“Hafıza sahası”ndaki mücadelede, bir müze, unutturmanın, silmenin enstrümanı olarak iş görürken bize düşen, onun sustuklarını tekrar tekrar söylemek: Bu coğrafyada sadece Türk anne ve çocuklar yok. Burada yaşamış, sürülmüş, zorla kaybettirilmiş, soykırıma uğramış, katledilmiş, planlı saldırılarla kovulup arkalarında kalan her şeye el konulmuş, yetim bırakılmış, kuyulara atılmış, yakılmış, köy meydanlarında kurşuna dizilmiş, kentlerin orta yerinde arkasından vurulmuş, tanklarla ezilmiş, cenazesi sokakta bekletilmiş, cenazesi buzdolabında saklanmak zorunda kalmış, kuşaklar boyu taşıdığı acıyla ve yine de diliyle, kültürüyle hâlâ var olma mücadelesi veren ve böylece yaşayacak anne ve çocuklar var.

KÜLTÜR

Anne Müzesi: Hürmetli, romantik, kutsal bir unutturma faaliyeti

Her şeyden önce bir anne olarak ziyarete açıldığı gün bir müze gezdim Ankara’da: Anne Müzesi. O gün işi gücü bırakıp oraya sürüklenmemin sebebi sosyal medyada gördüğüm birkaç fotoğrafın yarattığı tetiklenmeydi. Bunlardan ibaret olmadığını umarak gittim ama çok daha fazlası olduğunu, iç sıkıntısıyla tecrübe ettim. Ulucanlar’da, restore edilen tarihi Ankara evlerinden birinde hizmete açılan müze, Şermin Yaşar tarafından kurulmuş. Müzede ya da hakkında yapılan haberlerde kuruluş hikayesi ve tema hakkında bilgiye rastlanmıyor. İkişer katlı iki ahşap bina ve onları birleştiren avludan oluşan mekanda annelik temalı ya da ev içi anneliği çağrıştıran tarihi ve yeni bazı objeler, resimler, figürler, notlar, yayınlar, mektuplar karmaşık bir düzende sergileniyor. Büyük çoğunluğunda gebe ya da çocuğunu taşıyan anneler ve onların yorgunluğuna, Türk annelerin kahramanlığına değiniler görüyoruz. Türkiye’de anneliğin kutsallaştırılmış ama kendini paspas etmekle de eş, her ikisini harmanlayan konumlandırılmasına, bu durumu ve eril şakaları kucaklayabilen romantizmine yeriniz yoksa, etnik yok saymalarla, kültürel ve tarihsel gerçekliğin bilinçli şekilde örtülmesiyle, sistematik inkarıyla, silinmesiyle probleminiz varsa bu müze gezintisi size iyi gelmeyecektir.

Müze bizi heykelimsi büyük bir tabelada amacını açıklayarak karşılıyor: “Bu müze; Anadolu’nun gelmiş, geçmiş ve gelecek tüm annelerine hürmeten kurulmuştur.” Bunu yekten müthiş bir kapsayıcılık gibi düşünmek mümkün ama bu kadar geniş bir coğrafyada ve sınırsız bir zaman boyunca yaşamış, yaşayacak tüm annelerin, sadece anne sıfatı edinerek hürmeti hak etmiş olmayabileceklerini en kötü ihtimalle bir an sorgulatacak kadar iyi bir noktaya taşımadı mı Türkiye’deki kadın hareketi bizi? “Çük”lerine kurban olunan oğlan çocukların paşalar gibi yetiştirilmesinde, kız çocukların üstünde tepinilmesinde, gelinlere eziyet edilmesinde annelerin de sorumlulukları üzerine çokça konuşulmamış mıydı? Mahallede hangimizin eteği neresinde, hangimiz bekarız, hangimiz tehlikeli “dul”larız, kaçımız “orospu”yuz… Bunların Anadolu annelerinin önemli gündemleri olduğu, hatta bazı cinsel istismar vakalarının annelerce bilinip örtüldüğü ortaya saçılmamış mıydı? Kimi güldüren, kimi zor ortak duygularımızı sarmalayan lohusalık deneyimleri okuyoruz mesela sosyal medyada ve çoğunda yeni anneye kendi evinde hayatı zindan edenler başkaca anneler, artık bunları konuşabiliyoruz. Zaman ve mücadele geriye akmadıkça, şimdi, körlük derecesinde kapsayıcı bu hürmet biraz büyük ve tehlikeli bir iddia değil mi?

Tabela zihnimde dönerken avluya giriyorum. Solda duvarın bir metre kadarını kaplayan küçük “dırdırdırdır”lar var, sonunda “haklıdır” yazıyor. Aynı düzende hemen yanında “hadihadihadi”ler var “hep bekledi”yle biten. Hanenin tüm sorumluluğunu tek başına taşımaları yetmez gibi birçoğu geniş ailelerinin yüklerini de sırtlanan, üstüne şiddet gören, gidecek yeri olmayan kadınların ellerinde kalan tek şey, sonuçlarını göze alarak söylenmek olunca yüksek Anadolu irfanı devreye girip “dırdırcı” ilan etmiş anneleri. Haklı olduklarını ekleyerek de olsa önüne bank koyup “dırdırcı anneler”e Instagram fotoğrafı arka planı hazırlayarak kabul edilmiş, yeniden ve yeniden üretilmiş olmuyor mu bu eril yafta? Ya da babalardan yeni yeni ve yine de nadiren duyduğumuz, çocukların da erkekçe alay konusu etmeyi öğrendiği ve müzede önü yine banklı, yani fotoğraf malzemesi “hadi”ler bekleyişe vurgu yapınca bu dili eleştirmiş görünüyor mu? Bana daha çok rahatsız edici bir romantizm gibi göründü.

 

 

Soldan devam edince duvarda bir anneden başka bir annenin çocuğuna hitap eden dilde müze kuralları yazıyor. Bizim ve önceki birkaç kuşağın annelerinin hep başkasını kollayan hassasiyetine, başkalarının neyi güzellediği ve neyi ayıpladığı üzerinden çocuğa kurduğu terbiye etmeci tahakküme ironik bir selam mıydı, bilemiyorum ama çocuğa doğru konuşan bu beceriksiz dili çocuğum yanımda olsa okusun istemezdim. Adına kolayca kültür denilen her şeyi aktaracak olsak anne terlikleriyle tehdit de edebilirdik mesela çocukları.

İç mekanın girişinde annelik temalı az sayıda kitap var. Anadolu annelerinin Türkçe dışındaki dillerinde, Anadolu’nun anadillerinde yazılmış başka yayına gerek duyulmamış. Hemen orada “ne kadar isterseniz o kadar anne” başlıklı selamlamasında “gördüğü, görmediği, bildiği, bilmediği bütün annelere” selam vermiş müze kurucusu. Kürt, Rum, Ermeni, Arap annelerin dillerini bilmiyor, görmüyor, görmek istemiyor ya da unutuvermiş olabilir mi? Bunun cevabı, avludaki diğer yapıda, benim zihnimde ırkçı uğurlama olarak kalan bölümde bir yerlerde netleşiyor. Öncesinde biraz fazla karanlık tasarlanmış yapıda “Yüksek Yüksek Tepelere” türküsünün hüzünlü bir versiyonunu hiç durmadan dinleyerek gezilecek iki koca kat var. Bunun biraz kalp sıkışıklığı verdiğini söylemeliyim.

İlk kat biraz hassas. Mustafa Kemal’in annesi “Zübeyde Hanım’ın anne soyu olan Konyarlar yörüklerinin Rumeli’ye göç etmeden önce yaşadıkları Karaman’dan alınmış” ve adı “analı kuzulu” olan kerpiç toprak kalıpları var örneğin. Ya bunu görmeyip de Selanik dolaylı etnik bir sorgulamaya girersek, maazallah? Neyse ki bunun önü alınmış ve Zübeyde Hanım’ın Türklüğü kanıtıyla sunulmuş. Bu köşede Zübeyde Hanım’a ait bir seccade de bulunuyor. Üstündeki uzun takdim, savaş güzellemesiyle duygulanması umulan Türk annelerine sesleniyor. Aynı salonda Mustafa Kemal’in bebekliğinden kalma bir zıbın ve başlık da var. İslam peygamberi Muhammed’in ülkenin çeşitli camilerinde sergilenen Hırka-i Şerif’i geliyor aklıma. Her iki kutsamanın benzerlikleri, kesişimleri, örtüşmeleri üzerine çok şey söylenebilir.

Bunca kutsallık, dağınık örgülü bir kız çocuk saçıyla kırılıyor. Üstünde şu cümle yazılı: “Öksüz saçından belli olur.” Bu bir eleştiri mi yoksa anneniz olmazsa işte böyle olursunuz, kıymetini bilin gibi bir mesaj mı anlaşılmıyor. Bu kısım öksüzlük ve yetimlik temasına ayrılmış. Savaş sonrası anne babasız kalmış çocuklardan, onlar için işe koşulan organizasyonlardan dem vurulmuş ama Cumhuriyet’in sayısız katliamının kurbanı anne ve çocuklar yine görülmemiş. Büyük kapları niteleyen “öksüzdoyuran” tabirine duyarlı bir itirazla “Neden öksüzü doyuran kap daha büyük olsun?” diye sorulmuş. Ancak cevap yine muteber Anadolu’muzdan bulununca biraz kafa karıştırıyor: “Annenin doyuramadığını dünya doyuramaz.” Annenizi yitirince dağınık saçlarınızı el birliğiyle düzeltmek yerine hor gören, hayat boyu sizi doymaz ilan eden, ötekileştiren bir dille tam olarak ne yapılacağı bilinememiş. Hemen arkamda Balkan Savaşı yıllarına götüren, zorlama bir bağlantıyla annelik temasına katılmış savaş gemisi Gülcemal’in maketi var. Tarihsel çerçeve Cumhuriyet öncesine kayınca soykırımı, 1915’in Ermeni anne ve çocuklarını, yetimhaneleri düşünerek üst kata çıkıyorum.

 

 

İç sesim: “Kına gecesine, gebeliğe, lohusalığa, baklagillere, süpürgeye, duygulu mektuplara odaklan. O sözlükte ‘emek’ geçiyor muydu? Salça var ya, onu da sen anla. Ermeniler burada yok, sen bir Türk annesisin, oğlunu askere göndereceğin(?) günü düşün. Haye haye, saçmalama sen Kürt kızı değilsin, Aynur’u gönder, ninniye odaklan. Tokat falan diyor ama onlar hep yörük, Aleviler de yok, burada yeterince Sünni’sin, rahatla. Kadınlık yok, memeler sadece süt için. Jartiyer düşünme, bu dantel o dantel değil, kutsal bir yerdesin. Resimlere bak, gebe heykelciklere. Ne çok Türk sanatçı var, gururlan. Toprak gibisin bir kere, Anadolu gibisin, kaç medeniyeti yutmuş, onun gibi güçlü ol. Müze kurucusunun bebeklik eşyaları mı onlar? Türklüğü tehdit eden kimliklere ait olmadıkça her şey kültür varlığı olabilir, sen bakanlık değilsin, haddini bil!”

Avluya çıkıp son salona yöneliyorum. “Dırdırdır”ın önündeki bankta fotoğraf çektiren dırdırcı ama haklı bir anne daha var. Kapı, sözünü ettiğim o ırkçı uğurlamaya açılıyor. Sıra sıra çerçevelerden birkaçı: “Türk annesine lâyık olduğu değeri Cumhuriyet idaresi vermiştir.”, “Ne mutlu Türk annelerine ki Türk çocuklarını yetiştiriyorlar.”, “Türk kadını en fedakâr annedir.” Yan tarafta Dünya Anne Bebekleri Koleksiyonu var ve Türkiye’de “anne” sözcüğünün yöresel birkaç kullanımı ile başlayıp çok sayıda ülkenin adı altında dünya dillerinde kelimenin karşılığı yazılmış. Burada arıyorum girişte vaad edilen kapsamlı hürmeti. Avrupa, Afrika, Uzak Asya, çokça Türk devletleri, Amerika, Amerikan yerlileri, ismini bilmediğimi fark ettiğim birkaç ülkenin dillerinde “anne”nin karşılıkları var. Grönland, Alaska var hatta. Uzaklar unutulmamış, ne hoş. Ama yürüme mesafesindeki Yahudi Mahallesi’nde yaşamış çocukların bu sokaklarda, belki bu avluda bile yankılanmış Ladino seslenişleri hakkında hiç düşünülmemiş mi? Civarda dolaşırken sinagoga da mı hiç rastlanmamış? Google’a “yetim” yazınca Dersim’in Kayıp Kızları da mı çıkmamış karşılarına? Onlarca yıldır çocuklarının kemiklerinin, mezarlarının peşindeki Cumartesi Anneleri hiç mi akla gelmemiş? Çocuğunun bedeninden kalanların kucağına sığacak bir kutuda kargolandığı Kürt anneler acaba Anadolu’da yaşamıyor muymuş? Savaştan kaçıp Altındağ’daki gecekondu mahallelerine sığınmış Kürt ve Arap annelerle müze yolunda da mı karşılaşılmamış?

Kültür Bakanlığı’nın Özel Müzeler ve Denetimleri Hakkında Yönetmeliği böyle sorular sormuyor. Kişisel bir sergi gezsem ben de sormazdım. Ancak adını Anne Müzesi koyup tüm Anadolu annelerine hürmeten bir müze açılıyor ve ülkenin Türklük dışındaki tüm kimlikleri dışarıda bırakılıyorsa bunun adı bir hafıza üretim mekanı yoluyla hafıza silme faaliyetidir. Burada Özgür Sevgi Göral’ın “afazi”sini çağırmalıyım. Göral, Yaramız Derindir’de[1], Türkiye’de aslında unutma değil; unutmama, aksine bilme ama meşru gördüğü, red ve inkar ettiği için üzerine söz söyleme repertuvarından ve isteğinden yoksun olma, sistematik biçimde susma, unutturma ve unutturmanın parçası olma haliyle karşı karşıya olduğumuzu, bunun bir “amnezi” değil, “afazi” olduğunu tespit eder. Türkiye’de yüz yıldır devlet öncülüğünde sürdürülen inkar, yok sayma, gerçekliği eğip bükme faaliyetine ülkede en çok alıcı bulan kutsallaştırmaların ardına sığınarak iştirak etmek kültür alanından çok bu “afazi”ye katkı sağlıyor.

 

 

“Hafıza sahası”ndaki mücadelede, bir müze, unutturmanın, silmenin enstrümanı olarak iş görürken bize düşen, onun sustuklarını tekrar tekrar söylemek: Bu coğrafyada sadece Türk anne ve çocuklar yok. Burada yaşamış, sürülmüş, zorla kaybettirilmiş, soykırıma uğramış, katledilmiş, planlı saldırılarla kovulup arkalarında kalan her şeye el konulmuş, yetim bırakılmış, kuyulara atılmış, yakılmış, köy meydanlarında kurşuna dizilmiş, kentlerin orta yerinde arkasından vurulmuş, tanklarla ezilmiş, cenazesi sokakta bekletilmiş, cenazesi buzdolabında saklanmak zorunda kalmış, kuşaklar boyu taşıdığı acıyla ve yine de diliyle, kültürüyle hâlâ var olma mücadelesi veren ve böylece yaşayacak anne ve çocuklar var. Anılarına ve direnişlerine saygıyla, birkaçının dilinde “anne” sözcüğünü hatırlayalım:

Kürtçe: dayê

Ermenice: mayrig (մայրիկ)

Rumca: mama

Ladino: madre

Arapça: umm (أم)

Süryanice: emo (ܐܶܡܳܐ)

 

[1]Özgür Sevgi Göral, Yaramız Derindir: Hafıza Sahası ve Sömürgeci Afazi, İstanbul: İstos Yayın, 2023.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

MEYDAN

YGayrimilli Çocukluk Mümkün mü?
Gayrimilli Çocukluk Mümkün mü?

Peki aradan yüz yıl geçmesine ve o günden bugüne psikoloji, çocuk gelişimi, iletişim gibi alanlarda kaydedilen tüm gelişmelere rağmen çocuklar okullarda neden hâlâ resmi ideolojinin taşıyıcısı birer nesne gibi görülmeye devam ediyor?

Bir de bunlar var

Erkeklere Doğum Kontrolde Az Sonra: “Vasalgel”
Bir Varmış Bir Yokmuş
Feminist Hayatlar Yaşayan Kadınlar Neden Kendilerine Feminist Demiyor?

Pin It on Pinterest