Elif Batuman söyleşisinin ikinci bölümü

SANAT

Anna Karenina’ya Neden Bir Levin Lazımdı

<Dün ilk bölümünü paylaştığım Elif Batuman söyleşisinden devam>

 

 

Selin’in annesinin Anna Karenina yorumu mükemmel.

 

Tamamen doğru, değil mi? O benim annemin gerçek Anna Karenina yorumu.

 

Belki ben de Levin’i çok sevmediğimden. Gerçi Selin’in annesi Levin’den nefret etmiyor. Aksine Kitty onunla evlenerek doğru seçim yaptı diyor.

 

Evet, Kitty kendisinden aslında pek hoşlanmayan ve Kitty’nin gerçekte istediği aşkı ona asla veremeyecek olan bu hafif karın ağrısı adamla evlenerek doğru seçim yaptı, çünkü hayat öyle daha mutlu geçiyor diyor.

 

Selin romanda bu açıklamadan çok memnun kalmıyor gibi ama. Sanki “üff annemin yorumlaması da böyle işte” der gibi.

 

Annem de aynı şeyi söyledi! O kısmı okuyunca alındı. Öyle kastetmemiştim halbuki. Annemin yorumundan aslında ilk The Possessed kitabımda bahsettim. Bu romanda da olmasını istedim ama sonra kendimi tekrarlamaktan çekindim. Annem dedi ki “The Possesed’de beni zeki göstermiştin, The Idiot’ta ise Anna Karenina’yı okuyup anlayamamış aptalın teki gibiyim.”

 

—Röportaj biterken sormadığım ne kaldı diye notlarıma baktım ve Selin’in edebiyat derslerinden yakındığı şu cümleye atfen aşağıdaki soruyu sordum ve oradan Levin’e bağladık: “Biz ‘Anna niye ölmek zorundaydı?’ diye merak ederken derste öğrettikleri 19. yüzyıl Rus toprak sahiplerinin Avrupa’ya ait olup olmadıkları konusunda ne denli mütereddit olduklarıydı.” —

 

Sahi, Anna niye ölmek zorundaydı? (Bunu yanıtlamana gerek yok.)

 

Bunu yanıtlamaya hazır hissetmiyorum.

 

Levin’e geri dönelim.

 

Levin. Tolstoy’un ilk Anna Karenina taslaklarında Levin yok. Kitabı o zamanlar Rus entelektüellerin hepsinin okumakta olduğu yasak aşk hikayesi Kamelyalı Kadın’a bir cevap olarak yazıyor.

 

Ve ilk taslağın adı da Anna Karenina değil. Türkçe’ye çevirince Aferin Kızım, ya da Aferin Dudu gibi bir şey oluyor. Anna ilk sahneye çıktığında siyah dantelli sarı bir elbise giyiyor ki hiç Anna’nın giyeceği bir şey değil. Olay şu, ilk taslaklar o kadar iyi değil. Ben bu taslaklara biraz baktım fakat bu dediğimi asıl eleştirmen Boris Eikhenbaum’un Tolstoy çalışmalarına dayanarak söylüyorum. Eikhenbaum diyor ki bizim bu kadar önemsediğimiz sempatik, karizmatik, mıknatıs Anna’nın ilk belirdiği taslak, Levin’in de bir karakter olarak ortaya çıktığı ve romanın Levin-Kitty ve Anna-Vronsky hikayeleriyle çifte romana dönüştüğü taslak.

 

Eikhenbaum, Levin’in deneyiminin Tolstoy’unkine, Kitty’nin de Tolstoy’un karısına çok benzediğine dikkat çekiyor. Anna ile Levin arasında belli belirsiz bir akrabalık ilişkisi var ve romanın sonuna kadar karşılaşmıyorlar. Karşılaşmaları da çok elektrikli bir sahne. Anna’nın kendini öldürmesinden biraz önce.

Benim düşündüğüm ve tezimde yazdığım şu: Tolstoy sadece Anna’yı yazmayı denediğinde, “tamam bu Fransız zina romanının bir versiyonunu yazacağım” dediğinde, kendi deneyiminden çok uzakta kalıyor. Fazla soyut, Anna’yı yazmak için ihtiyaç duyduğu şefkati kendisinde bulamıyor. Ancak kendisini hikayeye katıp, kendi deneyimini Anna’nın deneyimiyle temas ettirdiğinde…

 

Kendisini derken, Levin’i.

 

Evet, bence Levin direkt Tolstoy. Tolstoy’un sinir bozuculuğu gibi bir sinir bozuculuğu var, ki bence Tolstoy da kendisinin sinir bozucu olduğunu biliyordu. Böyle biraz hödük, idealist bir adam. Romanda Anna’yla karşılaşmadan önce Levin’le karşılaşıyorsunuz ve Anna öldükten sonra koca bir sekizinci kitap var sadece Levin’le ilgili. Zamanında eleştirmenler bunu anlamıyor. Kitabın adı Anna Karenina değil Pava olmalıydı diyorlar. Pava, Levin’in ineğinin ismi.

 

Sanırım sebebi şu: kurmaca, gündelik hayatın bir çeşit rüya versiyonu. Materyal yine sizin gündelik hayatınız ama hafif değişmiş hali. Ve Anna’nın hikayesi bir yanıyla Levin karakterinin gördüğü bir rüya. Bir nevi Levin bütün hikayeyi kafasında kuran kişi.

 

Yani evet Levin sinir bozucu olabilir. Ama ona ihtiyacımız var.

 

Bugünkü konuşmanda akademik hayatın boyunca sana Rusya ile Türkiye arasındaki veya “Deli” Petro ile Atatürk arasındaki benzerliklerden, iki ülkedeki laiklik mücadelesinden bahsedip Rus edebiyatına olan ilginin bunlarla bağlantılı olabileceğini ima eden birileri olduğunda, bu önerileri sığ bulup ciddiye almadığını söyledin. Fakat artık bu fikrini sorguluyormuşsun?

 

Büyürken Türk kültürü benim için ne kadar önemliydi diye hatırlamaya çalıştığımda… bir bakıma çok önemliydi. Ama bir yandan da, o kadar değildi. Annem “biz dünya vatandaşıyız, istediğimizi okuruz, istediğimiz konuyu çalışırız” derdi ve bence bunun bir dine mensup olmamakla ilgisi var. Ben bütün bunlar bitecek sanıyordum, milliyetçilik sona erecek, ırkçılık ve her türlü ayrımcılık sona erecek, bunlar artık önemsiz olacaktı.

 

İşler tamamen aksi yöne gitti ve anladım ki benim o post-tarihsel, post-feminist, post-milliyetçi hislerim aslında son derece tarihsel koşullara bağlıymış. Anne-babamın neslinin milliyetçiliği bir paradoks aslında. İçinde hem bir “Türklük! Türklük!” vurgusu var ama Türk milliyetçiliğinin belli bir döneminde yine laiklikle bağlantılı post-milliyetçi bir mesaj da var. Bütün bunlar benim Rus edebiyatıyla olan ilişkimi de yeniden düşünmeme sebep oldu. Rus edebiyatını hep tarihdışı, neredeyse milliyetsiz olarak görmüştüm. Oysa Rus edebiyatı bariz milli bir edebiyat. Ulusla doğrudan ilişkili.

 

Bana Rus edebiyatıyla ilgili en etkileyici gelen şey aynı anda hem bu kadar evrensel hem de hususi olması. Bu bence roman sanatının en can alıcı noktası. Romanla ulusun birbiriyle çok ilginç bir ilişkisi var.

 

Şu an ne üstünde çalışıyorsun?

 

Şu an iki kitap üzerinde çalışıyorum. Biri The Idiot’ın devamı, diğeri Türkiye ve roman sanatıyla ilgili bir kitap.

 

İkincisine 15 Temmuz darbe girişiminden sonra başladım. O sırada annem Ankara’daydı. Bir ay önce Atatürk havalimanı saldırısı olmuştu. Annemle Türkiye’de buluşma planımız vardı ama ben Türkiye’ye gitmedim.

 

12 Eylül darbesi üzerine düşünmeye başladım kısmen, özellikle de anne-babamın darbeyle ilgili bana anlattıklarıyla 2000’li yıllarda Türkiye’ye geldiğimde duyduklarımın arasındaki fark üzerine. O sırada Orhan Pamuk’un Kafamda Bir Tuhaflık romanını okumaya başladım ve açıkçası kitaptan çok etkilendim. Köyden gelip İstanbul’a yerleşmiş bir adamla ilgili. Önce okumak istemedim çünkü “ah Mevlüt, köyde ne güzel, ne eril, ne özgür bir hayatı vardı, şehre geldi yabancılaştı” gibi bir şey olacağını sandım. Ama öyle çıkmadı. Mevlüt İstanbul’u seven tatlı, meraklı bir adam. Ve Erdoğan’a oy veriyor. Kitap, bu kültürel uçurumun öbür tarafında kalan birinin deneyimlerini incinmeden okuyabilmemi sağladı.

 

Ayrıca Brexit daha yeni olmuştu, Trump Cumhuriyetçilerin adayı seçilmişti. Bütün bunlar oluyor ama analistlerin hiçbiri olanları öngöremiyordu. Bu kadar veri, bu kadar istatistik yanlış çıkınca insan ürküyor. Romanda ise veride bulamayacağın bir gerçeklik var çünkü gerçek herkesin arzuladıklarının kesişiminde bir yerde. Mesela bu Mevlüt, politik bir insan değil ama pek çok politik eylemi var. Ve bu politik eylemlerinin hiçbiri derin ideolojik bir bilincin sonucu değil. Kuzeni bir şey yapıyor, bir kadını etkilemeye çalışıyor, kızı filanca okula gidiyor, böyle sebepler.

 

Savaş ve Barış’ta olduğu gibi aslında. Sen savaşları generaller kazanıyor sanıyorsun ama aslında yüzbinlerce Rus o sabah uyanıp silahını kapıp bir yere gidiyor, ve her birisinin bunu yaparken ayrı bir sebebi var. Roman, kendi kişisel sebepleriyle hareket eden ve böylece dünyayı döndüren o insanlardan biri olmanın nasıl bir his olduğunu açıklamaya çalışan tek tür.

 

 

Not: Yavaş yavaş açmakta olduğumuz bir İngilizce bölümümüz var. Söyleşinin ilk bölümünün İngilizce aslına buradan ulaşabilirsiniz. İkincisine ise şuradan

 

Görsel: Sovyet yapımı Anna Karenina’nın son sahnesinden, oyuncu Tatyana Samoylova  

YAZARIN DİĞER YAZILARI

KÜLTÜR

YSalacak’ta İki Kız
Salacak’ta İki Kız

"Bilinmeyen" fotoğrafçı kimdi? Bu fotoğraf kaç senesinde çekildi?

KÜLTÜR

YBunca Zaman Arkadaş Olabilir Miydik Yani?
Bunca Zaman Arkadaş Olabilir Miydik Yani?

Ryan Murphy'nin yeni dizisi "Feud: Bette and Joan" üzerine

Bir de bunlar var

Winter is Coming, Çok Şükür
Tesadüf Sevmeyen Kentler (Oyunun Vakti Olur mu?)
Metrobüs Müziği: Ayakta ve Öfkeli

Send this to friend