The Idiot. (Estağfürullah)

SANAT

Elif Batuman: “Yazmam Gereken Asıl Bu Kitaptı”

Elif Batuman’ın ilk romanı “The Idiot” çıktı.

 

New Jersey’li doktor çocuğu Selin Karadağ’ın Harvard’la, e-mail’le ve ilk aşkla tanışmasını anlatıyor. Selin’in anne-babası yıllar önce Türkiye’den Amerika’ya göçmüşler, Elif Batuman’ın ailesi gibi. Hikâye ana karakterin Harvard’daki ilk senesiyle başlayıp Paris’ten Macaristan’a, oradan Antalya’da vıcır vıcır, yarı-bitik bir golf sahasına uzanıyor. Çok komik, çok zeki. Okumalısınız.

 

Amerika’da birden çok kez başıma geldi. Türk olduğumu öğrenince Elif Batuman’ı soruyorlar. Yüzlerinde bir heyecan, belli ki New Yorker’da okuyorlar, seviyorlar. Neyse ki ben de hastasıyım, hemen diyorum tabii ki biliyorum. Ardından minik bir saç savurmasıyla ekliyorum: “Hatta 5Harfliler açılmadan birkaç ay önce kendisiyle tanışmış ve yapmak istediğimiz şeyi anlatmıştım. Çok cesaretlendirici sözler söylemişti.” Havamdan geçilmiyor.

 

Kibarlığındandır diyeceksiniz belki ama o akşam bu çılgın projeyi ilgiyle dinlediğini ve beni yüreklendirdiğini gerçekten hatırlıyorum. O gece eve döndüğümde kalbim ekstra pırpır ediyordu, yüreklendirmenin kelime anlamı.

 

Seni soranlara bu hikayeyi anlatmamda, 15 saniye süren konuşmamızla caka satmamda bir sakınca var mı?

 

Hiç yok. 5Harfliler’le anılmaktan mutluluk duyarım.

 

Sana hangi Türk’ü ya da Amerikalı Türk’ü soruyorlar en çok?

 

Orhan Pamuk’u.

 

The Idiot’ı 17 sene önce yazdığın başka bir roman taslağından uyarladın. Seni o taslağa geri dönmeye iten neydi?

 

2000 yılında geçen bir roman yazıyordum, bir New York dergisinde çalışan Türk-Amerikalı bir yazar hakkında. Roman epey karmaşık bir hale bürünmüştü ve içine sürekli üniversite yıllarına geriye dönüşler eklemeye başlamıştım. Fakat bu noktada üniversite yıllarım biteli artık 20 sene olmuştu, deneyimlerimi hatırlamakta zorlanıyordum. Sonra aklıma geldi, o yıllarla ilgili koca bir roman yazmıştım. Taslağı yeniden okumaya başladım ve okudukça anladım ki öncelikle yazmam gereken asıl bu kitaptı.

 

Yeniden okuduğunda ne hissettin?

 

Okumayı önce bayağı bir erteledim çünkü ne kadar zor ve utanç verici olacağını tahmin ediyordum. Oldu da. Bir sebebi zaten 18 yaşında olmanın mahcup edici bir şey olması, sürekli yanlış şeyi söylüyorsun, yanlış şeyi yapıyorsun. Ama başka bir sebebi de şu: bu kitabı 23 yaşında yazdığımda o yıllardan hala öyle utanıyormuşum ki 18 yaşımdaki halimle arama mesafe koymaya fazla uğraşmışım. Dolayısıyla taslaktaki “o yıllarda aptaldık ama şimdi büyüdük akıllandık” tarzı kısımlar yeniden okuduğumda dikkat dağıtıcı geldi. Bana asıl anlamlı gelen yerler önceden utandığım kısımlar oldu, ki yeniden okuduğumda o deneyimler de artık o kadar utanç verici değil, genç olmanın doğal bir parçası gibi geliyordu. Romanın adını bu yüzden The Idiot (Budala) koydum.

 

 

Romanın başında Selin, doktor annesinin çekmek istediği bir belgesel projesinden bahsediyor, Amerika’daki tıp sınavlarını geçemeyip taksi şoförü olan yabancı doktorlar, ya da kendisi gibi sınavı geçse de Harvard veya Johns Hopkins mezunları tarafından yerinden edilen göçmen doktorlar hakkında. Selin Karadağ’ın kendini Harvard’da bulmasının ne kadarı annesinin ABD’deki deneyimi tarafından şekilleniyor sence? Kızın Harvard’a gitmeme gibi bir seçeneği var mıydı bile acaba?

 

Üniversitelere başvururken annemin Harvard’a gitmemi çok istediğini hatırlıyorum ve en büyük sebebi bunun bir bilim insanı olarak ona kapalı olan kapıları nasıl açabildiğini görmüş olmasıydı. Seçeneğim yoktu diyemem, benim nasıl biri olduğumla da ilgili bu. Ama evet, hayatımızın ne kadarını anne-babamızın yaşamadığı hayatlar belirliyor, bu çok zengin bir konu.

 

Ben Chicago Üniversitesi’ne gitmek istiyordum çünkü tam burs almıştım, bedava olacaktı. Harvard ise pahalıydı ve maddi yardım sağlamıyordu. Anne-babama o kadar borçlanmak istemiyordum. Anneme söyleyince “saçmalama Harvard’a gidiyorsun, emeklilik paramdan ödeyeceğiz” demişti.

 

Selin annesiyle gittiği bir tatilden esinle yazmaya çalıştığı Antonioni’li Japonya’lı “cool” hikayeden bahsederken kendisi için “gerçekte sadece bir Amerikan ergeniydim, dünyanın ilginçlikten ve saygınlıktan en uzak insan çeşidi” diyor. Bunu okuduğumda çok güldüm ama sonra aklıma geldi, ben de Türk ergeniydim ama saygınlıkla alakam yoktu. Ergen mefhumunun olduğu herhangi bir yerde saygın bir ergen olmak mümkün mü?

 

Ergenlik burjuva bir konsept. Birçok kültürde ergenken aslında yetişkinsin. Ergen şu anlama geliyor: yetişkin yaşında olmana rağmen başka bir yetişkinin gözetimi ve desteği altındasın. Belki de hakikaten doğası gereği haysiyetsiz bir pozisyon.

 

Yaşlıların başkaları için kullandığı bir yaş tasviri aslında. İçinde bir tür fail olmama durumu, borçlu olma hali var. Dünyalar dolaşıp bir şeyler başarmaya çalışan 15 yaşındakilerin romanlarını okuyoruz mesela, onlar ergen değil. Romeo ve Juliet ergen değil. Ama teknik olarak öyleler.

 

Peki saygınlıktan kastettiğin nedir?

 

Onu aslında başıma gelen hiçbir şey önemli ya da ilginç değildi anlamında yazmıştım. Türkiye’deki bütün kuzenlerim değil ama mesela Adana’da yaşayan kuzenimin benim yaşımda gerçek sorunları vardı. Yetişkin değilken yetişkin meseleleriyle uğraşmak zorundaydı. Sanırım kendimi biraz da anne-babamla kıyaslıyordum. Annem 17 yaşındayken kadavra kesiyordu. Ben 17 yaşındayken hala yetişkinlerin benim için seçtiği, “hadi bakalım şimdi sen düşün” diye önüme koyduğu kitapları okuyordum. Bir de tek çocuktum ve yaşadığımın gerçek hayat olmadığının, anne-babamın benim için tasarladığı sahte bir deneyim olduğunun çok farkındaydım. Lunapark misali. Hoşuma gitmiyordu bu, önemi olan gerçek şeyler yapmak istiyordum.

 

Bir gün annem başka bir söyleşide “17 yaşında kadavra inceliyordu, anneme imreniyorum” dediğimi okumuş. “Kızım ben o kadavraları çalışıyordum ama dünyadan haberim yoktu, çocukluğumu özlüyordum. Doğru düzgün bir eğitimim olmadı, sen ise öyle çok şey öğrendin ki” dedi.

 

Bu Amerikan ergenliği kısmı bana başka bir olayı hatırlattı. Burada neredensin diye sorduklarında asla sadece İstanbul demiyorum, sonuna bir Türkiye ekliyorum.

 

Bazıları bilmez çünkü nerede olduğunu.

 

Aynen. Alıştım da, hiç alındığım bir şey değil. Ama bir keresinde bunu Harvard mezunlarının olduğu bir partide yaptım.

 

Eyvah!

 

Çocuğun teki çok ciddi bir şekilde “İstanbul nerede biliyorum ben” dedi. Düzeltme ihtiyacı duyması çok garip geldi. Çünkü zaten gurur duymak için çok salak bir bilgi…

 

Evet ve alınmak için de!

 

Ama romanını okuduktan sonra tekrar düşündüm. Harvard, bu nezih banliyölerden gelen orta sınıf beyaz Amerikalı çocuklar için Amerikalılığı aşmayı mı temsil ediyor acaba bir nevi?

 

Anlattığın çok etkileyici bir hikaye. Senin bu soruyu devamlı yanıtlamak zorunda olmanın nasıl bir şey olduğu çocuğun aklına dahi gelmemiş, ona özel cevaplar hazırlamadığın da. O kadar uğraşmış didinmiş ama Amerika dışından gelen biri onu yine Trump’ın temsil ettiği ülkeden biri olarak görmüş.

 

Sanırım Harvard mezunları, aslında sadece onlar değil, bazı entelektüeller diyelim, bu konuda biraz şey… Sanki onlara yapabileceğin en büyük kötülük bir konudaki bilgi düzeylerini yüzde yüz doğru ölçememek. Aslında ben de eskiden biraz böyleydim. İnsanlar bana zaten bildiğim şeyleri söyleyince zoruma giderdi.

 

Selin ve İvan’ın arasındaki e-maillerde de bu zeka ispatlama arzusuyla sevilme arzusunun çatışmasını çok görüyoruz. İki arzu birbirini hep sabote ediyor. Sence okudukları okulun bununla bir ilgisi var mı?

 

Tabii. İkisi de bu süslü okulda oldukları için çok şanslı hissediyorlar, ve bu genç insanlara o zamana kadar olumlu sonuç getiren yegane şey akıllı olmak. Birbirleriyle sevgi dolu ilişkiler kurmaktan ziyade, asıl uzmanlıkları sınavlarda başarılı olmak ve bilgileriyle öğretmenleri baştan çıkarmak üzerine. İkisini karıştırıyorlar. Sevgiyi de o şekilde elde edebileceklerini düşünüyorlar. Çok üzücü aslında.

 

Benim de yıllar boyu yaptığım bir şey, ilişkilerimde bir şey doğru gitmediğinde gözüme uyku girmez, bütün gece kafamda tartışmayı döndürürdüm. İkimizin de neden öyle davrandığını ve benim neden haklı olduğumu aklımda rasyonel biçimde çözer, sonra da bunu ona anlatmak isterdim. Sanki neden haklı olduğumu ona iyice anlatabilirsem, sorun çözülecek, aramız düzelecekmiş gibi. Bunun böyle işlemediğini anlamam yıllar aldı.

 

 

Romanı Türkçe’ye çevirme planı var mı?

 

Evet. Yapı Kredi Yayınları haklarını satın aldı. Kim çevirecek bilmiyorum. Benim yapabilmem mümkün değil.

 

Kitabın kapağına ne kadar karışabildin?

 

Nasıl bir şey hayal ediyorsun diye sorduklarında kafası kaya ya da betondan bir insan dedim. Beni şaşırtan pembe oldu. Önce bozuldum, 40 yaşına gelmişim, ben pembe kapak hak edecek ne yaptım, böyle mi olacaktı… gibi. Çünkü burada öyle bir klişe var, kadın romanıysa kapak pembe olur, ortasında bir kadın çantası olur falan.

 

Sonra diğer renkli versiyonları gönderdiler ve hiçbirinin pembe kadar iyi olmadığını gördüm. Romandaki otel hikayesini hatırladım, o pembe duvarlı otelde sıkışıp kalan kadın hastalar. Belki de o pembelik Selin’in kitap boyunca içinde bir türlü rahat edemediği genç kızlığı temsil ediyor.

 

Evet, Selin o konuda çok açık. Bir kısa hikaye yarışmasını kazanıp jürinin kendisini erkek sandığını öğrenince mutlu oluyor mesela. Bu detayı eklemekteki amacın neydi?

 

Benzer bir şey başıma gelmişti. İnternette tanıştığım bir adamla buluşmaya gittim bir gün. Adam New Yorker’da yazdığım yazıdan bölümler okumaya başladı. Biliyorum, dedim, ben yazdım onu. Israr etti “hayır, bunu yazan erkek”. Başıma gelen bir şey yani ve hep biraz hoşuma gitmiştir. Hoşuma gitmesi üzücü.

 

Sence neden hoşuna gidiyordu?

 

kısa bir sessizlikten sonra– Bunu kulağa kadın düşmanı gelemeyecek şekilde nasıl açıklarım emin değilim. 80’li yıllarda büyürken okuduğum kitaplar annemin etrafta bulundurduğu kitaplardı. Ann Beattie, Jean Rhys, Lorrie Moore, Joan Didion…. Ve bu kadınların çoğu bana edilgen ve hatta yabancı gelen bir dille yazıyorlardı, sanki hep bir şeye tepki verir gibi. “Kocam” kelimesini kullanışlarında dahi, bana bir yük altında kalma gibi gelen bir şey vardı. Erkek yazarlar “karım” yazdıklarında öyle bir tehdit sezmiyordum.

 

Dahası en sevdiğim yazarlar çağdaş yazarlar değildi ve dolayısıyla erkektiler. Galiba o zamanlar erkek sesini bir çeşit özgürlükle bağdaştırdım. Yazdıklarımdan beni erkek sanıyorlarsa demek sesimde o beni bazı kadın yazarlarda rahatsız eden kırılmışlık yok diye düşündüm. Bunun son yıllarda ortadan kalktığını düşünüyorum bu arada. Artık birinin yazısından cinsiyetini tahmin etmek eskisine kıyasla çok daha zor.

 

Biraz da “kadınım, kadın olmaktan gurur duyuyorum ama aynı zamanda bir erkek seviyesinde başarı elde ediyorum” diye düşünmenin gururu. Hani filmlerde olur ya, kılıç dövüşünün tam ortasında şapkasını bir çıkarıyor, meğer kadınmış.

 

 

İkinci bölüm: Yeni romanlar, 15 Temmuz darbe girişimi, ve Anna Karenina’yı anlamak için neden gıcık Levin’e ihtiyacımız var?

 

 

Not: Yavaş yavaş açmakta olduğumuz bir İngilizce bölümümüz var. Söyleşinin İngilizce aslına buradan ulaşabilirsiniz.

 

Fotoğraflar: Carolyn Drake, Beowulf Sheehan

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

KÜLTÜR

YBunca Zaman Arkadaş Olabilir Miydik Yani?
Bunca Zaman Arkadaş Olabilir Miydik Yani?

Ryan Murphy'nin yeni dizisi "Feud: Bette and Joan" üzerine

  • Serap

    çok güzel bir röportaj. dayanamayıp devamını okuyacağım sanırım ama türkçesini de bir daha okumak isterim. çeviri pek leziz.
    Şurası ne kadar hoş; ‘Sanki neden haklı olduğumu ona iyice anlatabilirsem, sorun çözülecek, aramız düzelecekmiş gibi. Bunun böyle işlemediğini anlamam yıllar aldı.’ Anlamakla aydınlanmak arası bir şey. Ben tam böyle bir ruh halindeyken Thich Nhat Hanh’ın How to love kitabını okumuştum. ‘Sevdiğimiz insana vereceğimiz hediye onu gerçekten dinlemektir’ diyordu. Bir dinleyim bakayım dedim, iyi oldu. :) Dinlediklerinden hoşlanmayabileceğin önkabulüyle olursa, zor ama iyi bir şey. İşte büyümek mi bu, bilmiyorum. Büyümek hiç bitmiyor galiba. :)

Bir de bunlar var

Abluka’da Kadın
Sevgili Tablom: La Muta
Son Zamanlarda Çocuklara Bi Baktın Mı?

Send this to friend