Şu anda dünyanın dört bir yanında gördüğümüz otokrat politikaların hepsi de yüzü geçmişe dönük politikalar. Putin’in geçmişteki “büyük Rusya”ya dönüş çağrısı böyle sözgelimi. Onun Ukrayna’daki savaşının aşırı LGBT-karşıtı retoriğiyle nasıl ayrılmaz biçimde el ele gittiğine dikkat edin.

MEYDAN

Trans Haklarından Bahsederken Nelerden Konuşuyoruz? : Masha Gessen’le Söyleşi

 

 

David Remnick’in Masha Gessen’le trans kimlikle ilgili kamusal söylem, toplumsal cinsiyet konusundaki kültür savaşının gerçek nedenleri ve iyi niyetli kişilerin nasıl daha iyisini yapabileceği üzerine yaptığı, 11 Mart 2023’te The New Yorker’da yayınlanan What We Talk About When We Talk About Trans Rights başlıklı söyleşi Emine Ayhan tarafından çevrildi.

 

 

 

Masha Gessen’i ilk kez otuz yıldan uzun süre önce Moskova sokaklarında görmüştüm. Gorbaçov dönemiydi, perestroyka [yeniden yapılanma] yıllarıydı ve ülkede vaatkâr bir reform havası esiyordu. Şimdi böyle bir şeyi hayal etmek zor. O dönem Washington Post’un muhabiri olarak Sovyet toplumunun sayısız açıdan geçirdiği değişimi takip etmeye çalışıyordum. Ülkeyi resmen bitiren diğer tüm radikal değişimlere karşın, gey hakları meselesi uzun süre gündemde hemen hiç yer bulmamıştı. O günlerde, kamuya mâl olmuş kişilerin çıkıp, eşcinselliğin kendi ülkelerinde rastlanmayan, Batı’ya özgü iğrenç bir acayiplik olduğunu ilan ediyordu. Seksenli yılların sonlarında, resmi basında HİV’in Sovyetler Birliği’ne yabancı olduğuna ve ABD savunma kurumu tarafından Maryland, Fort Detrick’teki bir biyolojik silah araştırma laboratuvarında üretildiğine dair haberler çıktı. Fakat 1990’lara gelindiğinde bu durum da değişmeye başladı. Bu değişimin en azından benim zihnimdeki canlı örneklerinden biri, Bolşoy Tiyatrosu yakınında gerçekleştirilen küçük bir gey hakları mitinginin ön saflarında gördüğüm kararlı bir genç gazeteci ve aktivistti, ki o Masha Gessen’den başkası değildi.

 

2017’den bu yana The New Yorker’ın kadrolu yazarı olan Gessen en çok Rusya, insan hakları, demokrasi ve otoriterlik üzerine, son on üç aydır da Ukrayna’daki savaş üzerine yazdıklarıyla tanınıyor. Geçenlerde, Ukrayna’ya yaptığı bir haber gezisinden kısa süre sonra Gessen’e trans meselelerinin ele alınış ve konuşulma biçimine ilişkin kimi tartışmalara değinen bir e-posta gönderdim. Bu konuda patlak veren son tartışma New York Times’ta olmuştu. Kendisini trans ve nabinary olarak tanımlayan Gessen’e The New Yorker’ın bu konuya ilişkin kendi yayınları ve yaklaşımı hakkındaki tutumunun nasıl olması gerektiğini sordum. Yazdığı cevap üzerine Gessen’le The New Yorker Radio Hour’da bir röportaj yaptık.

 

Gessen 1967 yılında Moskova’da Yahudi bir ailede dünyaya geldi. Aile 1981’de ABD’ye göç etti, Masha ise 1991’de Moskova’ya döndü. Ben Gessen’ın yazılarını ilk kez, iki yetenekli ve özgürlükçü editör olan Sergei Parkhomenko ile Masha Lipman’ın yönetimindeki bir Yeltsin dönemi dergisi olan Itogi’nin sayfalarında hayranlıkla okumaya başladım. O günden bu yana Gessen’in Putin, Rus entelijansiyası ve diğer pek çok konuda kitapları yayımlandı. Yayımlanan son kitabı ise Surviving Autocracy (Otokrasiden Sağ Çıkmak) adını taşıyor. Bu hafta, Gessen’in Amerikan Sanat ve Edebiyat Akademisi tarafından verilen Blake-Dodd Kurgudışı Edebiyat Ödülü’ne layık görüldüğü açıklandı. Üç çocuğu olan Gessen, Vladimir Putin’in LGBTQ karşıtı söylemlerini şiddetlendirmesinin ve eşcinsel ebeveynleri çocuklarını ellerinden almakla tehdit etmesinin ardından 2013 yılında ABD’ye dönme kararı aldı.

 

 

Masha, şimdilerde çoğu Cumhuriyetçinin konuşmalarına bakınca insan resmen, LGBTQ haklarının adeta yeni Soğuk Savaş ya da nükleer savaş kadar büyük bir tehdit olduğu izlenimine kapılıyor. Sözgelimi, geçenlerde Demokrat Nebraska eyalet senatörü Michaela Cavanaugh ile görüştüm; kendisi trans çocukların ruh sağlığı hizmeti dahil cinsiyet olumlayıcı hizmetten mahrum bırakılmasına yol açacak bir yasa tasarısının meclisten geçmesini engellemek için mücadele ediyor. Cavanaugh bana, birlikte yasa yaptığı Cumhuriyetçilerin trans hakları konusunda o kadar da tedirgin veya tepkili olmadığını, zira translara ilişkin bu yasa tasarılarının Ulusal Cumhuriyetçi Parti’den gelen bir çeşit direktif uyarınca, Fox News’de yayınlanmak üzere hazırlandığını aktardı. Bu, Cumhuriyetçi meslektaşları arasında çok da fazla düşman edinmek istemeyen bir Demokrat için uygun bir argüman gibi duruyor. Ron DeSantis’i, Donald Trump’ı ve Cumhuriyetçi Parti’yi trans hakları konusunu böyle devasa bir mesele haline getirmeye iten saik nedir?

 

Eyalet senatörüne bir noktaya kadar katılıyorum sanırım, çünkü tüm bu yasa tasarılarının amacı sinyal vermek; sinyalini verdikleri şey de gözünü geçmişe çevirmiş, geçmiş yönelimli politikanın esasını oluşturuyor. Üstelik bu cidden kullanışlı bir sinyal, çünkü en yakın zamanlı ve en hızlı toplumsal değişimlerden bazıları, genelde LGBT hakları, özelde ise trans hakları ve trans görünürlüğüyle ilgili alanlarda gerçekleşiyor.

 

Şu anda dünyanın dört bir yanında gördüğümüz otokrat politikaların hepsi de yüzü geçmişe dönük politikalar. Putin’in geçmişteki “büyük Rusya”ya dönüş çağrısı böyle sözgelimi. Onun Ukrayna’daki savaşının aşırı LGBT-karşıtı retoriğiyle nasıl ayrılmaz biçimde el ele gittiğine dikkat edin. Mesela son konuşmasında uzun uzun, Tanrı’nın erkek olduğundan, buna karşılık çılgın Avrupalılar ile “Nazi” Ukraynalıların Tanrı’yı akışkan cinsiyetli hale getirmeye çalıştığından bahsetti. Şaka yapmıyorum.

 

Yani, erkekler erkektir, kadınlar da kadındır, tartışma bitmiştir.

 

Tam da bu. Bu kadar basit ve düz: Kadınlar kadındır, erkekler de erkektir. Vaat olaraksa sosyal ve finansal istikrar var. Yeri geldiğinde, beyazlık var. Rahat ve öngörülebilir bir gelecek var. Buradaki mesaj belli: “Sizi korkutucu ve rahatsız edici olmayan, çocuğunuzun okuldan gelip size trans olduğunu söylemesinden korkmadığınız bir zamana geri döndüreceğiz.” Andrew Solomon bu konuda, yani kimliği sizinkinden tamamen farklı çocuklara sahip olmanın getirdiği kaygı üzerine harika yazılar yazdı.

 

Yani bu farkın nasıl can sıkıcı, yokluğununsa nasıl cazip geldiğini kastediyorsun?

 

Evet. Bu korku ve endişeyi ortadan kaldırma vaadi gerçekten de güçlü bir vaat.

 

Pek çok kişi seni Rusya’yla ve şimdilerde Ukrayna’daki savaşla ilgili haber ve yazılarından tanıyor. Benim seninle ilk tanışmam, hatta seni görmem 1991 yılında oldu. Moskova’da bir gey hakları gösterisine öncülük ediyordun ya da gösterideydin. Hem Rusya hem de ABD vatandaşısın ve bu hareket hayatının önemli bir parçası oldu. Ama düşündüm de belki biraz daha geriye gidip bana kendi yolculuğundan, toplumsal cinsiyetten, cinsellikten ve bu meselelerin neden hayatının, gazetecilik ve yazarlık pratiğinin bu kadar asal bir parçası haline geldiğinden bahsetmek istersin.

 

Profesyonel olarak, seksenli yılların ortalarında, o zamanki adıyla gey ve lezbiyen gazeteciliğine başladım. O zamanlar, eğer biri gey ve lezbiyen gazeteciliği yapıyorsa, en azından kuir olduğu muhakkaktı. Kesinlikle trans-kimlikli olarak büyüdüm ama o zamanlar bunu ifade edecek kelimelere sahip değildim.

 

Kaç yaşlarından bahsediyoruz yani?

 

Beş, belki altı. O civar. Beş yaşındayken, gittiğim dyetski sad’da, yani Rus anaokulunda uykuya dalarken bir erkek olarak uyanmayı dilediğimi hatırlıyorum. Gerçek bir erkek olarak uyanmayı dilerdim. Bana erkek ismiyle hitap eden insanlar vardı. Neyse ki, ailem bu konuda inanılmaz anlayışlıydı. Bunu hiç sorun etmediler.

 

Sorun etmemelerinin nedeni çok açık fikirli olmaları mı yoksa buna gelip geçici bir durum gözüyle bakmaları mıydı?

 

Sanırım çok açık fikirli olmalarıydı.  Yetmişli yılların sonunda, o zamanlar on, on bir yaşlarındaydım, bir Polonya dergisinde trans (o zamanlar “transseksüel” deniyordu) ameliyatı[1]  hakkında bir şeyler okuyup bana bundan bahsettiklerini hatırlıyorum. Bunun üzerine “Büyüyünce ameliyat olacağım” demiştim. Onlar da “Sorun değil” diye karşılık vermişlerdi. Böylece aramızda bir tür anlaşma oldu. Derken ergenliğe girdim ve artık bir erkek olarak yaşayamayacağım çok açıktı. Sonra uzun yıllar boyunca lezbiyen ya da daha çok kuir oldum. Ama kendimi oldum olası bir cinsel yönelimden ziyade, cinsiyet kimliğine sahip biri olarak düşündüm.

 

Bu ne anlama geliyor, biraz açar mısın?

 

Seksenli ve doksanlı yıllarda böyle konuşmanız doğal karşılanmazdı. Yani cinsel yönelimin cinsiyetten ayrı bir şey olduğu ve eğer lezbiyenseniz bunun erkek olmak istediğiniz anlamına gelmediği konusunda çok net olmamız beklenirdi. Ama aslında birçok kişi için durum bundan daha karmaşıktır. Biraz ondan, biraz bundan gibi bir şey yani. Ben her zaman hem erkeklere hem de kadınlara ilgi duydum ama oldum olası çok açık bir şekilde cinsiyet normlarına uyumsuzdum.

 

Bir dönem “Cinsiyet bir kurgudur” cümlesi dilin bir parçası haline gelmişti. Sanıyorum, yüzyıllar boyunca çoğu insan toplumsal cinsiyeti biyolojinin getirdiği bir şey olarak düşündü. Bir kurgu olarak toplumsal cinsiyet kavrayışının kaynağı nedir peki?

 

Judith Butler, ki “bir kurgu olarak toplumsal cinsiyet” tabirini icat eden kişi kesinlikle o olmasa da, bu fikri popülerleştirmek için çok şey yaptı, bence bahsettiğimiz konuyla çok daha alakalı olan performans olarak toplumsal cinsiyet fikri hakkında daha geçenlerde yaptığı bir röportajında şöyle demişti -pardon, şöyle demişti- [Messen burada Butler için önce dişil “she” zamirini kullandıktan sonra ifadesini, cinsiyet belirtmeyen “they” zamiriyle düzeltiyor – ç.n.]

 

Herhalde senin de bu hatayı yaptığınızı görmek bazılarının içine su serpecektir, deyip devam ediyoruz!

 

[Gülüyor.] Hay hay. Evet, Butler “Toplumsal cinsiyet aslı olmayan bir taklittir” demişti. Bence bu sadece toplumsal cinsiyetin nasıl işlediğine dair değil, aynı zamanda gazetecilik yaparken, özellikle de transgender meselelerinde neden bu kadar çok sorun yaşadığımıza dair de güzel bir tanım.

 

Toplumsal cinsiyetin “aslının” olmaması ne anlama geliyor?

 

Bu soruya verilecek basit ve düz cevap, ki standart gazetecilikte çoğu zaman verilen cevap budur, toplumsal cinsiyet ile cinsiyetin birbirinden farklı şeyler olduğu olacaktır. Oysa cinsiyet de o kadar kesin hatları olan bir şey değildir. Cinsiyetin kişiden kişiye değişen belirleyici biyolojik etkenleri var; erkek ya da kadın cinsiyet kategorilerine şıp diye oturtulamayan küçük ama kaydadeğer bir azınlık var. Bir yandan da toplumsal cinsiyete ilişkin beklentiler var, ki bunlar da zamanla, yani hem tarihsel hem de kişisel olarak zamanla değişen şeyler. Bir keresinde, toplumsal cinsiyet ve tıbbi müdahale üzerine çalışan birinden şöyle bir şey duymuştum, bu konuda duyduğum en etkileyici sözlerden biriydi: “Bakın, beş yaşındaki bir kız çocuğu ile elli yaşındaki bir kadının toplumsal cinsiyeti aynı değildir.” Haklısın, demiştim içimden. Bu gibi şeylerin değişmez ve bilinebilir olduğunu düşünüyoruz ama işte öyle değiller. Toplumsal cinsiyet de cinsiyet de tanım gereği akışkan şeyler, üstelik yaşam tecrübemizde de akışkanlar.

 

Herhalde eşcinselliğin yüzyıllardır bildiğimiz bir şey olduğunu söyleyenler çıkacaktır. Yani edebiyatımızda eşcinsellik var, tarih kitaplarında var ama her nasılsa, tenisçi Renée Richards veya yazar Jan Morris gibi çok nadir ve tanınmış istisnalar dışında trans bireyler hakkında nesiller boyunca hemen hiç bilgimiz yoktu; yani translık olağanüstü bir istisna olarak görülüyordu. Derken birdenbire modern hayatımızın bir parçası haline geldi. Bunu tarihsel ve toplumsal olarak nasıl değerlendiriyorsun?

 

Önce bu söylediğinize karşı birkaç şey söylemek istiyorum. Farklı tarihsel dönemlerde karşı cins olarak yaşayan insanlara dair sürüyle belge var. Bunu tasvir eden pek çok sanat eseri var, özellikle de erkek gibi giyinip savaşa giden genç kadın tasvirleri. Pek çok farklı kültürde karşımıza çıkan bir hikâye bu.

 

Bir kadın düşünün, modern dilimizle söylersek, doğuştan kadın olarak atanmış, hayatının tamamını bir erkek olarak geçiriyor, bir kadınla evleniyor ve öldükten sonra beklenmedik bir cinsel organa sahip olduğu anlaşılıyor; böyle bir kadın transgender biri midir? Bu enteresan bir sorudur, enteresandır çünkü eğer böyle birine zamanında transgender denmemişse, belki bizim de 2023 yılında bu kişiye transgender deme hakkımız yoktur.

 

Buradaki durum eşcinsellikten, yani varolduğu halde hakkında konuşulmayan ama sonra, altmışlı yılların sonu ile yetmişli yılların başında bu ülkede birden ortaya çıkıveren eşcinsellikten kısmen farksız. Ama bir yandan farklı da. Çünkü basında yer tutmuyor, ki zaten basında yer alan içeriklerle ilgili tonla sorun yaşamaya başladığımız nokta da burası, çünkü on yıl öncesine, hatta beş yıl öncesine kıyasla çok daha fazla sayıda insanın, özellikle de gençlerin kendilerini transgender olarak tanımladığı gayet açıkça biliniyor. Bunu anlamaya çalışmanın en kolaycı yolu, transgender olmak sanki yine sabit ve değişmez bir şeymiş gibi yapmak, bugün transgender olmanın yirmi yıl önce transgender olmakla tamamen aynı şey olduğunu ve sözgelimi bunu eşcinsel olmaktan ayırt edebileceğimizi varsaymak. Oysa böyleymiş gibi yapamayız. Bugün transgender olmak yirmi yıl önce transgender olmaktan farklıdır. Bazı kişilerin transgender olduğunu anlayan bir toplumda transgender olmak ile bunu anlamayan bir toplumda transgender olmak arasında dağlar kadar fark vardır.

 

Senin hayatında da durum böyle mi oldu peki?

 

Kesinlikle. Hatırlıyorum da, bundan dört beş yıl önce Manhattan’da bisikletimle giderken, içinde yaşadığım dünya için tanınmaz ve anlaşılmaz olduğum hissinin aniden uçup gittiğini fark etmiştim. Hudson Nehri kıyısında bisiklete biniyordum ve insanlar Hudson Nehri kıyısında bisiklete binen transgender veya toplumsal cinsiyet normlarına uymayan birini görüyorlardı. Yani ebeveynlerinin kolunu çekiştirip “Bu kadın mı erkek mi?” diye soran çocuklar hâlâ vardı belki ama sayıları daha azdı. Ebeveynler de herhalde “Bu muhtemelen transgender birisi” diyebiliyorlardı.

 

Çünkü toplum değişti.

 

Çünkü toplum değişti, evet. Hayatım boyunca dış görünüşüm çok da değişmedi.  Ama ellili yaşlarıma kadar dünya için anlaşılmaz biriydim. Bu durum birdenbire ortadan kalktı.

 

Masha, gerek New York Times’ın trans meseleleriyle ilgili yazılar yayınlaması konusunda, gerekse Dave Chappelle‘in Netflix’teki stand-up komedisi konusunda çıkan hararetli tartışmalar olsun, politika dünyasını tamamen bir kenara koyarak, bunun insanlar için hakkında konuşulması zor bir mesele olduğunu açıkça ortaya koyan pek çok şey yaşanıyor. Trans bireyler hakkında konuşma meselesine sen nasıl yaklaşıyorsun? Bu konuşma nasıl bir konuşma? Bu konuda ne durumdayız? Bu konuda konuşmak neden bu kadar yüklü ve çoğu zaman da acı verici?

 

Bence bunun bu kadar yüklü ve acı verici olmasının nedeni, translığı tartışırken, basında translıkla ilgili içeriklere yer verirken, transların gerçekten varolup olmadıkları veya varolma hakkına sahip olup olmadıkları tartışmasına girmekten kaçınmanın çok zor olması. Trans bireyler için, tahminimce trans bireyleri sevgiyle karşılayan kişiler için de derinden üzücü bir durum bu. Bayağı bayağı girilmesi yasak bir bölge. Bu da çok sert bir şey, çünkü mesela Emily Bazelon “transgender tedavisi”[2] konusundaki mücadeleyi konu aldığı, geçen yaz New York Times Magazine’de yayınlanan harika yazısında, muhafazakâr gey gazeteci Andrew Sullivan’dan serbest bir alıntı yapıyor. Sullivan trans bireyler için “Bu insanlar muhtemelen gey,” diyor, onların aslında gey olduğunu ve gerçekten transgender olmadığını ima ederek. Yani basbayağı, açık açık, “Bu insanlar yok. Söyledikleri kişi değiller,” demeye getiriyor. İşte bu yüzden çok acı verici.

 

Yani Emily Bazelon’un bu konuda Andrew Sullivan’dan alıntı yapmaması gerektiğini mi söylüyorsun? Bence orada Sullivan’dan alıntı yapmaktan çok, sözlerini yorumluyordu.

 

Ben olsam, alıntı yapmazdım. Bence yazı o serbest alıntı olmadan daha da iyi olurdu. Gazeteciler olarak, bir konudaki her görüşü aktarmak gibi bir yükümlülüğümüz yok. Birinin aslında söylediği kişi olmadığı görüşünü dışlama hakkımız var, bana kalırsa.

 

Bu dışlama senin için bile geçerli, Masha; yanılıyorsam beni düzelt, bir trans olarak trans meseleleri hakkında yazarken sen bile pataklanmaktan kaçamadın.

 

Kesinlikle. Evet, bir keresinde trans Twitter tarafından iptal edildiğim bile oldu.

 

Ne olmuştu da cancel edildin?

 

Bunun bu kadar çetin bir mesele olmasının bir diğer nedeni de bu işte. Farklı trans bireylerin trans olma deneyimleri arasında dağlar kadar fark var. Kadın olarak koca bir hayat yaşadım. Sadece bu da değil, hamileliğimi sonuna kadar götürdüm, doğum yaptım, emzirdim, ardından yıllar sonra o göğüsleri kesip attım ve bunu yapmış olmaktan memnunum. Geçiş sürecime elli yaşıma kadar başlamadım. Geçiş sürecimden de yaptığım bir dizi seçim olarak bahsettim. Ama geçiş süreci, cinsellik meselesinde de olduğu gibi, birçok insana gerçekten katiyen bir seçim gibi gelmiyor. Onlar bunu varoluşsal bir mesele olarak deneyimliyor, tek bir gerçek benlik varmış gibi deneyimliyor. Trans meselelerinin ele alınışına dair tartışmaların trans tarafında hakim olanın da bu tek-gerçek-benlik anlatısı olduğunu söyleyebiliriz, ki bu bana yanlış geliyor. Çünkü bence bu tek-gerçek-benlik, trans bir birey olarak yaşamanın ve hayatı deneyimlemenin sadece bir yolu.

 

Geçiş süreci haberlerine yöneltilen eleştiriler beni cidden endişelendiriyor, çünkü her ne kadar bu haberlerin birçoğundan hiç memnun olmasam da, haddinden fazla haber yapıldığı yönündeki eleştirileri yanlış ve tehlikeli buluyorum. Bu eleştiriler genelde şöyle gerekçelendiriliyor: Bunca az sayıda trans insan varken, haberciler olarak bu konuya neden bu kadar takmış vaziyettesiniz? Vaktiyle AİDS gazeteciliği yapacak kadar yaşım var ve New York Times’ın AİDS’ten etkilenen çok az insan olduğu gerekçesiyle AİDS haberleri yapmadığı zamanları hatırlıyorum. Bir konuda haber yapmamak için öne sürülebilecek en akıl almaz gerekçelerden biri! Trans sorunları kesinlikle haber değeri taşıyor, çünkü yeni ve güncel bir mesele. Kendini trans olarak tanımlayan insanların yaygınlığının yeni ve güncel olması anlamında söylüyorum bunu, o yüzden de kelimenin tam anlamıyla haber değeri var. Cumhuriyetçiler bu konuyu siyaseten istismar ediyorsa, bu onun haber niteliği taşıdığı anlamına gelir.

 

En ilginci de, ki bu konuda konuşmanın güçlüğü tam buradan kaynaklanıyor, trans olmak başka hiçbir şeye benzemiyor. Trans olmak tıbbi bir durum değildir ama sizi ömür boyu tıp sistemiyle evlendirir. Her zaman değilse de hemen her zaman şu ya da bu tıbbi müdahaleyi içerir. Peki bu konuda nasıl düşünüyoruz? İnsanların karar verme biçimleri hakkında nasıl düşünüyoruz? Tartışmanın her iki tarafında da pişmanlık konusuna ciddi bir ilgi var; pişmanlık ve tersine geçişe, belirli cinsiyet uyum süreçlerinin, yaklaşımlarının doğruluğunun veya yanlışlığının bir ölçütü olarak bakılıyor. “Tedavi” kelimesini kullanmaktan nefret ediyorum, kullanırken de hep bocalıyorum, çünkü bu esasen bir tedavi değil ama aynı zamanda bir tedavi de. Yani tıbbi bir durum değil. Tartışmanın bir tarafındakiler, özellikle de trans kimlikli çocuklara tıbbi müdahalede bulunulmasına karşı çıkanlar, bu çocukların birçoğunun zamanla pişman olup sonra tersine geçiş süreçlerine girdiğini söylüyor. Bunu destekleyenler ise “Hayır, pişman olanlar çok nadir,” diyor. Ben de diyorum ki, bir saniye, çocuklar da ebeveynleri de, özellikle ergenlik çağında, etkisi bir ömür boyu sürecek, pişmanlıkla sonuçlanması muhtemel olan çok sayıda karar verir.

 

Örneğin?

 

Örneğin, üniversiteye gitmek için büyük meblağda öğrenci kredileri alıp ömür boyu bu kredilerin yükü altında kalmak. Ya da mesela Yedek Subay Eğitim Birliği’ne katılıp ömür boyu orduda kalmak.

 

Ama bir dakika, bunlar gerçekten de birbiriyle kıyaslanabilir şeyler mi?  

 

Yine örneğin, antidepresan almaya veya başka tıbbi tedavilere başlamak. Ben üniversitede ders veriyorum. Öğrencilerimin resmen yarısı ya ebeveynlerinin kararıyla ya da ebeveynleriyle aldıkları ortak kararla çocuklukta veya ergenlikte başladıkları, ömür boyu sürecek bir tıbbi tedavi görüyor. Trans/geçiş tedavisi de bundan o kadar farklı değil, bununla birlikte, hayır, aynı şey de değil. Bu konunun kapsamlı bir şekilde ele alınmasının çok zor olduğu nokta da burası, çünkü birçok trans birey yapılan karşılaştırmalardan anlaşılır şekilde rahatsız oluyor ya da inciniyor ve “Karşılaştırma yapmayın” diyor. Gelgelelim insan olarak anlam yaratmamızın tek yolu, bir şeyi başka bir şeyle karşılaştırıp, “Tamam, bazı yönlerden buna benziyor, bazı yönlerden de benzemiyor” demektir.

 

Ama pişmanlık konusuna geri dönersek, özümsenen cinsiyete geçiş sürecini yaşam boyu sürecek bir seçenek olarak düşünebilsek harika olmaz mıydı? Hayatlarında birden fazla kez geçiş yapan insanlar var. Bazıları kadından erkeğe, sonra erkekten kadına geçiş yapıyor ve ardından belki tersine geçiş yapıyor. Bu onların ilk geçişlerinin yanlış olduğunu göstermez, tıpkı benim kadın olarak yaşamamın ve hamile kalıp çocuk yapmamın yanlış olmaması gibi. Bununla birlikte, şundan eminim ki, yirmi yaşında geçiş yapma şansım olsaydı, ben de çok mutlu bir hayat yaşamış olurdum.

 

Sözgelimi J. K. Rowling veya Dave Chappelle gibi gündemlerde patlak veren hararetli tartışmaları ve Twitter hiddetini ne kadar önemsiyorsun? Bunlar trans bireyler hakkında konuşma biçimimizin gelişimi açısından önemli anlar mı sence?

 

Ah, başımı yine belaya sokacağım. Twitter hiddeti kültürel anlamlandırma için genellikle kullanışlı bir araç değil. Dave Chappelle bana göre büyüleyici biri. Sanırım son zamanlarda yaptığı trans esprilerinin tamamını ya da tamamına yakınını izledim; çünkü bu konuda biriyle tartışmam gerekiyordu. Doğrusu, esprilerini parlak ve radikal buldum. Mesela, trans karşıtı tuvaletlere ilişkin yasa tasarılarını ele alış şekli inanılmaz. Yani tuvaleti penisli bir kadınla paylaşmaktansa vajinalı bir erkekle paylaşmayı tercih edeceğini söylerken önemli bir noktaya temas ediyor bence. Tamamen üst düzey, transları kabul eden bir mizah türü bu. Sonra çok meşhur bir trans kadın yazarla konuşurken, Dave Chappelle’in özel programını beğendiğimi söyleyince bayağı bozuldu, çünkü onun esprilerinden kulağında kalan tek şey, vajinasının bir Impossible Burger olduğuydu. Bunu da anlayabiliyorum elbette. Ben programı komik buldum ama kişisel de algılamadım yani. Hele de Dave Chappelle ile bu meseleleri oturup konuşabilseydik, bu tartışmada yol kat edebilirdik.

 

Konunun bir çok insan için yeni ve hakkında konuşması rahatsız edici olduğunun bir göstergesi de zamirler konusunda yaşanan bocalama.  Birkaç yıl önce şöyle bir tweet atmıştın: “Bir süre zamirler konusundan kaçındım, fakat yeni kitabım çıktığında kendimi sunma konusunda bir karar vermem gerekti. Ben transım, nabinary’im, bu yüzden ‘they’ [İng.de cinsiyet belirtmediği için tercih edilen ‘onlar’ – ç.n.] zamiriyle anılmak istedim. Benim için öğretici birkaç hafta oldu.” Ne açıdan öğretici oldu senin için?

 

Nabinary olduğum için, insanlara yıllarca “Bana they, he [İng.de eril ‘o’ zamiri] ya da she [dişil ‘o’ zamiri] diye hitap edebilirsiniz ama ben they’i tercih ediyorum,” dedim. Derken bir gün kitabım hakkında yazı yazan birisi, “Daha zarif olduğu için she kullanmaya karar verdim,” gibi bir şey yazdı. Ya da “daha kolay olduğu için” gibi bir şey de demiş olabilir.

 

Belki onun kolayına gelmiştir.

 

Bunun üstüne ne düşündüm, biliyor musunuz? Bu kimsenin kolayına gelmesi gereken bir şey değildi. Ayrıca hem queer bir birey, hem de şimdi trans bir birey olarak hep bir şeyler yapmaya çalıştım ama bir gazeteci ve yazar olarak tanınırlığım olmasından ötürü bir konuda ısrar etme şansım varken, bu konuda da yapabileceğim bir şeyler olabilir diye düşündüm. Yani bu konudaki ısrarımın, they zamiriyle anılmayı tercih edip de bu konuda ısrarcı olmaktan muhtemelen çekinen sözgelimi on sekiz yaşındaki birine bir şekilde yardımı dokunabileceği düşündüm. Hangi zamirle anılacağımı on sekiz yaşında bir genç kadar önemsemiyor olabilirim ama bu kullanımı kabul ettirmek için elimde daha fazla güç var.

 

Dave Chappelle veya J. K. Rowling gibi gündemlerden konuşurken, bunların senin açından tali önemde konular olduğu gibi bir hisse kapılıyorum. Peki şu anda en önemli meseleler ne sana göre? Yani trans bireyler için en acil meseleler neler?

 

Bence ülke çapındaki [trans karşıtı] yasa tasarıları kesinlikle canalıcı önem taşıyor. Bunu bana düşündüren şeylerden biri de sadece Rusya’da değil, örneğin Macaristan ve Polonya’da da LGBT bireyleri ve saldırganların “toplumsal cinsiyet ideolojisi” diye adlandırdıkları şeyi hedef alan saldırılara şahit olmam.

 

Ne kastediliyor bununla?

 

Toplumsal cinsiyet ideolojisi, cinsiyet akışkanlığını dayatacak totaliter bir rejimin hayaleti olarak algılanıyor. Yani benim yorumlayabildiğim kadarıyla. Bununla birlikte, toplumsal cinsiyet ideolojisi ilk kez Brezilya’da, Macaristan’da ve Rusya’da ortaya çıkan bir terim ve otokratların elinde ciddi bir silaha dönüşmüş durumda. Bilmem, hatırlar mısınız, birkaç yıl önce [2017] Judith Butler’ın, sanırım Brezilya’da bir havaalanında saldırıya uğradığı görüntüleri izlemiştik. Birisi ona saldırmıştı ve üstünde “Kahrolsun toplumsal cinsiyet ideolojiniz” yazılı bir pankartla protesto edilmişti. Galiba bu terimi ilk o zaman duymuştum.

 

Brezilya’dan, Rusya’dan, Macaristan’dan bahsediyorsun ama biraz daha bu tarafa doğru gelmek gerekirse, The Daily Wire’dan Michael Knowles, CPAC’de (Muhafazakâr Siyasi Eylem Konferansı) transgenderizm olarak adlandırdığı şeyin “kökünü kurutma” çağrısında bulunduğu bir konuşma yaptı. Ama sonradan, bunun trans bireyleri değil, transgenderizm ideolojisini ortadan kaldırmaya yönelik bir çağrı olduğu açıklamasını yapmak zorunda kaldı. Bu ikisi arasında sence herhangi bir ayrım var mı?

 

Hayır, yok elbette. Zaten konuya bu yüzden Rusya’yla girdim. Bundan on iki yıl kadar önce, o zamanlar daha aklım başıma gelmemişti, LGBT propagandasını yasaklayan bölgesel bir yasa tasarısıyla karşılaşınca bunun çok saçma olduğunu ve benim için geçerli olmayacağını düşünmüştüm. Yasa tasarısından iki yıl sonra ise Rusya’dan kaçıyordum, çünkü ciddi ciddi çocuklarımın peşine düşmüşlerdi.

 

Hatırladığım kadarıyla, Rus parlamentosunda biri doğrudan senin adını zikretmişti.

 

Evet, doğru. LGBT belasıyla mücadelenin ön saflarında yer alan Vitaly Milonov adında bir politikacı Amerikalıların tek derdinin Rus yetimleri evlat edinerek, “Masha Gessen’ınki gibi” sapkın ailelerde yetiştirmek olduğunu söylemişti. Bu da evlat edindiğim oğlumu ülkeden çıkarmam gerektiği konusunda bana verilmiş bir uyarı sinyaliydi ve benim de ülkeyi terk etmem gerektiği anlamına geliyordu. ABD’de yetişkinlere yönelik transgender bakımının bazı eyaletlerde yasadışı hale gelebileceğini görünce New York’ta edindiğim testosteronun muhtemelen düşündüğüm kadar güvencede olmadığını biliyorum artık.

 

Geçtiğimiz hafta hem Mississippi hem de Tennessee’de trans gençlere yönelik cinsiyet uyumlayıcı sağlık hizmetleri yasaklandı. Cinsiyet uyumlayıcı sağlık hizmetleri derken, orada ya da herhangi bir yerde tam olarak neyden bahsediyoruz?

 

Aslında bu alandaki gazeteciliğe yöneltilen eleştirilerin yanlış olduğunu düşündüğüm bir başka konu da bu, çünkü gazetecilere yönelik eleştirilerin bir kısmı “Bakım standartlarını sorgulamayın” yönünde. İyi de gazeteciler olarak bakım standartlarını sorgulamak bizim işimiz. Gazeteciler bakım standartlarını kesinlikle sorgulamalıdır. Ve trans gençlere yönelik bakım standartları konusunda bazı meşru tartışmalar var. Tamamen tartışmasız olan konu ise sosyal geçiş. Yani büyük ölçüde tartışmasız-

 

Sosyal geçişle kastın ne?

 

Yani kişinin kendini tanımladığı, özümsediği cinsiyet olarak yaşaması, kullandığı adı, zamirleri, vs. tamamen değiştirmesi gibi şeyler. Ergenlik çağına girmiş gençlerde hormon tedavisinin kısmen tartışmasız olduğunu söyleyebiliriz. Birçok yerde standart “tedavi” yöntemi olan ergenlik engelleyiciler ise bir ölçüde tartışmalı bir konu. Ergenlik bloklayıcılar tam da adlandırıldıkları gibidir; ergenliği geciktirirler. Kuşkusuz, insanların deneyimleri, kendilerini tanımlamadıkları cinsiyetin ergenliğinden geçmezlerse, yani eğer göğüsleri ya da testisleri büyümezse ya da tüylenmezlerse, hormon tedavisi almaya başladıklarında geçiş sürecinin çok daha kolay seyredeceği yönünde. Ergenlik bloklayıcıların uzun vadeli (bir yılı aşkın) kullanımının potansiyel risklerine işaret eden bazı araştırmalar var. Bu kesinlikle meşru bir tartışma konusudur. Ancak, Teksas, Mississippi, Florida, Arkansas ve diğer eyaletlerde bu tedavilerin hepsini aynı kefeye koyup toptan yasaklamayı amaçlayan ya da halihazırda yasaklamış olan yasa tasarılarından ötürü bu konuyu ele almak bir hayli güçleşti.

 

Ameliyat nerede devreye giriyor peki?

 

Ameliyat on sekiz yaşın altındaki kişilerin çok çok nadir yaptırdığı bir şey.

 

Bunu soruyorum, çünkü sağcıların söylemlerini dinleyince, çok genç yaştaki insanların ebeveynlerinden habersiz ameliyat edilmesinin bir şekilde ülkeyi kasıp kavurduğunu izlenimine kapılabilirsiniz.

 

Bildiğim kadarıyla böyle bir durum yok.

 

Trans olmayan kişilerde benzer ilaç ve prosedürler için psikolojik muayene şartı koşulmazken, sigorta şirketleri neden cinsiyet olumlayıcı bakım ihtiyacını doğrulamak için sıklıkla, bazen birden fazla merciden psikolojik muayene ve değerlendirme talep ediyor?

 

Dahası var, David. Elli bir yaşında göğüs ameliyatı geçirdiğimde, ameliyatın parasını cebimden ödediğim halde doktorumdan ve bir psikiyatristten belge almam gerekti.

 

Masha, solun genel olarak trans meselelerini daha geniş kesimlerin anlayabileceği şekilde dillendirmek konusunda iyi bir iş çıkardığını düşünüyor musun? Yani, demek istediğim, CPAC hakkında konuşuyoruz, Cumhuriyetçi Parti, Ron DeSantis, Trump ve diğerleri hakkında konuşuyoruz. Peki ya işin diğer tarafı?

 

Bu konuda sabırlı ve anlayışlı olmaktan yanayım çünkü-

 

Evet, çünkü?

 

Çünkü içinde bulunduğumuz durumun zorluğunu açıkça teslim etmek gerek. Gerek LGBT aktivizmi örgütlerinin, gerekse önde gelen diğer hak savunucusu örgütlerin trans meselelerini çok indirgeyici biçimde çerçevelemelerinden büyük hayal kırıklığına uğradığımı söylemeliyim. Örneğin, trans gençlere yönelik cinsiyet uyumlayıcı bakıma erişimin bir intihar ve hayatta kalma meselesi olarak çerçevelenmesi benim açımdan böyle. Evet, intihar riski trans bireyler arasında genel itibariyle çok çok yüksek, fakat bunun gerçek çözümü başlı başına cinsiyet uyumlayıcı bakımmış gibi gelmiyor bana. Belki de çözüm daha fazla toplumsal kabuldür. Demokrat Parti genel olarak hak savunuculuğu örgütlerinin izinden gidiyor, bu da iyi bir şey aslında. Burada kabahat hak savunucusu örgütlerde. Gelin görün ki, sağ böyle zıvanadan çıkmışken, bu örgütleri de daha girift ve incelikli söylemler geliştirmedikleri için suçlamak çok zor. İşte bu yüzden sabırlı ve anlayışlı olmaktan yanayım.

 

Elbette. New York Times’tan bahsetmiştik. The Atlantic dergisi de 2018’de cinsiyet geri geciş meselesiyle ilgili bir yazıya (“When Children Say They’re Trans,” [Çocuklar Trans Olduklarını Söyleyince] Jesse Singal ] kapakta yer verdiği için büyük tepki aldı. Bu konuya daha önce değinmiştik ama sence tersine geçiş sürecinin medyada yer bulma miktarı çarpıtıldı mı? Bu durum basının genel olarak bu konuya yer verme biçimine dair algını değiştirdi mi?

 

Evet. Bence tersine geçiş sürecine haddinden fazla odaklanılıyor. Bu durum kısmen, Susan Sontag’ın doğal cinsiyet istisnası dediği şeye tekabül ediyor. Tek farkla ki, burada söz konusu olan şey, toplumsal cinsiyet istisnası. Hayatın diğer alanlarında pişmanlığı normalleştiriyoruz. Bir şeyler yapıyor, sonra pişman oluyoruz. Çocuk sahibi oluyor, sonra pişman oluyoruz. Bu hep böyledir yani. Tamamen normal bir şey. [Gülüyor.]

 

Kendi adına konuş! diye ekleyiverdi.

 

Halbuki konu özümsenen cinsiyete geçiş olunca, geçiş yapan kişinin başına feci bir şey geldiğini falan düşünüyoruz… Abigail Shrier’in birkaç yıl önce yazdığı bir kitap var, adı Irreversible Damage: The Transgender Craze Seducing Our Daughters (“Geri Dönülmez Hasar: Kızlarımızı Baştan Çıkaran Transgender Çılgınlığı”). Buradaki fikir, kendinize bir daha asla geri alamayacağınız bir şey yaptığınız yönünde. Kitapta özellikle çocuk yapma “olanağından mahrum kalmayı” seçen genç kızlar üzerinde duruluyor. Evet, bu az buz bir seçim değil ama dünyada eşi benzeri görülmedik, insanın hayatını mahvedecek bir seçim de değil hani. Ama sanki bir insanın hayatta yaşayıp yaşayabileceği bütün kayıplar içinde telafisi mümkün olmayan yegâne kayıp buymuş gibi konuşuyoruz.

 

Niyeti iyi olan insanların trans bireyler hakkında konuşurken yaptığı en büyük hatalar nelerdir?

 

Bana kalırsa, en büyük hata, trans topluluğu içinde translık hakkında farklı fikirler olduğunu kabul etmemektir herhalde. Yani farklı trans toplulukları var. Ve kesinlikle farklı translık deneyimleri var. Translık kimileri için benliğinin asal bir parçası. Kimileri gerçekten binary’ken, kimileri de gerçekten nabinary’dir. Ya da kimlikleriyle halen müzakere halinde olan kişiler vardır.

 

Bu mesele hakkında yazmayı, düşünmeyi ve bu meseleyle boğuşmayı sürdürürken, bizim derginin yayınları için beklentilerin neler? Ne yapmalıyız ve daha iyiye gitmemiz nasıl mümkün olur?

 

Galiba yapabildiğime sahiden sevindiğim şeylerden biri, trans bireyler hakkında onlarla ilgili hiçbir olağandışılık yokmuşçasına dosdoğru yazmak.

 

Yani translık yazdıklarınızda herhangi bir detaymış gibi yazmak.

 

Tam öyle. Bu tartışmaya göbeğinden dalmak durumundayız, zira böyle bir tartışma var. Times’ta ve başka yerlerde yayınlanan trans içeriklerine yöneltilen eleştirilerden bazıları, bunun yapay bir kültür savaşı olduğu yönünde. Evet, öyle tabii ki. Bütün kültür savaşları yapaydır, fakat bu savaş gerçekten oluyor. Dolayısıyla bizler de bu meseleyi bütün giriftliğiyle enine boyuna ele almanın bir yolunu bulmak zorundayız.

 

[1] Gessen “trans surgery” ifadesini burada gevşekçe kullandığı için “trans ameliyatı” diye karşıladık. Yazarın metnin devamında kullandığı, Türkçe literatürde genelde “uyum” terimiyle karşılanan “transition process” ve “detransition process” terimlerini ise, “geçiş süreci” ve “tersine geçiş süreci” şeklinde karşılamayı tercih ettik – ç.n.

[2] Trans-karşıtı hakim söylemde benimsenen “tedavi” sözcüğünü, yazarın söyleşinin ilerleyen kısmında da dile getirdiği gibi, translığın bir tür hastalık olduğunu çağrıştırdığı için tırnak içinde kullanıyoruz – ç.n.

 

Ana görsel: Markus Tedeskino

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

MEYDAN

YDeğişimi Saymak
Değişimi Saymak

Niye burdasın? Bilmem. Sizin ülkedekiler birbirini öldürüp duruyormuş, ha? Bilmiyorum. Müslüman falan mısın? Bilmem. Vampir misin yoksa? Bilmiyorum. Ne zamandır burdasın? Neden burdasın?

Bir de bunlar var

Polonyalı Kadınlar: “Bu Kirli Bir Oyun Ama Kolay Kolay Sinmeyeceğiz”
Tenimizde Aile
Gazze için 8 Mart’ta Küresel Grev Çağrısı: Gazzesiz Bir Feminist Mücadele Yok!

Pin It on Pinterest