Senkronize yüzme milli takımında olan iki gencin spor kariyerine odaklanan Düet belgeseli, spor sektöründe kuir/kadın olmanın ne demek olduğunu, yüzme federasyonundan yeterince destek göremeyen bu sporun nasıl bir şey olduğunu anlatıyor. Kendileri de uzun yıllar su balesi yapmış olan, filmin yönetmenleri İdil ve Ekin ile biraz film üzerine biraz da film sektöründe, sporda kadın ve kuir olmak üzerine konuştuk.

KÜLTÜR

Senkronize Yüzmenin ve Birlikte Film Yapmanın Uyumu: Düet (2022)

 

 

Ekin İlkbağ ve İdil Akkuş’un birlikte yönettiği Düet (2022) filmi geçtiğimiz yıl Antalya Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü alarak ortamlara giriş yaptı. İstanbul Film Festivali’nde Mansiyon Ödülü ve Documentarist’te “Yeni Yetenek” ve “En İyi Kurgu” ödüllerinin ardından 22 Eylül’de Başka Sinema’da gösterime girdi.

 

Senkronize yüzme milli takımında olan iki gencin spor kariyerine odaklanan belgesel, spor sektöründe kuir/kadın olmanın ne demek olduğunu, yüzme federasyonundan yeterince destek göremeyen bu sporun nasıl bir şey olduğunu anlatıyor. Film tam ne olduğunu anlamadığımız bir çeşit pandomimle açılıyor. Filmin akışında sık sık göreceğimiz bu an, senkronize yüzme (su balesi) yapan Mısra Gündeş ve Defne Bakırcı’nın provalarından biri. Sonra düet yapan yüzücülerin turnalarla paralel akan hikâyelerini izlemeye davet ediliyoruz.[i]

 

Kendileri de uzun yıllar su balesi yapmış olan İdil ve Ekin ile biraz film üzerine biraz da film sektöründe, sporda kadın ve kuir olmak üzerine konuştuk. Düet toplamda 6 yıllık bir emeğin ürünü. Tıpkı sporcuların uyum içinde hareket etmesi gibi yönetmenlerin de uyumlu olduğu anlaşılıyor. Bu süreçte yönetmenlik işinin bölüşülmesinin nasıl bir etkisi olduğunu merak ediyorum. İdil, spordan gelen alışkanlıklarının ve disiplinlerinin sinemaya yansıdığını söylüyor: “Su balesi tek veya 2 kişi de yapılıyor ama aslında bir takım sporu. Dolayısıyla birlikte hareket etmeye dair bir aşinalık var. Bu açıdan sinemaya da benziyor: Çok kısa bir şey için aylarca, yıllarca tek tek her aşamasını çalışıp sunuyorsun. Bu deneyim, daha cesur kararlar almamızı sağladı diye düşünüyoruz. Bir sürü şeyi birlikte yaptık, öğrendik.”

 

Ekin’in “yüzme esneklik kondisyon jimnastik, birçok sporun birleşimi” dediği senkronize yüzme sahiden hem çok teatral hem de fazlasıyla kondisyon gerektiren bir spor. Bunu filmdeki antrenman görüntüleriyle sık sık görebiliyoruz: Ağırlıklarla yüzülüyor, esneme hareketleri yapılıyor.

 

 

2020’nin Mart ayında hayatımıza giren koronavirüs pandemisi Defne ve Mısra’yı ve onlarla çekim yapan yönetmenleri de etkiliyor. Bu süreçte, yüzücülerden biri artık devam etmek istemediğini farkediyor ve bununla yüzleşmekle ilgili konuşmalar karantina dolayısıyla uzaktan video kayıtlarıyla yapılıyor. Hem pandemi kısmını filmin bütününden ayırıyor bu sekanslar, hem de önemli bir dönüm noktasını, hayatın bir daha eskisi gibi olmayacağını imliyor. Mısra sporu bırakacağını söyledikten sonra havuzda yaptıkları güvenli düet, yerini dalgalı denizde tek başına yapılan bir su balesine bırakıyor.

 

Defne ve Mısra’nın düet partnerlikleri 14 yıla uzanıyor. Filmin başından sonuna çeşitli anlarda turnalardan bahsedilmesi boşuna değil. Tıpkı senkronize yüzen ve birlikte film yapan bu ikili ekipler gibi, turnalar da eşleriyle yolculuk ediyor, sadakat ve uzun ilişkileri temsil ediyor. Düet de, (belgesel sinema da) böyle birlikte ve uyumla yapılması gereken bir şey. Mısra filmin sonlarına doğru Tokyo’da olimpiyatlarda öğrendikleri bir origamiden turna kuşu yapma seremonisini anlatıyor. Japon kültüründe bin adet turna yaparsan dileğinin gerçek olduğuna dair bir inanış var. Bir çeşit meditasyon ve odaklanma sağlıyor insana turna yapmak. Mısra’nın koca bir kutu turnası var: olimpiyatlarda başarılı olmayı diledikleri bir sürü turna.

 

Film ilerledikçe hem sporcularla maddi ve manevi olarak yeterince ilgilenmeyen yüzme federasyonunun onları nasıl etkilediğini hem de spor yapan kadınlar olmanın ne demek olabileceğini anlamaya başlıyoruz. Mısra ve Defne’nin bu spora devam etmesi için yeterli ödenek yok, mayolarını bile ailelerinden aldıkları desteklerle kendileri tasarlayarak yaptırıyorlar. Bunların üzerine, kızlar ve antrenörlerinin kendi gündelikleşen taciz hikâyelerini anlattıkları bir bölüme geçiş yapıyoruz. Bir noktada, kamera kararıyor ve sadece antrenörün küçüklüğünde yaşadığı ve çok sonra adını koyabildiği bir cinsel istismar hikâyesini dinliyoruz. Buradaki karartma hamlesinin hassasiyet gözeten bir şey olduğunu düşünüyorum. Bu karartmanın teknik bir zorunluluktan mı geldiğini yoksa duygusal bir ağırlıkla ilgili mi olduğunu merak ediyorum. İdil bu konunun planlamadıkları bir şekilde açıldığını ve kendilerinin de zorlandığını söyleyerek başlıyor: “Hiç duymayı ummadığımız hikâyeler dinlemiş olduk. Çekerken de zor bir şey. Devam etmeli miyiz, kapatmalı mıyız? Aynı anda dinliyoruz, biri bizimle bir şey paylaşıyor. Filmde kesinlikle olması gerektiğini hissediyorduk. Ayrıca iki farklı ülkeden kadınların aynı dertten bahsediyor olması da çok önemli. Antrenörün çocukluğu da Mısra ve Defne’nin gençliği de aynı.” Sonrasında bu meselenin “filme yayıldığını,” “kameralarını sık sık oraya çevirdiklerini” farketmişler. Ekin devam ediyor: “O yüzden aslında filmin tamamına yayılan bir konu: hayat gibi. Yaşarken farkına varmadığımız, en küçük detaya kadar işleyen, sonradan dönüp bakınca anladığımız bir sürü kıskaç içindeyiz aslında. Anlaşılacak mı diye düşündük. Ama geri dönüşlerin çoğu amaçladığımız şeye ulaştığımızı gösteriyor.” Kadınların/kuirlerin ataerkillikle, tacizle karşılaştıkları anları paylaşmalarının onları güçlendirdiğine, durumun sistematik olduğunu fark etmelerine dair birkaç küçük ana tanıklık etmiş oluyoruz.

 

Tacizle ilgili sinir bozucu sekansın üzerine Mısra’nın 8 Mart yürüyüşüne gidişine bağlanıyor hikaye. Yönetmenler de sporcular da feminizmle paralel olarak yakınlaşıyorlar. Aslında belki de filmin uyumu da buradan geliyor. Bununla ilgili İdil şöyle söylüyor: “Bu filmin yapım süreci bu dörtlünün birbirinin hayatına değdiği ve birbirine cesaret verdiği bir döneme dönüştü. Mısra’nın sporu bırakma kararının filmde nasıl bir yeri olacak diye düşünüyorduk. Ama aynı anda başka dertlerimizi de konuşuyorduk, sokağa çıkıyorduk. Kadın hareketiyle o sırada tanıştık. Bunları planlamadık tabii, ülkenin gündemi dolayısıyla doğalında gelişti. Filmin sonuna doğru hepimizin açıldığı bir şeyleri fark ettiği bir akış oldu.” Sahiden de filmin en önemli ve vurucu sahnelerinden biri 8 Mart yürüyüşünün olduğu kısım. “Yalnız yürümemek,” kocaman bir sistemin beslediği adaletsizliklerle, tacizle yalnız baş etmeye çalışmamak bu yüzden güçlendirici aslında. Ekin de film yapımının ve herkesin politik olarak bilinçlenmesinin paralel olduğunu, çünkü birçok şeyi geriye dönüp üzerine düşündükçe daha farklı anlamlandırdıklarını ekliyor: “Sonuçta belgesel de düet de sürece dayalı şeyler. Bizim o hikâyeden ne almak, ne çıkarmak istediğimize bağlıydı.10 yıl önce bir şeye maruz kalırsın ve onu dışarıdan bakmadan anlamlandıramazsın mesela. Film bizim için de deneyimlerimizi, hayatımızı sorguladığımız bir şey oldu. Filmin bu katmanı çok tesadüf değil.”

 

Sonra tabii kaçınılmaz olarak sinema sektöründe kadın olmanın nasıl gündemlerle, zorluklarla dolu olduğu üzerine biraz konuşuyoruz. Ekin lafa şöyle başlıyor: “Bu işi yapmak istiyorsan, etraftaki insanlarla konuşturulursun ve neden bu işi yapmaman gerektiğini söylerler sana. ‘Kadınsın bedensel olarak zor’ gibi şeyler dediler. Sonunda aldırış etmedim ve girdim ama zor, çok erkek/eril bir sektör. Kendinize yer açmaya çalışıyorsunuz. İşinizi yapmak bile mücadele oluyor.” Setler, bedensel zorluktan ziyade, bu ve buna dair toplumsal kodların, kadın düşmanlığının daha zorlayıcı olduğu yerler gibi görünüyor.

 

 

İdil kurgu işinin geçmişi gereği bir nebze daha “şanslı” olduğunu, bu alanda daha fazla kadın olduğunu ama bunun da taciz, küçük görülme, rahatsız edilme gibi krizlerden azade olmadığını ekliyor: “Kadınlar savunma mekanizmaları üretiyorlar kendileri için. Mesela kadın bir kurgucuyla konuşuyordum. Uzun metraj filmlerde biraz daha yönetmenle baş başa çalışılıyor mesela. O sınırı çizmek için “abi” kelimesini çok kullandığını söylemişti.” Bir işte çalışmadan önce ekibin kim olduğunun, daha önce taciz politikalarının nasıl olduğunun, eğer taciz edilirse bu durumda kime gideceklerini bilmenin çok önemli olduğunu, bu yüzden iş seçmenin ve alanın daralmasının kaçılmaz olduğunu da söylüyorlar. Ekin devam ediyor: “Ekiplerde kadınların olması çok değiştiriyor. Özellikle set ortamında bir erkek yönetmen şiddet failiyse ve bu biliniyorsa birkaç kişi tarafından, hâlâ bu abicilik adı altında korunuyor, ‘zor adamdır ama iyidir’ gibi argümanlarla. Sanki bu işi yapmak için gereken bir mizaçmış gibi.”

 

Susma Bitsin’den ve sinema sektöründeki kadınlara/kuirlere açtığı güvenli alandan da bahsetmeden geçemiyor İdil: “Susma Bitsin gibi oluşumlar en azından tüm bunları aşmış, sektörde var olmaya karar vermiş kadınlar için güvenli bir alan oluşturuyor. Sanırım 2018’de ilk kez toplantılarına gitmiştim. Demek ki yan yana durabiliyoruz diye düşünmüştüm. Her zaman taciz edilen kişi bunu kamuoyuyla paylaşmak istemiyor, iş arkadaşlarıyla paylaşmak isteyebiliyor. Kişilerin kararına bırakılarak nasıl bir yol izlenecekse, dava da olabilir ifşa da, süreçler takip ediliyor. Taşıması zor yükler ama paylaştıkça hafifliyor, birbirimizi buluyoruz. Sonuçta biz aslında taciz edildiğimiz için o kişiyle aynı ortama girmekten rahatsız olmamalıyız. Bunun için de konuşup paylaşmak, bunun konuşulması için yolları açmak gerekiyor. Çünkü çok rahat bir şekilde dolaşıyorlar aramızda, biz değil onlar rahatsız olsun.” Sonra Kadir Has Üniversitesi’nin son 5 yılda sinema sektöründeki kadın istihdamı üzerine yaptığı araştırmadan bahsediyoruz.[ii] Aslında üniversitede sinema okuyan kadın oranının çok yüksek olduğundan ama insanların sektördeki erillik dolayısıyla vazgeçiyor olabileceğini söylüyor İdil: “Yapım, senaryo ve sanat ekiplerinde ağırlıklı olarak kadınlar çalışıyor. Daha teknik ses, ışık, kamera gibi alanlarda kadınlar bir anda yok oluyor. Ses tasarımcısı olan tek bir kadın var mesela. Görüntü yönetmeni de çok az. [Bu sayı] kurguda yüzde 30’lara çıkıyor. Mesleğin tarihsel geçmişiyle de ilgili biraz. Teknik kısımda olmak isteyen kadınlar var aslında ama bir şekilde bilgi akışı kesiliyor.” Gidilecek yol uzun, kurulması gereken dayanışma bağları yeni yeni oluşuyor ama sinema gibi erkek egemen bir alanda kadınların/kuirlerin çalışmaya, var olmaya devam edebilmesi için hayati.

 

Düet, ağırlıklı olarak erkeklerden oluşan spor, film yapımı gibi sektörlerde kadın ve kuir olmaya dair pek çok ipucunu içinde barındıran, yönetmenlerle karakterlerin uyum içinde olduğunun hissedildiği çok güzel bir belgesel. Filmin Başka Sinema’daki gösterimi 5 Ekim itibariyle bitti. Ancak umarım, filmi yakında başka platformlarda da görebilirsiniz.

 

 

 

 

[i] Nasıl bir şeymiş bu düet derseniz de kısa bir versiyonu burada

[ii] https://kadinkamera.khas.edu.tr/

 

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

KÜLTÜR

YAşk, Yalanlar ve Kan: Kristen Stwewart’ın Hollywood’a Açılma Filmi
Aşk, Yalanlar ve Kan: Kristen Stwewart’ın Hollywood’a Açılma Filmi

Kristen Stewart ve yapımcı partneri Dylan Meyer’ın lezbiyen film camiasını yerinden oynattıkları Love, Lies, Bleeding (2024) filmi sonunda vizyona girdi! Tabii ki, ülkemiz hariç pek çok yerde… Tanıtım turundan, verilen röportajlara kadar “ıslak ve kışkırtıcı” bir lezbiyen yapımı olduğundan emin olduğumuz filmin basit bir anlatısı ve kara komik detaylarla bezenmiş bir tarzı var.

KÜLTÜR

YGeçişin, Yolda Olmanın, Öğrenmenin ve Dayanışmalar Kurmanın Filmi: Crossing (2023)
Geçişin, Yolda Olmanın, Öğrenmenin ve Dayanışmalar Kurmanın Filmi: Crossing (2023)

Film kapanırken Lia, Tekla ile sokakta karşılaştığını ve onun sevgilisiyle yaşadığı bol çiçekli, bitkili evine gittiğini hayal ediyor. Yeğeniyle trans bir kadın olarak açıldığı için kurmadığı, toplumsal baskıya yenik düşen ilişkilerini toparladığını hayal ediyor ve aramaya devam ediyor. Yolda olmanın, denemenin, öğrenmenin asıl mesele olduğunun altı çizilmiş oluyor böylece. İstanbul, o yakadan bu yakaya geçilen, beş benzemez insanın karşılaşıp bir araya geldiği, kaosun hüküm sürdüğü böyle bir şehir ne de olsa...

KÜLTÜR

YAtarlı Rap’in Mitik Prensesi: Harpya*
Atarlı Rap’in Mitik Prensesi: Harpya*

İtiraf ediyorum, Mayıs 2023’teki yoğun seçim gündemini atlatabilmemi iki rapçiye borçluyum. Bunlardan biri Gazapizm, diğeri Harpya’ydı. O kadar yorucu, sinir bozucu ve öfkeli zamanlardı ki sadece rap dinleyip sokakta hızlı hızlı yürüyordum. Harpya epeydir tanıdığım ve tanımadan önce de müziğini çok sevdiğim biriydi. Öfkesi, öfkesini ifade ediş biçimini dinlemek bana epeydir çok keyfi veriyor.

MEYDAN

YKA-DER Vakası: Sendikal Haklar ve Çalışma Koşullarına Feminist Bir Müdahale
KA-DER Vakası: Sendikal Haklar ve Çalışma Koşullarına Feminist Bir Müdahale

Hak savunuculuğu yapan sivil toplum alanında, sektörde çalışanların da özlük haklarının ön planda olmasını bekliyor olabilirsiniz. 10 yıldır sivil toplumda çalışan biri olarak bunun çoğu durumda, yanlış kurumsallaşma, dar bütçeler, liyakatsizlik ve mobbing gibi meseleler dolayısıyla böyle olmadığını söyleyebilirim. Pek çok kurumda hala sivil toplum çalışanlarının yol yemek masrafları gibi en temel özlük hakları yok.

Bir de bunlar var

Hayâl Kırıklığı Nesli
Şiir Meraklısı Bir Genelev Kadını
Şantiyeden sahneye, oradan kürsüye

Pin It on Pinterest