“Doğallık” iddiası bulunmayan, endüstriyel sesler ve üzerinde oynanan vokallerle yarattığı müziğin kafaları nasıl karıştırabileceğini az çok tahmin edebiliriz.

KÜLTÜR

SOPHIE’nin Müziği Trans+’lar ve Femler İçin Neden Önemli?

Ocak ayının 30’unda pop ikonu, prodüktör SOPHIE Xeon’un ani ölüm haberini aldık. Bu haber trans komünitesi başta olmak üzere müzik sektörünü ve SOPHIE’nin sevenlerini derinden sarstı. Bu yazıda trans+’lar ve femlerin pop müzikle kurdukları ilişkiye SOPHIE üzerinden bakıp, onun ve yaptığı müziğin translar ve femler için ne anlama geldiğini ve pop tarihinde başlattığı çağı anlatacağım.

 

 

Femler, Pop ve Autotune

 

Bir çoğumuz -bugün de- popun uncool, leym bulunduğu, ancak ve ancak alkol eşiğinin aşılmasıyla meşruluk kazandığı ortamlarda sosyalleşmişizdir. Çünkü pop, bilhassa Türkçe pop; helaliyle-haramıyla, günahıyla-sevabıyla, aşkıyla-nefretiyle, sadakatiyle-aldatmasıyla, dedikodusuyla-yüzleşmesiyle, erkeksen söylesiyle, delikanlı kızlığıyla, sokak kızıyımlığıyla, Allaha havale etmesiyle, kutupta güneşlenmesiyle, yağmurda bile ona bi’ damla vermemesiyle; her şeyiyle drama doludur ve dahası duygulardan bahseder. Dolayısıyla femdir, camp’tir, kızzz gibidir; yani leymdir.

 

Tüm bu önyargıların yanında (kadın düşmanlığı ve femfobi erkek sıkıcılığıyla buluşur demeyelim de, hadi önyargı diyelim #goodvibes <3) kadın şarkıcılar, “cyborg mu oluyoruz yoksa çoktan cyborg muyuz?” gibi soruların tartışıldığı günümüzde bile ses renklerinin güzelliğinin allah vergisi olup olmadığı gibi  muhafazakar kıstaslara da tabi tutulurlar. Örneğin New York Times’ın belgesel serisinin Britney Spears bölümünde bile, nasıl büyük bir kadın düşmanlığı ve aile içi şiddetten sağ çıktığını, bu şiddete hala maruz kaldığını izlediğimiz, başarılı bir popçu olmanın ötesinde popun kendisi olan Britney, devamlı akranı Christina Aguilera ile oktav ve canlı performansları üzerinden kıyaslanır.  Aslında ses “güzelliğinin” tanrı vergisi olup olmadığının; tanınma, değer görme ve muhatap alınma kriteri olarak görülmesi sadece popüler kültüre ait bir muhafazakarlık değil. Bugün biyolojinin , anatominin, kromozomların, yani “doğallığın”  tanınma kıstası olarak belirlenip öne sürüldüğü TERF söylemleri ya da başka özcü argümanların da,  bu “allah vergisi” ölçütüne takıntılı olduklarını görüyoruz. Bu muhafazakarlık müzik alanında aslında çoktan yenilmiş olsa da “autotune” gibi insan sesiyle belirli teknoloji ve filtreler aracılığıyla oynama yöntemlerinin, beraberinde yeni bir eril turnusol getirdiğini de söyleyebiliriz.

 

Bir kez autotune her koşulda kaka bulunmuyor. Dayakçılığıyla bildiğimiz Chris Brown’un en iyi şarkılarından sayılan Forever’da, müzikal dahi kabul edilen Kanye West’in Stronger’da (ki benim şahsi favorim Girls’teki Marnie coverıdır), 2010’ların BOP’u Black Eyed Peas’in Boom Boom Pow’da, bu isimlerin autotune’u yerinde kullandıkları düşünülür genelde. Ama mesela Britney Spears’ın asla geçemeyeceği bir sınavdır autotune. (Temcit pilavı gibi sunulan “fail” videolarından takip edebilirsiniz.) Autotune’un  bir tür sahtekarlık, dinleyicileri kandırmak şeklinde görülmesiyle Britney’in altı bir çırpıda boşaltılan ve hiçe sayılan emeklerini, sıklıkla cinsiyet sahtekarlığı, hetero erkekleri kandırmakla suçlanan trans fem’lerin görmesi tesadüf değil herhalde. Şiddeti aile ve toplum kıskacında yaşayan trans+’ların ve lubunyaların #FreeBritney örgütlenmeleri, sevgili, koca, baba, basın, toplum ve devlet ablukasına karşı tek başına savaşan cis bir kadınla dayanışmanın ötesine geçiyor. Kendi cinsiyet kimliklerine dair ailelerinden daha fazla şey bilen trans çocukların aile velayeti altında yaşamak istedikleri hayatlardan ve kimliklerinden alıkonmaları ile Britney’in abisi ve babasının elinde bulunan yersiz hukuki yetki ve devlet vesayeti arasında bir benzerlik bulmak da mümkün. Britney’e olan büyük lubunya desteğinde, basın, toplum ve devlet tarafından örgütlenen eril şiddete karşı cis ve trans, tüm femlerin mücadelelerin ortaklığını  gösteren şeyler var.

 

 

SOPHIE trans+’lar ve femler için neden önemli?

 

SOPHIE’nin yaptığı müziği tanımlamaya çalışmaktansa bu müziğin trans+lar ve femler için ne anlama geldiğinden bahsedeceğim. SOPHIE  kullandığı endüstriyel, turbo ve metalik seslerle ve üzerinde oynanmış, high pitched vokallerle autotune sınırlarını bir nevi yapı-bozumuna uğrattı. Diğer prodüktörlerin aksine, autotune’u “kulağa güzel gelme” aracı olmaktan öteye taşıyıp, bir ifade ve performans biçimi olarak kullandı. Bu pop müziğe yeni bir soluk getirdi ve PC müzik ve Hyperpop gibi türlerin ilham kaynağı oldu. Normların dışına çıkan, sektörde küçümsenen autotune’un kullanım sınırları ötesine geçen ve böylece yeni bir müzik anlatısı ortaya koyan SOPHIE leym diye öteleneni de geri kazanmış oldu. Bu “doğallık” iddiası bulunmayan, endüstriyel sesler ve üzerinde oynanan vokallerle yaratılan müziğin, doğmamış çocuğa cinsiyet atayan bu acımasız, lanet olası dünyada (pop müzik yazısı bu sıfat tamlamasını kaldırır diye düşünüyorum) kafaları karıştırabileceğini az çok tahmin edebiliriz. SOPHIE, şarkılar yapmanın yanısıra vokal ve dj performanslarını canlı da gerçekleştiriyor ama bunları geleneksel performansların dışına çıkarak yapıyordu. (Örneğin bir performansında kendisi sahnenin yanındaki setten çalarken sahnedeki sette bir drag sanatçı olan Jesse Hoffman’ın küründen çalarkenki performanslarını izliyoruz.)

 

SOPHIE’yi, uzun süre müziğini dinledikten sonra, fiziksel olarak ilk kez It’s Okay to Cry şarkısının klibinde gördük.  Ekrana üstsüz ve yüzü görünerek çıkması basın ve eleştirmenler tarafından SOPHIE’nin trans kadın olarak açıldığı şeklinde yorumlandı. [Eleştirilerin yayınlanması, Kevin Spacey’nin (ay resmen LGBTİ+ hareketinin tüm kazanımlarını 20 yıl geriye götüren) korkunç açılmasından hemen sonra gerçekleşti.) Bu yorum üzerine SOPHIE hiçbir zaman anonim kalmak gibi bir derdi olmadığını, sadece kendini müziği üzerinden anlatmak gibi bir amacı olduğunu söyledi.

 

 

 

 

Açılmak hetero ve/veya natrans olmayan kişilerin kendi şartlarını, zamanlarını ve durumlarını belirlemeleriyle, tam ve sağlıklı kararlarıyla gerçekleşebilir. Çıplak sesiyle oynayarak (vokal) müziğini yapan SOPHIE’nin kendini gösterdiği ilk klibinin ardından -cinsiyet ifadesiyle ilgili aslında elimizde bir veri olmadığı halde- trans olarak açıldığı  haberlerinin yapılması, toplumun hepimizi sesimizle ve vücudumuzla nasıl didik didik ettiğinin bir örneği. Translığımızın passable mıyız değil miyiz süzgecinde üstte kalıyorsak ayrı, altta kalıyorsak ayrı vurgulandığının, konu cinsiyet kimliğimiz olmasa bile konunun her zaman cinsiyet kimliğimiz olduğunun da. Ama dahası var. SOPHIE’nin yolculuğu, vücutları nasıl görülürse görülsün, performansları nasıl yorumlanırsa yorumlansın, transların kendi anlatılarına sadece ve sadece kendilerinin yön verebileceğinin de çok önemli bir örneği.

 

SOPHIE söylediği ve yaptığı şarkılarıyla femme pop, hyper pop, bubblegum pop’un da öncülerindendi. Örneğin 2010’ların en gey şarkılarından kabul edilen ve gece sishet erkeksiz çıkma marşı olan Charli XCX’in Vroom Vroom şarkısı, (rivayete göre Charli XCX Pitchfork sahnelerinde Vroom Vroom çalmaya başladığında Grindr kilitlenirmiş……) SOPHIE’nin prodüksüyonunu üstlenmesiyle bugünkü başarısına ulaştı. Vroom Vroom haricinde Lipgloss, No Angel (co-prodüktör olarak) ve Girls Night Out gibi şarkılardaki gece kız kıza çıkma, evden çıkarken babadan izin almama, sürtüklük yapma, erkeklerin kalbini kırma gibi orospuluk kabul edilen tüm bu eylemlerin nasıl özgürleştirici olduğunu, feminist gece yürüyüşlerinin politikliği üzerinden de biliyoruz. Her sene 8 Mart’ta feminist gece yürüyüşünde gecelerin ve sokakların kadınlara ve femlere ait olduğunu bağırırken, güvende hissetmeyi, eğlenmeye çıkan ve sadece kızlardan oluşan arkadaş grubunun rahatsız edilmeden takılabilmelerini ve sağ salim eve dönebilmelerini, arkadaşlarına “ben eve geldim” mesajı atmalarına gerek kalmayacak geceleri, yani kadınlardan çalınmış özgürlüğün iadesini talep ediyoruz. SOPHIE’nin yaptığı ve ilham verdiği bir tür olarak hyperpop ve fem şarkılar bu politikayı kaleydoskopik melodilerle campleştirerek “kadınlarımızın, kızlarımızın, translarımızın” kanına giriyor <3 Charli XCX’in, bu şarkıların ve kariyerinin ilhamını Britney Spears’ın Gimme More, Get Naked, Break The Ice gibi fem ve lubunya kalpleri hoplatan, autotune’un esirgenmediği şarkılarından aldığıyla ilgili beyanı autotune kullanma, fem olma ve fem şarkılar yapma ve bu şarkıları yaşama tarihini de referans göstermiş oluyor.

 

SOPHIE’nin şarkılarına transların, translığa dair deneyimleri ve duygularının da ilham verdiğini görüyoruz. Bana göre bu zamana kadar yapılmış en trans şarkı olan Faceshopping’i disfori, güzellik algısı ve estetiği, deneysel bir prodüksüyonla sunması hem çok yeni hem de bir o kadar ortaklık kurulabilir bir deneyim yaşatması devrimsel bir nitelik taşıyor. SOPHIE performanslarında çalsa da yayınlamadığı, vokali LIZ’e ait Sunscreen’de trans fem aşkını anlatırken, yine sadece performanslarından sızdırılmış kayıtları bulunan Transnation’da geleceğin trans olduğunun manifestosunu yazıyor. SOPHIE’nin prodüktör olarak fem anlatısı kurmanın haricinde bu platformu, trans dayanışmayı ve ifade biçimini de güçlendirdiğini diğer açık kimlikli Arca, Kim Petras ve Mykki Blanco gibi sanatçılarla yaptığı işbirliklerinden de görüyoruz.

 

 

 

 

Bu şarkıların ve femlerin bu şarkılarla partilemesinin politik anlamı ne?

 

Bu sorunun bağlamını işaret edebilmek adına transların devletler ve siyasi iktidarlarla olan tarihini hatırlamamız önemli.  İç hukuk normlarınca kimliklerini açık bir şekilde yaşamaları ya tamamen yasaklanan ya da kimliklerinin hukuken tanınabilmesi için zorla kısırlaştırılmalarına yönelik yasalar çıkarılan translar, bütün modern devletlerce ötekileştirildi. Mesela Yahudi soykırımında hedef gruplardan biri olan translar, soykırım sonrası bu gibi “trajedileri” önlemek için bir bir çıkarılan insan hakları sözleşmelerinin ayrımcılık yasağı maddelerinin hiçbirine açık bir şekilde dahil edilmediler. 20. yüzyılın ikinci yarısında da transların aile kurmalarının önüne geçilmesi, bu yönde yasalar, yönetmelikler yapılması modern devletlerin transları toplumun bir parçası olarak görmeyi reddettiklerinin göstergesidir.  Zorla kısırlaştırılmaları bazı ülkelerce yeni yeni insan hakları ihlali ve manevi tazminat sebebi sayılmaya başlanırken, bazı ülkelerde halen kısırlaştırılma uygulamalarının devam ettiğini görüyoruz. Türkiye’de 2017’de zorunlu kısırlaştırma Medeni Kanun’un ilgili maddesi kısmen iptal edilerek çıkarılsa da, mahkemelerin ve hakimlerin bu uygulamayı terketmediklerini görüyoruz. Türkiye’de 2015 yılından beri İstanbul Valiliği kararıyla verilen onur yürüyüşü yasaklarının da işaret ettiği artan siyasi baskıya bir de pandemi şartlarının eklenmesi, LGBTİ+’ların kapana kısılmışlık hissini güçlendiriyor. Pandemi kısıtlamalarının getirilmesiyle birlikte bu şartların aynı zamanda translara karşı bir baskı aracı olarak kullanıldığını da görüyoruz. Aralık ayında Beyoğlu zabıtası Bayram Sokak’ta seks işçiliği yapan transları sokağa atıp evlerini mühürledi. İktidar mekanizmalarının sadece pandemiyi önleme değil, transların “travestilik yapmalarını” da mümkün olduğunca önlemeye çalıştığını görüyoruz. Geçtiğimiz ay Arkansas Senatosu, Amerika tarihindeki genç translara yönelik ilk yasaklayıcı yasayı senatodan geçirdi. 8 Mart protestoları çerçevesince 6 Mart’ta Kadıköy’de toplanmak üzere bir araya gelen HDK’nın trans+ korteji polisin ısrarlı takibi sonrasında ablukaya alınarak insanlık dışı muamele ile gözaltına alındı. Yani Amerika Birleşik Devletlerinden Türkiye’ye dünyada artan baskıları ve daralan transfobik ablukayı görmek mümkün. Tüm bu baskı ve hak ihlalleri dahilinde trans+’ların gündemi -ister istemez-  sağlık hakkına erişim, barınma hakkı ve konut dokunulmazlığı, çalışma hakkı, iş güvencesi, sigortalı çalışma, ayrımcılığa uğramama, adil yargılanma hakkı, özel hayatın gizliliği, cinsiyet kimliğinin tanınması hakkı ve yaşama hakkı gibi temel insan haklarını merkezine alıyor.

 

Trans+ aktivizmi her ne kadar reaksiyonel bir politika üretse de, tüm politikayı bunun üzerine kurmuyor. Trans+lar medya ve sanat aracılığıyla bir ağ oluşturarak kimlikleri üzerinden akranlık bağı kurdukları eserler üretiyorlar. Yani translar sadece hayatta kalmayı değil bugünü “yaşamayı” da talep ediyor, bu yaşama yollarını arıyorlar. Gece partilemek pandemi şartları altındayken şımarıkça ve beyaz bulunsa da (bununla ilgili daha kapsamlı bir yazı için bkz: “Seks ve Partileri Savunurken”); 80’lerde AIDS ile mücadelede partilerin bir fonlama dolayısıyla hayatta kalma mekanizması olarak kullanıldığını, Türkiye’deki onur haftalarının fonlarının hatrı sayılır kısmını onur haftası partilerinden edinildiğini, transların cinsiyet olumla süreçlerini fonlamak için dayanışma partileri vermelerini de hatırlayınca, LGBTİ+ komünitesinin bağımsızlığını sürdürebilen yapılar oluşturmasında partilemenin bir örgütlenme, dayanışma ve politikalarını sürdürebilme niteliği taşıdığını görmek zorundayız. Aile yapısının dışında kalan femlerin, “sürtüklükleri” ve “travestilikleri” gece dışarı çıkarak performe etmeleri, yani kimliklerini ve özgürlüklerini gerçekleştirmeleri pandemi nedeniyle ya oldukça kısıtlandı ya da tamamen bitti. Buradan bakınca da transların müzik sektöründe yer almaları, prodüktörlük yapmaları, şarkı söylemeleri, kendilerini, duygularını, kendilerine dair trans olan olmayan her şeyi sanatları aracılığıyla sunmaları, duygudaşlık veya akran dayanışması, alt kültür oluşturma ve bu kültürü yaşatma gibi gereksinimler için vazgeçilmez bir ehemmiyet taşıyor. Duygudaşlık, eşitler arasında kurulan bir bağdır (TERF’ler burada size doğru bakıyorum.). SOPHIE’nin ölümüyle birlikte transların sosyal medyadaki veda paylaşımlarında onun müziğinin cinsiyet olumlama ve açılma süreçlerinde kendilerine nasıl yardımcı olduğunu belirtmeleri, bu platformların kazanımının ve SOPHIE’nin müziğinin neden bir komünite için elzem olduğunu gösteriyor.

 

Transların disfori, olumlama süreci, femlik, masklık, sürtüklük, trans yalnızlığı gibi hayatlarına ait meselelerle (olmayan) odalarına itildikleri şu günlerde müzik; kimlikleri anlamak, ifade etmek ve gerçekleştirmek adına daha da önemli bir araçlardan biri haline geliyor. Bugüne dek her sektör gibi müzik sektörü de translara platformlarını “temsiliyet” üzerinden, açıkça söylenmeyen bir kota bağışı üzerinden açtı. Her ne kadar bu ana akımda pek değişmese de, artık milyonluk stüdyolara sahip olmadan yapılabilen müzik, baskı ve izolasyon koşulları altında kimliğini gerçekleştirme, birbirinin hikayelerine ulaşabilme ve bu hikaye ve deneyimler üzerinden ortaklık kurma şansları kısıtlı grupların yaşamasına ve alt kültürlerin işleyebilmesine dair bir kanal haline geldi. Bu yazının ortaya çıkışı gibi, transların yazmaları, dile gelmeleri, salt toplumu eğitmek için sınırları çoktan çizilmiş yevmiye söz hakkından ziyade, toplumun ve sektörlerin onlara borçlu olduğu platformu ve kanalları onlara iade etmeleri talebinden kaynaklanıyor. Trans+’lar kimliklerini ve  hikayelerini müzik ve genel olarak sanat aracılığıyla ifade ederken, birbirlerine bu şekilde ulaşırken, kimliklerine dair çoğu zaman duymaktan bıktıkları “anahtar kelimeleri” kullanmadan  deneyimleri hakkında konuşabiliyorlar. Sanat alanlarında platformlarının olması, yalnızlaştırma politikalarının arttığı bugünlerde trans femler için daha da hayati.

 

Bu yazıyı 31 Mart Dünya Trans Görünürlüğü Günü’nde yazmaya başladım. Sosyal çevresi LGBTİ+’lardan oluşanlarımız, “alıktıran” lubunyaların -bilhassa ergenlik sonrasında- açılmaları üzerine bazı sishet çevrelerin, “ne yani ailen bilmiyor muydu?” ya da “yeni mi açılıyorsun?” gibi gizlen(e)meyen şaşkınlıklarına tanık olmuşuzdur. Bu, görünürlük ve açılma gibi sisnormativite ve heteronormativiteye karşı yürütülen varoluş politikalarının bir parçası olan, şartları ve anlatısı tamamıyla açılan kişiye bağlı olan kavramlar  sishetlerce kendileriyle ilgiliymiş gibi manipüle ediliyor. Halbuki LGBTİ+’ların görünürlüğü, bilhassa trans görünürlüğü, translar arasında çok daha farklı deneyimleniyor. Acaba trans+’lar sislerce cesur bulunmak yerine, kendileri için görünür olmayı seçiyor olabilirler mi? Trans+’lar dünya, atanmış aileleri veya 3. kişiler “bilmese”, hatta birbirlerine açılmamış olsalar bile, birbirine iyi gelmenin, dayanışmanın, ortaklık kurmanın yollarını buluyor ve bu kanalları mümkün kılıyorlarlar. Görünürlüğün hâlâ 3. kişilerin “bilmesi” anlamında kullanılmasının manası ne öyleyse? Görünürlüğün anlamını topluma rağmen var olmaya indirgeyemeyiz. Çünkü translar birbirini görüyor, yaşatıyor ve birbirlerinin hayatlarına dokunuyorlar. Sanırım SOPHIE’nin kaybının komünite için çok ağır olmasının sebeplerinden biri de işleriyle ve anlatılarıyla bu ağı güçlendirmiş olmasından kaynaklanıyor.

 

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bir de bunlar var

Timsahlar Tavşanlara, Arabalar Kalplere Karşı
Salgında Değişen Mekansal Algılarımız
Oyun, Mücadele, Cüret, Set ve Maç!

Pin It on Pinterest