Savaşı unutmak. Devamlı savaşı düşünmek.

ECİNNİLİK

Savaş Zamanında Olmak

Etel Adnan’ın In the Heart of the Heart of Another Country (2005) kitabından, “To Be In A Time Of War” başlıklı şiirinin çevirisidir.

 

 

Bir şey söylememek, bir şey yapmamak, beklemek, eğilip doğrulmak,
kendini suçlamak, dikilmek, pencereye doğru gitmek,
fikrini değiştirmek o esnada, sandalyeye geri dönmek, yeniden dikilmek,
tuvalete gitmek, kapıyı örtmek, sonra açmak,
mutfağa gitmek, bir şey yiyip içmemek, masaya geri dönmek, sıkılmak,
halıyı adımlamak, ocağa yaklaşmak, bakmak ona, can sıkıcı bulmak onu,
sola yönelmek, ana kapıya dek, odaya geri dönmek,
tereddüte düşmek, devam etmek, biraz daha, azıcık, durmak,
perdeyi sağ ucundan çekiştirmek, diğer ucundan sonra, gözlerini dikip bakmak
duvara.

 

Kol saatine göz atmak, duvar saatine, çalar saate, tik takları dinlemek,
saate göz atmayı yeniden düşünmek, musluğa gitmek,
buzluğu açıp kapamak, kapıyı açmak, soğuğu hissetmek,
kapıyı örtmek, acıkmak, beklemek,
yemek vaktini beklemek, mutfağa gitmek, buzdolabını açmak,
peyniri çıkarmak, çekmeceyi açmak, bıçağı çıkarmak, peynir tabağıyla
yemek odasına gitmek, tabağı masaya koymak,
sofrayı tek kişilik kurmak, oturmak, peyniri dört dilime bölmek,
bir ısırık almak, peyniri ağzına götürmek;
çiğnemek ve yutmak, yutkunmayı unutmak, hayale dalmak,
yeniden çiğnemek, mutfağa geri dönmek, ağzını silmek,
ellerini yıkayıp kurulamak, peyniri dolaba geri koymak,
dolabın kapağını kapamak, günü koyuvermek.

 

Radyoyu dinlemek, vazgeçmek, biraz yürümek, düşünmek, düşünmekten
vazgeçmek, anahtarları aramak, meraklanmak, bir şey yapmamak,
geçen zamana hayıflanmak, bir çözüm bulmak, kumsala gitmeyi
istemek, güneşin battığını fark etmek, acele etmek, anahtarla
aşağı inmek, arabanın kapısını açmak, girip oturmak, kapıyı kapamak,
anahtarı takmak, kontağı çevirmek, motoru çalıştırmak, dinlemek, etrafta kimsenin
olmadığından emin olmak, geri geri çıkmak, ilerlemek, sağa dönmek,
sonra sola, dümdüz devam etmek, yolu takip etmek, virajları almak,
sahil boyu ilerlemek, okyanusa bakmak, hayran kalmak ona,
mutlu hissetmek, tepeye tırmanmak, tepenin öte tarafına ulaşmak,
dümdüz ilerlemek sonra, durmak, okyanusun ortadan kaybolmadığından
emin olmak, şanslı hissetmek, motoru durdurmak, kapıyı açmak, dışarı çıkmak,
kapıyı kapamak, dosdoğru ileri bakmak, esintiye minnet duymak,
dalgalara doğru ilerlemek.

 

Uyanmak, yataktan kalkmak, giyinmek, pencereye doğru
yalpalamak, bahçenin güzelliğiyle mest olmak, ışığın niteliğini
incelemek, gülleri sümbüllerden ayırt etmek,
gece yağmur yağdı mı diye merak etmek, dağla temas etmek,
onun rengini ayrımsamak, bulutlar yer değiştiriyor mu bakmak, durmak,
mutfağa gitmek, biraz kahve öğütmek, ocağın altını açmak, suyu ısıtmak,
suyun kaynadığını duymak, kahveyi hazırlamak, ocağın altını kapamak,
kahveyi koymak, yanında biraz süt almaya karar vermek, şişeyi çıkarmak,
sütü alüminyum tavaya döküp ısıtmak, dikkatle hareket etmek,
sütü eklemek, sütü kahveyle karıştırmak, ısıyı hissetmek, fincanı
dudağına götürmek, yudumlamak, yeniden yudumlamak, ufak tefek işlerle
uğraşmak, ayaklanıp mutfağa gitmek, geri dönüp radyoyu açmak,
radyonun sesini yükseltmek, Irak’a savaş ilan edildiğini duymak.

 

Gittikçe sabırsızlanmak, acıkmak, tırnaklarını yemek,
sırtına bir ceket alıp kapıyı açmak, tepeyi tırmanmak,
Körfez’e bakmak, tekneler görmek, aradan büyük bir yelkenliyi seçmek,
yürümeye devam etmek, nefessiz kalmak, sola dönmek,
Sushi-Ran’a girmek, beklemek, garsona bakmak, ona seslenmek,
masaya dirseklerini yaslamak, çay geldiğinde onları geri çekmek,
sipariş vermek, yemek içmek, chopstik kullanmak, yemeğini bitirmek,
peçeteyle ağzını silmek, hesaba bakmak, parayı sayıp ödemek,
nazikçe teşekkür etmek, dışarı çıkmak, tepeye doğru yola koyulmak.

 

Erkenden kalkmak, aceleyle kapıya inmek, gazeteye bakınmak,
onu sarı poşetinden çıkarmak, ilk sayfada SAVAŞ yazdığını görmek,
SAVAŞ’ın sayfanın yarısını kapladığını fark etmek, iliklerine kadar titremek,
işte hepsi bu kadar demek, buna cüret ettiklerini, çizgiyi aştıklarını bilmek,
Bağdat’ın bombalandığını okumak, bir ateş seli tahayyül etmek,
gürültüleri işitmek, yüreği burulmak, ağaçlara bakakalmak,
gazeteyi okuyarak ağır ağır yukarı çıkmak, ilk sayfaya dönmek,
SAVAŞ’ı yeniden okumak, sözcüğe bir örümcekmiş gibi bakmak,
donup kalmak, çareyi kendinde aramak, çaresizliği tatmak,
ahizeyi kaldırmak, vazgeçmek, giyinmek, pencereden bakmak,
günün güzelliğinden acı duymak, böylesi suçların faillerinden
ölesiye nefret etmek, düşünmenin nafile olduğunu anlamak,
cüzdanını almak, aşağı inmek, ölesiye dövülmüş insanları görmek,
günün cidden çok güzel olduğunu düşünmek, hiçbir şeyden haberi olmamak,
yürümeye devam etmek, insanların birbirlerine
aldırış etmediğini fark etmek.

 

Öğle yemeği yemek. Bira istemek. Sipariş vermek. Yiyip içip
hesabı ödemek. Oradan ayrılmak. Eve varmak. Anahtarı bulmak. İçeri girmek.
Beklemek. Savaş hakkında düşünmek. Saate göz atmak. Haberleri açmak.
Savaş muhabirlerinin damıttığı zehri dinlemek.
Başı çatlamak. Sade bisküvilerden atıştırmak. Yeniden radyoyu açmak.
Bağdat’a düşen bombaları duymak. Ambulanslara kulak vermek. Üst kata çıkmak.
Çimlerin üstünde uzayan gölgeleri izlemek. Penceredeki ölü sinekleri
saymak. Masaya gitmek ve gelen postaya bakmak.
Cesareti kırılmak. Biraz su içmek. Rüzgâra anlam verememek.
İnsanlığın kaosa sürüklenip sürüklenmediğini merak etmek. Gezegeni
havaya uçurmayı istemek. Savaşa karşı yürüyenlere gıpta etmek.

 

Bir savaşı çok uzaklardan işitmek. Başkaları içinse; bombalamak,
bir ülkeyi bertaraf etmek, bir uygarlığı silip süpürmek, yaşamı yok etmek demek.
Bir onu bir bunu düşünmek. Çıkıp gitmek. Golden Gate köprüsünü geçmek.
San Francisco’ya varmak. Işıklarda beklemek. Yeşil ışığın parıltısından
hoşlanmak. Market caddesine gelmek. Bir dolu polis görmek.
Yola devam, diye geçiştirilmek. Yürüyüşün sonunda genç adamların
tutuklandığını görmek. Havadaki gerilimi kestirmek. Valencia’yı aramaya koyulmak.
Connecticut caddesine kadar gidip arabayı park etmek. Kaliforniya Sanat Okulu’nun
kapısından girmek. Karanlık bir odada oturmak. Bir şairin, sonra bir başkasının,
geçip giden zamandan söz edişini dinlemek.

 

Benzincide durup benzin almak. Tepeyi tırmanıp Tamalpais Dağı’na
şöyle bir bakmak. Dinlenmek, soluklanmak, seyre dalmak.
Bir patikaya dalıp yaş yerlerden yürümek. Dağdaki bin bir yeşilin
tadına varmak. Gökyüzündeki grileri karşılaştırmak için
önce bakışını göğe çevirmek, ardından ufka doğru düşürmek. Bulutlarla
konuşmayı denemek. Bunun imkânsız olduğunu kabullenmek. İletişimin gizemine
takılmak, eksikliğine kederlenmek. Dert değil, demek, sonra
ağzından çıkana inanmamak. Sabah haberlerini düşünüp dehşete düşmek.
Tiksinmek. Nefret etmek. Durmadan taşan duyguları zihninden boşaltmak.
Kötülüğün varlığına hayıflanmak. Kötülüğün varlığından kendini sorumlu tutmak.
Kötülüğü unutmak isteyip buna muktedir olamamak. Ölümü kuşanmak.

 

Sayfayı çevirmek, ama temiz bir başlangıç görememek. Radyoyu açmak.
Dinleyerek kendini zehirlemek. Saate lanet okumak, ateşe,
tufana ve cehenneme. Sabrını yitirmek. Talihsizliği linç etmek.
Manevi bir yenilginin yolunu kalbe ulaşmadan kesmek.
Direnmek. Ayağa kalkmak. Radyonun sesini açmak. Savaşa karşı düzenlenen
yürüyüşlerin çoğaldığını öğrenmek. İnsan doğasının karmaşıklığını kabullenmek.
Savaşın her yerde olduğunu bilmek.
Birilerinin galip geleceğini kabullenmek. Biraz su içmek. Daireler çizmek.
Tükenmemiş gibi davranmak. Buna inanmak. – Mış gibi yapmak.
Yüreğinle tartışmak. Konuşmak. Onu sakinleştirmek, o da mümkünse.
Teknolojiyi arkasına almış cihatların vahşetine kahretmek.
Şüphe içinde kalmak. Şüphenin içinden zaferle çıkmak.

 

Pazar gazetesine göz gezdirmek. Okumak: “Hedef: Bağdat”.
Sonra radyodan Amerikalı muhaliflerden haber almak.
Siyahların büyük çoğunluğunun savaşa karşı olduğunu, Iraklıların
direndiğini duymak. Biraz temizlik yapmak. İçindeki öfkeye katlanmak.
Kötülüğün ispatını, acının varlığını kabullenmek. Kendinde kuvvet bulmaya
muktedir olamamak. Protestoculara minnet duymak, onları harekete geçirenin
ahlak anlayışları olduğunu bilsen de. Yaptıkları bu, risk almak.
Arap ülkelerinin kararsız hissettiklerini düşünmek, en hafif tabirle.
Radyoyu katlanılmaz bulmak.

 

Tepkiyi beklemek, intikamı. Susamak, bunalmak, sonra
üşümek. Kötülük diyor ki, bedeni işgal etmek.
Kötülükten konuşmak. Telefon açmak. Düşündüklerini söylememek.
Bildiklerini düşünmemek. Telefonu kapatmak. Correctol’u alıp
hatıraları silmeye başlamak. Aç olmamana rağmen yemek.
Yiyerek diğer ihtiyaçları tatmin etmek. İğrenmek.
İki tarafın da ölülerini saymak. Bir televizyonun olmadığı için kendini kutlayıp
radyoya dönmek. Radyoda Mısırlı, Türkiyeli, Ürdünlü, Suriyeli ve Iraklı
muhabirleri dinlemek. Yıpranmış hissetmek.

 

Işığa hayran kalmak, bahara şükür. Çöpü indirmek,
kapağını kapamak. Yukarı çıkarken sümbüllere bakmak, mineyi ve
adaçayını koklamak. Oturma odasına girdiğinde sessizliği duymak
ve tartmak. Felaketin ıstırabını çekmek. Bir şey yapmamak. Tarih hakkında
düşünmek sonra bundan vazgeçmek. Raftaki birkaç kitabı düzeltmek,
birkaçını da atmak. Eline bir dergi almak, sonra sepetine
fırlatmak. Parmenides’in unutulmuş bir çevirisini bulmak.
Birkaç cümle okumak, yazarın sabırsızlığını keşfetmek. Onu
sonra okumaya niyetlenmek, ama artık “sonra” diye bir şey yok. Şu ânı
kurşun gibi yekpare kabul etmek.

 

Etrafı toplamak. 1975’ten bir günlük bulmak. Rasgele açıp
okumak: “Şam’dan döndüm.” Biraz daha okumak: “Pazar günü, ayın 12’si.
Mawakef toplantısı.” Defteri masada bırakmak. Radyoda KPFA kanalını
açmak. Haberleri acı bir içki gibi sindirmek. Korku salmak,
savaş bu. Zalimliğin, fethin çamurunda yuvarlanmak.
Yakmak. Öldürmek. İşkence etmek. Aşağılamak: savaş bu, hep böyle.
Demirden çemberi kırmaya çalışmak. Şehre inmek, en azından
Caledonia’da duraklamak. Suyun kenarından ta Valhalla’ya yürümek.
Olağanüstü güzellikteki bir yelkenlinin direğini
kuşkulu gözlerle süzmek. Simsiyah gövdesine ve inceliğine hayran kalmak.
Yelkenlinin inceliğini hükümetin ahlaki kalınlığıyla
karşılaştırmak. Yapabilecek hiçbir şey olmadığını kabullenmek.

 

Afganistan üstünden uçan bir askeri uçağı düşürmek. Güneşi
selamlamak. Çiçekleri sulamak. Hortumu sarmak. Tekrar
salmak. Sulamaya devam etmek. Hortumu duvara dayamak.
Olduğun yerden hareket edince gölgeleri de yerinden etmek.
Daktiloya dönmek. Şeridini dert edinmek, yenisiyle değiştirmek
gerekip gerekmediğini düşünmek. Tatlı arzusunu dizginlemek.
Güçlükle nefes almak. Öfkeyi ölçülü tutmak, kaygıları halı altına
süpürmek. Ayakkabıları çıkarıp başkalarını giymek, sonuçtan
memnun kalmak. Saate bakmak. Mürekkep şişelerini açmak. Etiketteki
“Mont-Blanc” yazısını okumak. Mürekkebin buharlaşmasından korkmak.
Dikkatlice şişeyi kapamak. Saate bakıp (kötü) haberlerin
vaktinin geldiğini fark etmek. Buna katlanmak.

 

Takvimde Lynn Kirby’nin öğle yemeğine geleceğini görmek. Irak’ta
İngilizler ve Amerikalıların yaptığı mezalimi tartışmak. Onun
savaşın tümden mezalim olduğunu söylediğini duymak, nokta. Astronotlardan
ve uzaydan konuşmak. Bir işbirliği olasılığını tartışmak.
Masaya eti ve salatayı getirmek. Salatayı karıştırmak. Dağa bakmak.
Daha sonra dağa geceyi indirmek. Gece boyunca orada olduğunu varsaymak.
Sevgiyi olumlamak, boşluğa bakmak, derinliğini ölçmek. Bazısı
organik yiyecekler yerken bazısının açlıktan ölmesi mubah mı
diye düşünmek. Irak’taki savaşı tahayyül etmek. İşgalci orduların
nasıl bir hoyratlıkla yediklerini çok iyi bilmek. Nefretten ölmemeye çalışmak.
Başını ellerinin arasına almak. Devam etmek. Gözlerini kapamak.
Güçlükle nefes almak.

 

Gündem, Bağdat’ı yok etmek. Savaşın müziğini işitmek.
Baharın alacalı güzelliği karşısında afallamak. Da Vino’da kahve içmek.
Canlı bir iskeleti andıran kadının arabaya bindirilişini görünce terleyip
titremek. Real Food Store’dan mısır ekmeği almak. Açlığı düşününce
suçlu hissetmek. Geri dönmek. Bahçenin muazzam güzelliğini hayretle izlemek.
Yukarı çıkıp ekmeği yerleştirmek. Radyoyu açmak. Resmi riyakârlığa
tahammül edememek. Savaş suçluları olduklarını tekrarlamak.
Tüm bedeninde kurşunvari bir ağırlık hissetmek. Çaresiz olmak.
Savaşın mutlaklığını bilmek. Yine de geleceğin
düşmanın planlarından azade olacağına inanmak.

 

Dünyayı sevenlerin gözlerindeki ışığı söndürmek,
hayatın kendisini tehdit etmek, ölümü dayatmak, savaş bu.
Fırat’a kan dökmek, Dicle kıyılarında yaşayanları öldürmek.
Tepeleri yerinden etmek. Bir pazar yerini silip süpürmek.
Evlenmeyi imkânsız kılmak, uyumayı da, daha ötede, Meksika’da
bunu yapabilirlerken bir sabah uyanabilmeyi Basra’da.
Arapların kaderiyle oynamak. Ölümlerini öngörmek, üçkâğıda alet etmek.
Kadim tanrılara dua etmek. Geçmişe dair çaresizliğe kapılmamak.
Unutmamak. Bir gün, ne zaman kimse bilmese de, adaletin üstün geleceğinden
emin olmak. Dünyanın enayi yerine konmanın intikamını
alacağını bilmek. Gizem ve sırların varlığını bilmeyi sürdürmek.

 

Çöllerin hayalini kurmak, kaktüsleri ve tüm zehirli bitkileri saymak.

 

Görkemli güneşlere hasret duymak. Bir kolunu kaldırmak, sonra diğerini.
Haberlerin kesintisiz akışını takip etmek ve dayanılmaz bir
hüzne kapılmak. Mideni kazıyan açlık yüzünden her şey
yolundaymış gibi davranmak. Yememek ya da saate bakmamak.
Defteri eline almak, sonra rafına geri koymak. Amerikalıların, İngilizlerin ve
müttefiklerinin, Irak halkının, çocukların ve Iraklı erkeklerin yok edilmesini
istediklerini bilmek. Şu anda olanları süregelenle kıyaslamak.
Pamuk ipliğine tutunmak. Dağılmak.
Koşmak ve durmak, karanlıkta, terasta.
Gökyüzünün haritasını okumak. Yıldızları imlemek.
Pleiades’i bulmak. Babil’i anımsamak. Kalbinin üstüne
karanlığı sıvamak. İçeri girmek, kapıyı kapamak. Çıkacak ufacık
bir çıtırtıyı beklemek. Uzun bir günün sonunu getirmek. Uykuya dalmak.

 

Sanki önemliymiş gibi bir şeyler yapmak. Gazze işgal edilip
kara bir dalga Filistinlileri yutarken sakin, makul görünmek.
Nasıl hiddetten ölmemek? Üçüncüsünü beklerken, ekrana Birinci Dünya Savaşı’nı,
sonra İkinci Dünya Savaşı’nı yansıtmak. Tam da İsrail’in benimsediği şekilde
masumları korkutmak. Paris’e telefon açmak.
Walid’e her şeyin yolunda olduğunu söylemek. Yalan söylemek.
Havanın çekimser bir güzellikte olduğunu itiraf etmek. Havaları aniden ısıtan
bahara kayıtsız kalmak. Hangi bluzu giyeceğine karar vermek.
Zihnini ötede, kapının orada duran pazar gazetesinin
kaygısıyla doldurmak.

 

Savaştaki kanı ticaret kokusuyla harmanlayan bir dolu çöp okumak.
Her tür mutluluğun kökünü kazımak. Dışarı çıkmak, aşağı inmek, yola koyulmak.
Tereddüt etmek; ilerlemek, dönmek, merdivenlerden gerisin geri çıkmak ve
odaya girmek. Bu arada dağın hâlâ orada olduğunu fark etmek.
Uzanmak ve uyumak, derin derin, ağır ağır. Gece uykusunu tekrarlamak.
Uyanmak, pencereden Körfez ve dağ arasında uzanan yeşil suya bakmak,
kendine dönmek. Savaşın Irak’ı harap ettiğini
hatırlamak. Acı duymak.

 

Ocağa doğru yürümek, orada dikilmek, masaya dönmek,
oturup mürekkep şişesini açmak. Tıpasını geri tıkamak.
Bir gölgenin kenarını takip etmek. Gölge yaratmak için
bir kolunu kaldırmak. Gölgenin rengini kestirememek. Doğasına şaşıp kalmak.
Zihninde mesafeler katetmek ve bunların dünyada mı uzayda mı olduğunu
bilememek. Ayak sesleri duymak. Kulak kabartmak. Beklemek. Kararsızlığı
bir kenara koymak. Beyni içindekilerden arındırmak. Şüphe tekrardan
sokulurken o suçluluk hissinden kurtulmak. Bakışlarını eldeki resme dikmek.
Resmin içinde kaybolmak. Kahve yapmak. Fincana koymak ama
içmeyi unutmak. Soğumuşken içmek, kalanını dökmek.
Öfkelenmek. Boşver gitsin boşver gitsin, demek. Postayı beklemek, beklerken
düşünmek: Kimin umurunda?

 

Sabah erkenden dişçiye gitmek sonra dönüp eve gelmek.
Uzanmak, öğle haberlerini beklemek. Başı ağrımak.
Sabırsızlanmak. Savaşı kusmak. Çöken sisi sevinçle, gözyaşlarıyla
karşılamak. Taşlarda şefkati bulmak. Sarah Miles’ı çay ve kekle
karşılamak. Haberleri kaçırmak. Sohbet etmek. Vedalaşmak. Valiz hazırlamak.
Savaşı unutmak. Devamlı savaşı düşünmek.
Günün güzelliğini görmezden gelmek. Bahçeyi sulamak. Tiksintiden
vıcık vıcık hissetmek. Gökyüzünün çivit mavisini fark etmek. Bir bulutu
takip etmek. Başka mavilerle karşılaşmak. Yeryüzüne dönmek.
Tepelerin üstünden uçmak. Esintiyi hissetmek. Bağdat’ta insanların
hoyratça öldüğünü söyleyen silik bir cümle okumak. Aklın
boşluğuyla yüzleşmek.

 

Bir karga gibi ağır ağır uçmak. Rüzgârı duymak. Dallarla birlikte eğilmek.
Cigaranın dumanını yabani zeytine üflemek. Heraklitos okumak.
Düşüncesi açıklığın sorgulamasında yattığından, onu “müphem” addetmek.
Sonra Heidegger okumak. Türkiye’nin Irak meselesinde huzursuzlandığının
haberini telefondan almak. Irak’ın infazına tanık olmak.
Arapları geri çekilmeye zorlamak. Rhea Galanake’nin şiirine
duygulanmak. Sağlıklı hissetmemek. Yaşlanmak, kaygıyla mücadele etmek.
Yolculuğu düşünmek. Kendini havalimanında hayal etmek. Günleri saymaya
başlamak. Esnemek. Pencereden dışarı bakmak. Kederinin gücünü inkâr etmek,
yine de sınırlarını araştırmak. Kendinde gücü nafile aramak.

 

Kırılmış bir cesaretle doğrulmak. Kahve yapmak.
Biraz süt ısıtmak. Vitaminlerini almak. Fırtınayı beklemek. Haberleri dinlemek
ve kendini her şeyin iyi olacağına inandırmak. Bedende ve zihinde
enerji bulamamak. Düşünceleri alkol gibi damıtmak, damla damla.
Yeşil tarlaları hatırlamak, kızıl toprağı, kapkara suratları, beyaz gözyaşlarını.
Sanki hiçbir şeyin değişmemiş olduğunu hatırlamak. Dipsiz bir yorgunlukla
boğuşmak. Bu yenik düşüncelerin akışını durdurmak.
Sessiz kalmak.

 

New York’a inmek. Valizi almak, taksiye binmek,
köprüyü geçmek, kızıl güneşe doğru arabayı sürmek, şehre girmek,
90. sokakta inmek, asansöre binmek, valizi yere bırakmak,
yatağa uzanmak, tavana bakmak, her şeyi unutmak. Birkaç saat sonra
Saigon Grill’e gitmek: patlıcan ve pilav sipariş etmek,
hesabı ödemek, uykuya geri dönmek, zevkliydi. Sabahleyin nemli havanın
husumetini hissetmek, ağaçların neden halen yapraksız olduğunu
merak etmek, gözünle dalları ta uçlarına kadar takip etmek,
çevredeki binaların ne kadar yüksek olduğunu fark etmek,
duvarın tuğlalarını saymaya başlamak.

 

Hava kirliliğini hapşırıkla defetmek. Aynadaki is lekesini silmek.
Öksürmek ve tükürmek. New York Times satın almak ve onu iğrenç bulmak.
Savaşı yücelten fotoğraflara bakmak. Sivil kayıpların sayısını görünce
dehşete kapılmak. Apartman dairesinde bu kadar rahat hissetmekten utanmak.
Yaşamaktan bıkmış hissetmek. Düşüncelerine ihanet etmek.
Bir şey içmek ve çok yemek. Birayı da sevmek, Park’ı da.
Metropolitan’a bir ziyaret planlamak. Park’ta yürümeye karar verip…

 

Kaliforniya’ya telefon açmak. Epey bilgi kirliliğine boyun eğmek. Eldeki şişeyi
sıkıca kavramak, Evian içmek. Geri gelen İngilizlerin altında Basra sakinleri
susuzluktan ölürken utanç duymak. Susuzluktan ölmek
yerlilere, ölmek ise, başkalarına nasip. Hayattakilere
henüz ölmediklerini söylemek. Çocukların sesinde
yaklaşan ölümü sezmek. Huzursuzca ışığı azaltmak. Nedensiz yere
mutfağa gitmek. Karanlıkta oturmak. Karanlık düşünceleri
karşılamak. Kalbini sıkan yumruğu gevşetmek. Damarlarından sevginin
türlü biçimlerini akıtmak. Kendini cansız bulmak. Hapsolmak.

 

Saatlerin içinden süzülmek. Bitkin düşmek. Sorular içinde
kaybolmak. Tüm yolları kapamak. Alacakaranlığın çökmesine izin vermek,
daha ziyade gölgelerin yükselmesine. Lambaları yakmak. Haberlerden
kaçınmak. Ellerini yıkamak. Dikkatlice kurulamak. Kafanı sallamak ve
içindeki her şeyi çalkalamak. Güçlükle nefes almak. Kaygılanmamak,
ama sıkılmak. Paralel bir farkındalığa ulaşmak. Bombalanan Bağdat gibi
dışarısının da bir o kadar hüzünlü olduğundan emin olmak isteyip
pencereye doğru gitmek. Neden bu kadar durgun olduğunu düşünmek.
Taviz vermeye bu kadar hazır olduğun için melek tarafından suçlanmak.
Hiçbir şahsi eylemİ öngörememek. Alışılmışın dışında kar yağacağını
hatırlamak. Yaklaşan akşamdan korkmak. Steve Lacey’nin konserine gitmek.

 

Tehlike sezmek. İkinci Cadde’den inip 10. sokağa çıkmak,
“Barracuda”ya girmek ve ısmarladığın fish-and-chips’le oturmak.
Aceleyle yemek. St. Mark’s Kilisesi’ne girmek, bilet almak. Bir klarnetçiyi
dinlemek. Dansçıların gölgelere dönüştüğü bir perdenin önünde
Douglas Dunn’ı seçmek. Steve Lacey’i alkışlamak. Kafasını saran
bandajı, şişmiş yanağını görünce kaygılanmak.
Temposunu biraz düşürmüş olduğunu ve müziğinin
ağladığını fark etmek. Fazlasıyla ısınmış odada kalın ceketini
çıkarmak. Steve’in müziğinin mekânı ele geçirmesine izin vermek.
Program kitapçığını yelpaze gibi kullanmak. Müziğin dokusunda
Bağdat’ın vuruşlarını duymak. Nuri’nin bu savaştan sağ çıkıp çıkamayacağını
düşünmek. Kendini tamamıyla müziğe vermek. Onu barbarca,
esrik bulmak. Soprano saksafonu dansçılarla bütünleştirmek. Dansı
bir şeylerin yanlış gittiğinin kemikleşmiş bilgisiyle birleştirmek.

 

Sabahleyin kar fırtınasına uyanmak. Nisan ayında havanın
böylesine şaşırmak. Önceki baharlarda çiçek açan kiraz ağaçlarını
hatırlamak. Hâlâ sıcakken kahveyi içmek.
Soğukta çıkıp gazeteyi almak. Yeni ayakkabılar giymek.
Hemen içeri girip gazeteyi köşeye atmak. Gümüşe çalan gökyüzünden
düşen karı seyretmek. Bir ağacı Noel ağacına benzetmek.
Tekrar dışarı çıkmak, bu sefer “Edgard’s”ta öğle yemeğine.
Füme somonlu salata sipariş etmek. Yağ ve sirke dökmek.
Bardaklara kahve dolduran garsonu çağırmak. Kahvenin
tıpkı dünya gibi kapkara olduğunu görmek.

 

Savaşa inat Bağdat’ta olmayı şiddetle arzulamak. Tehlikeyle
alay etmek. Sonun yakın olduğunu bilmek. Sanrılar görmek. Uzuvlarını
kaybetmiş olanları, rafa dizilmiş vazolar gibi görmek. Bağrışmaları duymak ve
ellerini kulaklarına bastırmak. Bağırmak. İster istemez kabusun sonunu getiren
telefonu açmak. Çay yapmak. Suyun ılık ve saatin tatsız olduğunu fark etmek.
Gökyüzüne karı durdurduğu için teşekkür etmek.
Beyrut’u düşünmek, Filistin’i düşlemek, Bağdat’ı özlemek,
bir yerde tamamıyla olabilmenin imkânsızlığını hatırlamak. Öğretildiği şekliyle
Tarih’ten tiksinmek, ama yine de, hep, Yunanistan’ı sevmek.
Cesaretin kutlanmasına ihtiyaç duymak. Tek göz odada ışığı söndürmek.
Yavaşça yayılan akşamı seyretmekten başka çare yok.

 

Kendi ve Rilke’nin tahayyülündeki meleklerden söz etmek.
Malte Laurids Brigge’yi anmak. Ergenliğini hatırlamak ve ne kadar
uzak olduğundan korkmak. Acı çekmek. Sevmiş olduklarını halen seviyor olmak.
Gerçekten sevmiş olduğunu fark etmek. Geçmişteki şeyleri apaçık anımsamanın
bu hapsolmuşluktan daha az acı verip vermediğini düşünmek. Ağzında
kötü bir tat almak. Tırnaklarını yemek. Irak için acı duymak. Maruz bırakıldığı
işkenceye isyan etmek. Kaskatı eklemlerini ve belinin ağrısını hissetmek.
İklime uyum sağlamış bir hayalet gibi günün içinden geçmek.
Herhangi bir var olma sebebini yitirmek.

 

Matematiksel fonksiyonları küçümsememek. Yerleşik yargıları çürütmek için,
düşünceye bir yol yordam tesis etmelerini beklemek.
Çabanın nafile olduğunu bilerek, çaresizliği savuşturmak. Zulmü
hayretle izlemek. Gözle görülmez bir sürece sekte vurmak. Arkadaşları selamlamak.
Öksürdüklerini duymak. Ufak hastalıkları yok ettik ama daha büyüklerinden
vazgeçemedik, demek. Bağdat’ın imgesini canlandırmak.
1976’daki geziyi hatırlamak. Bağdat’ta günler geçirmek, rüyada, hatırada.
Ansızın New York’a sürüklenmek. Aspirini yutabilmek için
su içmek. Şişmek. Perişanlıktan hiçbir yere bakamamak. Hem umuttan hem
teslimiyetten vazgeçmek. Hiçliğin kenarına yaklaşmak.

 

Hafızada geçmişin tortusunu aramak. Uykusuzlukla yoğrulmak.
Kar olup su deposunun üstüne yağmak. Gökyüzünü incelemek, daldan dala
uçmak, pembe bir sabah vakti yüksek binalara havadan bir koridor açmak.
Gidip bir muhabirin Guernica’yı, Rotterdam’ı, Bağdat’ı yahut
New York’u bombalamanın savaş suçu sayılabileciğini söylediği
gazeteyi almak… Telefonun çaldığını duymak, kara bakmak, koridordan
bir gürültü yükselirken zulüm hakkında tefekkür etmek. Komşunun pişirdiğinin
kokusunu almak. Bir şeyin… neyin? telafisi olarak yemeğe düşmek.
Bir an için çocukluğunu görür gibi olmak.

 

Maddeyi tine dönüştürmek. Eşiği geçmek. Tüm işaretleri yok etmek,
sonra onların peşine düşmek. Geleceği deşifre etmek. Paslanmak.
Gecenin bir vakti kusmak ve yatağa dönüp yorganı başına çekmek yerine
yenilgiyi nasıl sindireceğini düşünmek. New York’un ilginç bir yer olduğuna
ikna olmaya çalışmak. Avluya buruk bir bakış atmak, buna bahçe demek!
Sinirleri bozulup Park’a gitmek. Erimiş karın oluşturduğu göletlerden kaçınmak.
Bir ağacın altında durmak ve karın gövdesinde oluşturduğu benekleri saymak.
Açık sarı çalılıklara hayran kalmak.

 

Bir patikayı takip etmek. Yavaşlamak, 90. sokağa dönmek. Sola sapmak,
sonra sağa, asansörün düğmesine basmak, anahtarı çıkarmak,
içeri girmek… bir boşluğun içine girmek.

 

Etrafta karmaşa yaratan melekleri dağıtmak için
oturma odasını süpürmek. Gittikçe uzaklara karışan Kaliforniya’yı düşünmek.
Sıkılmak. Bağdat’ın yok olduğu imgesini havaya, gökyüzüne fırlatmak. Enerjiyi
öfkede boşa harcamak. Şimdide sarmalanmak. Daha da huzursuzlanmamak için
telaşı yeğlemek. Bedenin bent kapaklarını açmak. Kendi toprakları üstünde yatan
Iraklı cesetlerin fotoğraflarını irdelemek.
Her şeyin sonunun gelmesini dilemek, kendinin de, diğerlerinin de.
İmgelere dönmek ve onları ikonalara çevirmek. Dua etmek.

 

Sergilemekten çekinmediğin bir kayıtsızlığa doğru ilerlemek. Duygularını gömmek.
Kuaförde rahatlamak. Gezinmek. Bazı hatıraları atıp ölümün
kendini göstermesine izin vermek. Az evvel olanların filmini oynatmak,
acı bir hissin ruhu ele geçirmesine izin vermek. Pişmanlıklarla savaşmak
ve savaşı kaybetmek. Burada geceyken Bağdat’ta sabahın erken saatleri
olduğunu bilmek. Bedir Şâkir es-Seyyâb’ı düşünmek.
Mezarına inip ona Basra’nın yok edildiğini söylemek. Halkının yüzündeki
kanı silmek. Bedir’i uykusuna bırakmak. Hissizleşmişleri ve yaralıları
New York’a götürmek. Innana’nın şiirlerini hatırlamak. Babil’in tanrılarını çağırmak.
Onların da savaşa katılmalarını istemek ve bunun olmayacağını bilmek. Ölümde
intikamı öngörmek.

 

İçindeki o alacalı kaosla yüzleşmek. Kurşuni bir güne uyanmak. Kendiyle
çevre arasındaki sınırı kaybetmek. Dehşeti ikiye katlamak için
iki tane gazete almak. Dehşetin dibini görmek.
Mesafeleri tünellere dönüştürmek. Bir paket almak. Bobby’nin
dünya çapında bir felaketi öngören mektubunu okumak. Ona inanmak.
Zaman’ın akışına girmek. Mahallede yürümek. Islak ayakkabıları çıkarmak.
Kendi kalp atışlarını izlemek. Mektubu yazmaktan vazgeçmek,
her şeyden vazgeçmek. Uykuya ihtiyaç duymak. Hap yutmak.
Ruth ve Annea’yı beklemek. Savaşı düşünme işini bedene bırakmak.

 

Yorgunluktan seğirmek. Kanalların ve ekili tarlaların (az kalsın) hayalini kurmak.
Dağlara tırmanmak, ama bu olamaz tabii ki. Olduğun yere mıhlanmak.
Onların hissettiği acıyı hissetmek. Yaşayan ölüleri gömmek. Maskeni indirmek.
Tiksintiyle küveti ovalamak. Suçlu hissetmek ve bunun için
savaşı suçlamak. Olanların büyüklüğü karşısında afallamak.
Belli bir lüks içinde yaşamak, bunun başka türlü olabileceği fikrinden kaçınmak.
Sonu gelmeyecek bir şeyin sonunu beklemek.

 

İçinden yükselen dizelere kulak vermek, ama sonra Sadi Yusuf’un
giriş vizesi alamadığını görmek. Demokrasinin maskaralığa
dönüştüğüne inanmak. Nafile dinlenmek. Işığın ruha varmasını
engellemek. Hıncını sıcak tutmak. Başkanlık saraylarına açık ve net bir şekilde
veda etmek. Çökmek. Ayak sesleri duymak. Kapıya gitmek, arkadaşını içeri almak.
Havadan sudan konuşmak sonra savaş haberlerine geçmek. Onları kanlı ve
tekdüze bulmak. Dikkatini başka bir şeye getirmeyi imkânsız bulmak. Şiddetin
vahşet olduğunda diretmek. Arkadaşa veda etmek. Yalıtık bir mekânda
yanılgıya düşmek. Acının egemenliğiyle algılarını dönüştürmek.

 

Ölümden sorumluluğu üstlenmesini istemek. Dicle’nin dalgalarının
yavaşlamayacağını ummak.

 

Aynaların derinliğini ölçmek, kanlarını akıtıp içlerini
suyla doldurmak. İçlerinde boğulmak, kendi bakışında ikamet edemeyecek
hale gelmek. Yerle bir edilmiş Bağdat’a girmek. Takvimden okumak:
9 Nisan, 2003. Diz çöktürülmüş Iraklılara bakmak, yüzlerini incelemek,
dirençlerini takdir etmek. Hayal kurmak, sonra yürek burkan
gerçekliğe dönmek. New York’un muğlak tedirginliğine
ortak olmak. Kafede bir saat geçirmek. Bağdat’a girmek ve biraz daha
ev yıkmak, biraz daha toz kaldırmak. Bununla ilgili her şeyi
görmezden gelmek. Kibirlenmek, gaddarlaşmak ve insanları mezbahaya gidecek
hayvanlara dönüştürmek. Tüm fatihlerin kuma gömülmesini dilemek.

 

Kaosu organize etmek, ölümcül olacağından emin olmak, bir ülkenin
düzgün şekilde yönetilmesini engellemek: günümüzün siyaseti bu.
Dili çarpıtmak, çocukların bakışlarını çarpıtmak, yozlaştırmak ve yok etmek,
yeni düzen bu. Kötülüğü bunun için özel yapılmış makinalarla yaymak.
New York’ta yağmurun durmasını beklemek, öte yandan Bağdat’ın üstüne
bombalar yağdırmak. Hüznü tanımlamak ve bir anatomi dersinde
parçalarına ayırmak. Grip olmak. Öğle yemeği hazırlamak, sonra çöpü çıkarmak.
Dışarı çıkmak ve ta okyanusa kadar uzanan Broadway’i seyre dalmak.
Bir şeyler satın almak, satın almak ve eve dönmek.

 

İç ve dış surları yıkmak. Katliamın fethettiği şehirde ikamet etmek.
Yıkıntılar üstüne yıkıntılar koymak. Babil’i kıskanmak.
Ölülerin de yaşayanların da üstüne nefret püskürtmek.
Canlı maddeyi yakmak. Palmiyeleri ateşle sulamak;
barbarların işi bu. Irak’ın kökünü kazıyanlarda delilik
teşhis etmek. Bunda İngilizlerin rolünü de unutmamak. Asla, ama asla
unutmamak. Hiçbir şeyin unutulmayacağına dair dağın ve dağın heybeti
üstüne yemin etmek. Inanna’nın adını beynin derisine dağlamak,
onu ismiyle canlandırmak. Onu diriltmek. Ruhgöçüne dair inancı yeniden
yeşertmek. Sevmemek. Gece uyanık kalabilmek için uyumak.
Mastarların aldatıcı olduğunu keşfetmek.
Tökezlemek.

 

Hudson Nehri’ne yürümek. Yeşil ışıklardan geçmek. Güneşin batarken
nehrin üstüne bir ışık huzmesi bıraktığını görmek. Önündeki sahneyi olduğu,
olmayı sürdürdüğü haliyle hatırlamak. Sonrasında aklın, mekân değişmezken
zaman kavramını nasıl oluşturduğuna hayret etmek. Ansızın,
tıpkı nehre düşen bu ışığın apansızlığıyla, zamanın, daha önceden
ziyaret edilmiş bir mekânın, o mekânda bulunma hissinin, bir şeylerin
yaşlandığına dair farkındalığın ve bedenimizin geçirdiği değişimlerin
üçlü temasından doğduğunu idrak etmek. Hafıza bu idrakı mümkün kılıyor
ve bu unsurların birbirleriyle ilişkisi, zihnimizde Zaman kavramının kendisini
—dolayısıyla, doğasını— oluşturuyor.

 

Arzuya mesafelenmek. Vazgeçmemek ama beklemek. Şüpheyle kalmak,
karanlık odalarda, ruhun karanlığında. Oradan çıkmak,
sola sapmak, caddeyi geçmek, süpermarkete girmek, Wisconsin’de yapılmış
Yunan peyniri almak… etlerin ve ananasların önünde oyalanmak,
tezgâhın üstünden peynirin parasını uzatmak, çıkmak, İkiz Kuleler’in
orada olmadığını fark etmek, başka bir şey düşünmeyi denemek… Eve varmak.

 

İyicil bir tutumu korumak. Gürültüden şikâyet etmek. Bağdat’ın
arkeoloji müzesinin yağmalanmasına kahrolmak. Acı duymak.
Sevgiyi gömmek. Hıncı kusmak. Gazeteyi fırlatıp atmak. Hayatını örmüş
başka savaşları hatırlamak. Zihninin derinliklerinde Beyrut’ta dolaşan
İngiliz askerlerini seçmek. Onlar birer imge olarak kalacaklarından
onlara ulaşamamak. Ellerini yıkamak, kurulamak.
Hap yutmak. Perdeleri seyretmek. Gün içinde uyumamak.

 

Gelecek telefonlardan ödü kopmak. Daireler çizmek. Işığın bir tablonun üstündeki
etkisini izlemek. Ağacın büyümüş olduğunu düşünmek. Üstüne düşen
ışık beneklerini takip etmek. Işığın içinden bakmak ve devasa
bir cam duvarla karşılaşmak. Birinin bir tekneyi limana getirdiği gibi
bakışlarını geri çekmek. Sarmaşığı kertenkelelere benzetmek. Aynalar görmek.
Dışarı çıkma arzusunu öldürmek. Günleri bir sabah gazetesinden diğerine saymak.
Hapsolmuş hissetmek. Dünyanın yaşını unutmak ama kendininkini hatırlamak.
Kederden beslenmek. Bir türlü gülememek.

 

Bilinmeyeni beklemek. Bağdat’ın kütüphanesinin yerle bir edilmiş olduğunu
bilmemek. Bu yeni Barbarlara içerlemek. Her bir kitap için kan ağlamak.
O kitapların hiçbirini okuyamayacak olmak. Damarlarının derinlerine
dalmak. Zihninin köşelerine saklanmak. Kayıp duygusunu yönetmeye
çalışmak. Hakiki sonlanmaları gözlemlemek. Gözyaşlarını silmek.
İçe akan ve yaralara dönüşen gözyaşlarını keşfetmek. Yeni hastalıklar bulmak.
Kendini kaybın içine hapsetmek. Ölü medeniyetlerin içinde yüzmek, kendin de
onlardan biri haline gelmek. Kafanı kesmek. Bağdat’ın toprağı üstüne
kendini yiyip bitirmek. Isıyı bir silah olarak tahayyül etmek.
Michael McClure’la beraber Arapların
kanının dönüştüğü şarabı içmek.

 

Korkuyu ötelemek. Perdeleri açmak. Durumun aynı olduğuna
kanaat getirmek. Mutlak ve es vermeyen keder ile ölüm arasında
seçim yapmak. Havadaki isi ve belirsizliği solumak. Tüm ışıkları söndürmek ve
zihindeki imgeleri duvara yansıtmak. Ölümüne bir savaş başlatmak.
Bu savaşı sonraki kuşağa aktarmak. Herhangi bir eylemin
beyhudeliğinin farkında olmak. Evden, kendinden çıkmak.
Daha sabahtan gecenin bekleyişine girmek. Hakikati infilak ettirmek,
ülkeleri infilak ettirmek. Hiçliğin karşısında sabırsız hissetmek.
Ellerini yıkamak ve dişlerini fırçalamak.

 

Geceleyin aynaların parladığını ve mektupların yanıtlanmayı beklediğini
fark etmek. Çok uzaklarda, çok gizli şekillerde yürütülen savaşa
kaygılanmak. Şimdiden bir sonraki savaşı düşünmek. Tokmak gibi
ıstırabınla kendini dövmek. Bir kuşun dünyasını hayal etmek.
Kirpiklerinin arasından Hudson Nehri’ni seyretmek.
Şehrin kirliliğini tükürmek. Arabayla yeşil ışıktan geçmek. Bir kazadan
ucuz kurtulmak. Bir nesne haline gelmek. O nesnenin koruduğu nesne
haline gelmek. Hiçbir şeye tutunmamak. Arzuları olmadan yaşamak.

 

Şiirle, ağaçlarla kafanı dağıtmaya çalışmak. Ağaçların bir telaş büyüdüğünü
görmek. Görünmek ve kaybolmak. Fetihlerin vahşetinden sahte sığınaklara
sığınmak. Mülteciyi kovalamak, onu yeni sığındığı sığınağından çıkarmak. Bir
Filistinlinin kafasına ve sırtına kurşunu saplamak. Iraklıları da eklemek bu —
katliama. Koca tuvalleri kanla boyamak sonra gece trenine binmek, sonra uçağa.
Paris’e inmek. Telefon açmak, Beyrut’taki bir numarayı çevirmek. Arkadaştan
Filistinli bir spikerin, ateşli bir tektanrıcı tarafından soğukkanlılıkla
vurulmuş olduğunu öğrenmek. Cassandra’yı düşünmek. Hammurabi Kanunları’nı
hatırlamak. Yağın içine batmak. Dünyayı mezbahaya götüren
şu uzun ince yola bakmak.

 

Görsel: Etel Adnan, Tamalpais Dağı’na Yolculuk‘tan bir illüstrasyon.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bir de bunlar var

Asrın Yalanı: “Okudum, Hepsini Okudum”
ALTERNATİF
İett Durağında Godot’yu Beklemek ve 115 TL
Demleme Şarkılar

Pin It on Pinterest