diye başlıyorlar. Tropik sahiller şehrin hemen dışında, dev petrol istasyonlarını geçmek gerekiyor. Haftasonları ve tatillerde herkes soluğu sahillerde alıyor.

 

 

2010’da çekilen ancak benim için önceki Valencia’yı yansıtan bir fotoğraf. Graffiti Jotashock’a ait. Fotoğraf: Zayende Rud

 

17 yaşımın Valencia’sı aşağı yukarı böyle: neşeli, hareketli ve insanı biraz da uyanık tutuyor çünkü  “malandro” ve “ladron” tabir edilen serseriler kapkaçta çok usta, şehir merkezi de fazla tekin değil. Ancak Türkiye’den gelen birinin rahatça baş edebileceği seviyede. Vakit geçirdikçe gözlemlerimi uç uca ekleyip anlıyorum ki zenginler sokakta gezmiyor, minibüslere binmiyor, halk plajlarına gitmiyor, daha çok kulüpler ve özel plajlarda eğleniyor. Bir Taksim, Kadıköy gibi herkes aynı harcın içinde bulunmuyor. Hava karardıktan sonra şehir merkezinde sıkıntısızca dolanmak için oranın birazcık kurdu olmalısınız. Üniversite yemekhanesi oraya gelen herkese ücretsiz akşam yemeği veriyor.

 

Ben oradayken 2006 seçimleri oluyor, iktidardaki Chavez yine seçiliyor. Chavez sosyalist, bu bana göre iyi. Ama etrafımdaki kimse öyle pek sevinmiyor Chavez’in seçildiğine. Bizde de hükümet çok kötü diyorum. Solcular mı? diye soruyorlar. Şaşırıyorum. Okuldan birinin bir tanıdığı, bir gün bir dükkanda sıra beklerken bana kendisinin muhalif olduğunu, geçmişte Chavez hükümetinin de muhalifleri listelediğini ve pasaport vermediğini anlatıyor.

 

Üç yıl sonra, bir aylığına oradaki ailemi ve arkadaşlarımı görmek için Valencia’ya geri dönüyorum. Değişim beni epey şaşırtıyor. Görünüşte çoğu şey üç yıl önceki gibi ama bir yandan derinden farklı bir dalga hissediliyor. Minibüslerde cebindeki silahları yolcuların gözüne sokarak ölmüş arkadaşlarını gömmeye paraları olmadığını söyleyerek haraç kesen adamlar var. “Colaboracion!” diyorlar, “Arkadaşımızı gömmemiz için para verin!” Kimse, kardeş ne yapıyorsun in arabadan diyemiyor, çünkü herkes tedirgin. Şehir merkezi yine cıvıl cıvıl ama bu sefer arkadaşlarımla  gezerken fotoğraf makineni gösterme diyorlar, çantana koy, kapkaççıların dikkatini çekmeyelim. Daha telaşlı, daha tetikte adımlarla yürüyoruz. Yudith, arabayla bir yere giderken muhalif bir avukatın öldürüldüğünü söylüyor. Fiyatlar üç sene önceye göre astronomik derecede uçmuş ama maaşlara kuş kadar zam gelmiş. Televizyon kanalları hükümetin eline geçmiş. Artık orası üç sene öncenin yaylanılarak yürünen, bir şarkı tadındaki Valencia’sı değil.

 

2010’daki ziyaretimden sonra arkadaşlarım ve okuduklarım vasıtasıyla her şeyin nasıl kötüye gittiğinin uzak bir tanığı oldum. Çoğu arkadaşım ve tanıdığım Venezuela’dan başka ülkelere göç ettiler. Şanslı olanlar kendi mesleklerini yapıyor ama sanat akademisinden arkadaşlarımın bu ülkelerde geçinebilmek için kendi işlerinin yanısıra başka türlü işlerde de çalışmaları gerekiyor.

 

Türkiye’nin, İstanbul’un çöküşünün çok hızlandırılmış, radikal bir versiyonu gibi okuyorum oradaki değişimi. En çok enflasyon ve hukuksuzluk benziyor. Sokak gösterilerinin ölümle bitmesi benziyor. Hastanelerin ilaçsız ve susuz kaldığını, bebek ölümlerinin çok olduğunu, çocukların açlıktan derslere devam edemediği için sınıfların bomboş olduğunu okuyorum. En son, şehrin güneyinde, cennet gibi yemyeşil bir kampüsü ve içerisinde küçük bir gölü olan Carabobo Üniversitesi’nin fotoğraflarına bir sosyal medya paylaşımında denk geldim. Binalar bomboş, terk edilmiş, eğitim durmuş. Herkese ücretsiz akşam yemeği veren, dev kampüsüyle, heykel hocam Carlos Rojas’ın tavandan sarkan boşlukta sallanan kocaman insan heykellerinin koridorlarını süslediği meşhur Carabobo Üniversitesi harabeye dönmüş. Bunu duygusal olarak idrak etmekte çok zorlandım. Belli ki benim hatıralarımın şehri ve ülkesiyle güncel gerçekliğin uzun zamandır hiçbir alakası yok. Bu değişimin içinde yaşamaya çalışmak nasıldır diye düşünüyorum, hayatın tepetaklak olması ama insanın memleketinde kalarak yaşamaya çalışması nasıldır… Neşeli insanlar, canlı bulvarlar ve yeşil koca parklardan örülmüş renkli bir kilim gibi algıladığım ve benim de gençlik ve arkadaşlık iplikleriyle bağlandığım yıllar öncesinin Valencia ve Venezuela’sını bugünle ilişkilendirmeye çalışıyorum: Kötü haberlerin ve yoklukların Venezuela’sı ile. Fotoğrafçı ve okuldan öğretmenim olan Geczain’in (Tovar), şehrin en işlek caddesini, şehir merkezinin canlı köşelerini çektiği fotoğraflarına bakıyorum, bomboş görünüyor. Sokaklar ve binalar nasıl bu hale geldi diye soruyorum ona “Devletin ihmalkarlığı her şeyi yavaş yavaş yıkmaya başladı, bu durum onların umurunda değil, sadece iktidarda kalmak ve her düzeyde yolsuzluğa devam etmek istiyorlar.” diyor.

 

 

Geczain’in gözünden şehrin şimdiki halini yansıtan fotoğraflar, Geczain Tovar.

 

Tüm bu değişimi fotoğraflarla kayıt altına alırken bunlara tanıklık etmek nasıl geliyor?

Geczain: Her şeyin gözlerimin ve kameramın önünden nasıl akıp geçtiğini görüyorum. Her şeyin yavaş yavaş tahrip olup gittiğini görmek…Çok kuvvetli bir görsel etki ve kuvvetli bir his uyandırıyor bu bende.

 

Seramik sanatçısı ve okuldaki öğretmenim Marta’ya (Iribarren) ve plastik sanatlarla ilgilenen sanatçı arkadaşı Hilda’ya (Fé) soruyorum.

 

Ülkenin son durumu nasıl ve nasıl zorluklar yaşıyorsun?

 

Marta: Gündelik yaşam seviyesinde hayat çok zor. Yaşayabilmek için gerekli olan asgari düzeydeki her şeyi yerine getirebilmek için inanılmaz bir çaba sarf etmen lazım. Hem de her gün. Sabah kalkıyorsun ve sular yok. Evdeki su tankına su toplamak için kalkmam lazım, sonra da elektrik gidiyor mesela. Sokakta nakit para yok, bu durumu anlayabilmek için burada yaşaman lazım, dolarla ödeme yapıyoruz (normalde Venezuela para birimi Bolivar). Ama dolaşımda fazla dolar da yok, mesela 20 doların mı var, tamı tamına 20 dolar tutacak bir alışveriş listesi yapman lazım çünkü öbür türlü paranın üstünü alamazsın, bankalarda da para yok. Benim okuldan aldığım aylık maaş 5 dolar. 3-4 günlük yiyecek harcaması 20 dolar tutuyor. Öyle olunca yaşayabilmek için başka bir şeyde daha çalışmam lazım. Elektrik yok, internet yok, gıda çok pahalı, şimdi benzin de yok (Venezuela bildiğiniz gibi petrol zengini bir ülke), 20 yıllık arabam duruyor ama içine koyacak benzin olmadığı için yürümem gerekiyor. Valencia endüstri kentiydi, artık değil. Kimya, ecza, gıda, tekstil endüstrisi kalmadı. Endüstri kenti, iflas etmiş ve şehri terk etmiş şirketlerden oluşan koca bir mezarlık haline geldi. Dükkanlar yok, müzeler yıkıntı halinde, bunları görmek çok acı veriyor. Bilimsel araştırma yok, üniversiteler terk edildi ve kapandı, tüm haberleşme ve medya devlet tekelinde o yüzden gerçekte ne olup bitiyor bilemiyorsun, veriler manipüle ediliyor. Venezuela başka bir ülke gibi artık. Ben 62 yaşındayım ve bu ülke 20 yıl önceki halinden farklı.

 

Hilda: Ülke acınacak durumda. Yaşam kalitesi çok ama çok kötü, ulaşım, doğalgaz, tıbbi hizmetler yok. Yine de burada mücadele ediyoruz, bu zamanlar geçsin diye. Bu ülkeyi yeniden kurmak için çalışmamız gerekecek, her şeye rağmen iyimseriz ancak gerçekten zor durumdayız. İçinde bulunduğumuz siyasi, kültürel ve sosyal krizle birlikte Venezuela’lının konumu değişti, artık önceki gibi beslenemiyor. Eğitim kötüledi. Özel ve kamu sağlık kuruluşları da. Özel sektör ise yokoldu.

 

Benim hatırladığım, 14 yıl öncesinin Valencia’sı, farklı ekonomik seviyeden insanların çok fazla aynı yerlerde vakit geçirmediği, ancak buna rağmen çok canlı ve yaşam dolu bir şehirdi. Üç yıl sonra bir ziyaret için geri döndüğümde, sokakların daha tehlikeli, keyifle oyalanılamayacak hale geldiğini gördüm. Bu kısa sürede bu değişim beni çok etkiledi, diyorum.

 

 

Geczain için şehrin krizden önceki halini yansıtan fotoğraflar, Geczain Tovar.

 

Marta: Evet Valencia tümüyle canlı bir şehirdi, her saat öyleydi. Ve şimdilerde kaybettiğimiz geceler de vardı. Geceleri çok uzun yıllar önce kaybettik. Önceleri Valencia’da gece dışarı çıkıp vakit geçirebilirdin. 20-25 yıl önce sabahın ikisinde, eğlenceden çıkıp eve dönerken araba sürerdim ve hiç bir şey olmazdı. Benim gençliğimde partilerden sonra evlere yürüyerek dönerdik, sorun olmazdı. Dediğin doğru, daha az kaynağı olan insanlar kendilerine göre kutlama yaparlardı, benim de dahil olduğum orta sınıf, kendimize göre yapardık. Ben devlet okulunda okudum, liseyi de üniversiteyi de. Ama kendi alanımız vardı. Şehir herkesindi. Zenginler, yoksullar, en yoksullar, hepimiz bir meydanda, parkta, sinemada keyifli vakit geçirebilirdik. Zenginlerin tabii ayrı kulüpleri, gittikleri ayrı plajlar, restoranlar vardı ama dediğin gibi canlı bir kentti ve yapılabilecek tonla şey vardı: sergiler, gösteri ve resim açılışları, tiyatro festivalleri, uluslararası festivaller, şiir festivalleri, müzik festivalleri vardı. Dünyanın büyük müzisyenleri gelirdi ve konserler verirdi; bilet parasını ödeyebilenler içindi elbette ama herkese açıktı, şimdi ise elimizde hiçbir şey yok. Yıllardır akşamüstü saat 5’te evde oluyorum çünkü akşam sokağa çıkamam (Venezuela’nın coğrafı konumu gereği akşam 6’da hava kararmış oluyor), gerçekten inanılmaz bir durum, çıkamazsın çünkü soyguncuların kurbanı olabilirsin, başına her şey gelebilir. Savunmasızız çünkü. Başına bir şey gelirse kimse sana yardım etmez çünkü yardım edecek bir devlet yok, vatandaşına yardım edecek polis de yok. Valencia başka tabiatlı bir şehir artık. 15 yıl önce bir “metro” inşaatı başladı. Şehrin bağırsaklarını deştiler. Şehrin ana caddesini, Bolivar caddesini tümden kazdılar, ağaçları söküp attılar, metro yapacaklarmış. O metro hiç yapılamadı. Şimdi de kuzeyden güneye tüm şehir  metronun olacağı hatta molozlarla, iş makinalarıyla, çukurlarla, su birikintileriyle, çöple kaplı, felç olmuş vaziyette, 15 yıldır bu şekilde duruyor. “Dikkat metro inşaatı” yazan levhalar vardı, etrafta inşaat yerine paslı demirlerden, molozlardan ibaret karman çorman, felaket bir yığın var. Benim şehrim.

 

Hilda: Valencia ikiye bölünmüş bir şehir. Cedeño’dan güneye doğru bir kısım, kuzeye doğru diğer kısım. Kuzeyde eğlence ve kültür etkinlikleri var. Güneyde (ekonomik olarak) sınırda yaşayan çok kişi var.

 

Kentin bu halinde kadın ve erkeklerin farklı şeyler yaşayıp yaşamadığını soruyorum.

 

Marta: Kadın ve erkeklerin Valencia’daki deneyimlerinin farklılığı.. Bana kalırsa Valencia’da ve tüm dünyada kadın ve erkeklerin deneyimleri hep farklıydı. Güçlüklere gelince hepimiz benzer şekilde acı çekiyoruz, şehrin yoklukları, kötü muamelesi, ama bence dünyada kadınlar daha çok acı çekiyor, acı çekme kelimesini sevmiyorum, bu acılara katlanmak denebilir. Kadınlar olarak her zaman erkeklerden daha bombok durumdayız, hegemonik güç erkeklerde ve tarihsel olarak onlarda olmuş, mesela polis gelip sana musallat olur, çünkü kadınsın, seni taciz eder. Sırf kadınsın diye.

 

Yakınlarından kimler gitti?

 

Marta: Kimler gitti..Arkadaşlarımdan, akrabalarımdan, tanıdıklarımdan bir dolu insan, gruplar halinde gittiler. İlk önce en çok parası olanlar, yurtdışında, mesela Miami’de evi olanlar gitti. Sonra gidenler benim çocuklarım gibi, koltuğunun altında diploması olup gidenler. Akademik olarak iyi eğitim almış gençlerdi ve başka ülkelerde yeni bir hayat kurabildiler. Kız kardeşim, bir yeğenim Panama’da, çocuklarım İtalya’da, iki yeğenim Şili’de, çok fazla arkadaşım ve öğrencim dünyanın dört bir yerinde. Valencia’da tek yaşayan yaşlılar kaldı, tek anne babalar. Tekler çünkü çocukları yurtdışında. Çocuklar elbette daha iyi bir hayat için gittiler, burada üniversite mezunu bir genç dışarıda pizza bile yiyemez, sinemaya bile gidemez, bu normal şeyleri, bir zamanlar normal olan şeyleri yapamaz. Rüyasında bile göremez. Geçen sene İtalya’dan döndüğümden beri hiç dondurma yemedim. Burada dondurma ne kadar biliyor musun, benim bir aylık maaşım kadar.

 

Hilda: Kızım da dahil olmak üzere arkadaş ve yakınlarımın büyük bir kısmı gitti. Gençler başta olmak üzere pek çok kişi ülkeden göç etti. Geriye kalanlar göç etmesi zor olan yaşlılar.

 

Dışarıda ne yapmayı seviyorsun?

 

Marta: Dışarıda.. Dışarı çıktığım zaman başka bir arkadaşımın evine gidiyoruz. Orada partileyip bir şeyler içiyoruz, şarap, bira filan. Hep başka bir arkadaşın evindeyiz çünkü dışarı hemen hemen hiç çıkılmıyor. Çok, çok ender olarak bir mekana gideriz. Orada da biranın alabileceğimiz kadar ucuz olması lazım. Onun dışında hep arkadaşların evlerindeyiz. Gece de dönemediğim için, dönmeye korkuyorum çünkü, gittiğim yerde kalıyorum. Cacao Cultura’ya (Kakao Kültür) gidiyoruz, orası bizim kültür merkezimiz, Valencia’daki vahamız. Orada sergiler, atölyeler yapıyoruz, satış yapıyoruz, arkadaşlarımızla orada buluşuyoruz. Sevdiğimiz şeyi yapıyoruz, sanatı paylaşıyoruz.

 

Valencia’yı seviyor musun?

 

Marta: Her şeye rağmen Valencia’yı seviyorum. Şehrimi seviyorum. Onda doğdum, büyüdüm, okudum, çocuklarımı onda doğurdum. Benim şehrim burası. İklimi mükemmel, çok iyi, sempatik, neşeli insanların olduğu bir şehir burası. Kendi arkadaşlarım, çok tatlı insanlar, onları çok seviyorum. Valencia’yı seviyorum, yeşilliğini, oturduğum yerden, Palomar’dan manzarasını seviyorum. Benim şehrim burası. Elbette daha güzel, daha canlı olmasını isterdim dediğin gibi ama Valencia’yı seviyorum.

 

Marta’nın penceresinden bakmayı sevdiği Valencia manzarası. Fotoğraf: Marta Iribarren

 

Hilda: 67 yaşındayım. 14 yıldır buradayım, aralıklı olarak başka şehirlerde bulunduysam da. Valencia evimin olduğu şehir. Çocuklarım bu kentte doğdu. İşimi kısmen burada geliştirdim. Tüm bu yıllar boyunca iyi arkadaşlıklar ve duygular yetiştirdim. Burası sevdiğim bir şehir ve şu ana kadar yaşadığımız her şeye rağmen iyi hissettiğim bir yer.

 

Geczain’e soruyorum; şehirde en sevdiğin yer neresi?

 

Geczain: Bütün şehri seviyorum. En sevdiğim yer ise sokak. Herhangi bir sokak, köşe, meydan, park…

 

 

Geczain’in bugün şehrin içinde nasıl hissettiğini yansıtan fotoğraflar: Bisikletle fotoğraf gezileri. Fotoğraflar: Geczain Tovar.

 

Marta, Geczain ve Hilda’nın “şu anki Valencia’sı” onların hatıralarındakinden ve “benim Valencia’m”dan çok farklı. Benim çocukluğumun İstanbul’u şu ankinden ve annemin çocukluğunun İstanbul’undan çok farklı. İstanbul’da kentin ne kadarına sahip çıkabileceğiz, ne kadarı elimizden gidecek endişesi gündelik hayatın yaşamsal ve politik olarak daralmasının bunaltısına karışıyor.  Bir yandan da insanın mekanla, Marta’nın dediği gibi, “benim şehrim” diyebildiği bir kentle kurduğu ilişkinin, köklenmenin ne kadar duygulara dair olabildiğini, insana devam etme gücü verdiğini ve insanın olduğu her yerde yaşamın bir şekilde sürebildiğini düşünüyorum.

 

Marta ve Hilda şimdilik Valencia’dalar, Geczain ise yakın gelecekte And dağlarının tepesindeki Santo Domingo kasabasına taşınmayı, oradaki güzel dağlara küçük bir ev ve gözlemevi yapmayı ve yaşamının kalanını orada geçirmeyi planladığını söyledi, bir yandan da Samanyolu’nun Venezuela’dan görünümünü çalıştığı fotoğraf projesini bitirmek istiyor.

 

Fotoğraflarıyla bu yazının işaret fişeğini atan Geczain’e (Tovar), deneyimlerini her zaman olduğu gibi açık yüreklilikle paylaşan Marta’ya (Iribarren) ve Hilda’ya (Fé) çok teşekkür ediyorum.

 

 

Ana görseldeki fotoğraf: Geczain Tovar

* Serinin adı “Büyük Yuva” Jale Erzen’in hitabından ilhamla konulmuştur.

**Luis Silva’nın Venezuela isimli şarkısından.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

SANAT

YÇember Daralıyor: Bağımsız Seyircinin İmhası
Çember Daralıyor: Bağımsız Seyircinin İmhası

Sokağa çıktığımda ne zamandır orada olan bir yerin, mekanın artık olmadığını veya büyük ölçekli yatırımlar tarafından ele geçirilerek değiştiğini, geride kendisini koruyabilen, kent belleğinde ve şimdide varolmayı sürdürebilen çok az yer kaldığını görüyorum.

KÜLTÜR

YAnalog Dünyanın İzinde
Analog Dünyanın İzinde

Hayatı olabildiğince aracısız yaşama hali neye benziyor(du)?

KÜLTÜR

YBaşıboş bir çocuk sokaklarda
Başıboş bir çocuk sokaklarda

Bir bakış, bir tartaklama, güvenliğin onlara doğru koşması...

Bir de bunlar var

Britney Klibinde Britney’nin Göründüğü Her Sahneye Kendisini Yapıştıran Adam
Güven İçin Şeffaflık: Veri Gazetecisi Mona Chalabi ile Röportaj
“Selam Facebook, Kızım Adet Gördü!”

Pin It on Pinterest