Hikâyeler hem ayrı ayrı hem de üst üste kondurulmuş şekilde anlam bulabilir.

KÜLTÜR

Komşum Agnès, Daguerre Sokağı, Dagerotipler

Tarihin üzerinde insan görülen ilk fotoğraflarından biri 1838’de, Louis Daguerre tarafından çekilmiştir. Bir Nisan veya Mayıs sabahı çekildiği düşünülen fotoğraf, Paris’in Boulevard du Temple’ının [Tapınak Bulvarı] girişini uzaktan kaydeder. Ağaçlar ve binalarla birlikte boylu boyunca uzanan bulvar, oldukça ıssız görünmektedir. Yalnız, fotoğrafın sol alt karesinde iki insan silueti seçilir: Biri dizinden kırdığı bacağını bir adım öne çıkarmış bir adamdır, diğeri ise adamın önünde dikildiği bir ayakkabı boyacısı. Bu fotoğrafı ilginç kılan detay, fotoğrafın çekildiği anda bulvarın hiç de ilk bakışta göründüğü gibi boş olmamasıdır: Hareket halindeki yaya ve araç kalabalığı, süresi 15 dakikaya kadar çıkabilen pozlamada birer hayalete dönüşmüştür. Fotoğrafa niyet edilmeden, epey tesadüfi bir şekilde giren iki insan ise, aynı zaman diliminde cilalanan bir ayakkabı ve çekilen bir fotoğraf sayesinde, günümüze kadar ulaşmıştır.

 

Louis Daguerre, Boulevard du Temple (Paris), 1838.

 

Louis Daguerre ismini, bahsi geçen fotoğrafı çekerken kullandığı yönteme, Dagerreyotipi’ye vermiştir: Dagerreyotipi, doğrudan ışığa maruz bırakılan ve ayna gibi cilalanmış saf gümüş bir levha üzerine, negatifi olmayan bir görüntü yansıtarak fotoğraf üretir. Louis Daguerre’in ismi aynı zamanda, Paris’in 14. bölgesindeki mahallemin en sevdiğim sokaklarından birine de verilmiştir: Rue Daguerre. Ne hoş tesadüftür ki burası, Agnès Varda’nın 60 yılı aşkın süre boyunca yaşadığı ve Daguerréotypes [Dagerotipler] belgeselini çektiği sokaktır da. Daguerre Sokağı esnafının kolektif bir portresinin yer aldığı bu belgesel, Varda’nın bizi bir yönetmenden ziyade, ziyarete gelen misafirini geziye çıkaran bir mahalle sakini yahut bir komşu olarak karşıladığı bir anlatı sunar.

 

 

Varda bizi önce, Daguerre Sokağı’nın Au Chardon Bleu [Mavi Devedikeni] isimli, son 25 yıldır eşyaları yerinden kıpırdamamış parfümerisine götürür, Madam ve Mösyö Mavi Devedikeni çiftiyle tanıştırır: Yüz hatları yerleşik bir gülümsemeyle çizilmiş sessiz bir yaşlı adam ile vitrinden sokağa uzanan gözleri bir bilinmezliği yoklayan, bir karış dükkânda bir aşağı bir yukarı adımlayan sessiz bir yaşlı kadın. Varda, bizi dükkândan çıkararak birbiri ardına sıralanan dükkânların içlerinde kimler olduğunu gösterir: Kasap, terzi, bakkal, kuaför, fırın, saatçi… Bunu sıradan ve ilgisiz bir müşteri, gözleri bilinmedik bir detay kovalayan bir saha araştırmacısı ya da görünmezi gösteren mağrur bir yönetmenden ziyade, içinde yaşadığı sokağı olduğu haliyle, içeriden bir gözle görüntüleyen bir mahalleli olarak yapar. Dükkânın dışarıdan olduğu kadar içeriden, esnaf tarafından nasıl göründüğünü de anlamak ister; etrafa bakınır, müşteri gelmesini bekler, esnafla sohbet eder. Nerede doğduklarını, Paris’e ve Daguerre Sokağı’na ne zaman geldiklerini sorar. Dükkânı birer çift olarak işleten kadın ve erkeklerin nasıl tanıştıklarını merak eder; ne zaman evlendiklerini, nasıl yaşadıklarını… Hikâyeler hem ayrı ayrı hem de üst üste kondurulmuş şekilde anlam bulabilir.

 

Belgesel, aynı zamanda hayatları birbirinden kopuk görünen bu Dagerotipler arasındaki, aynı sokağı paylaşmaktan doğan ilişkiye odaklanır. Bunun en çarpıcı örneğini, sokaktaki bir dükkânda düzenlenen sihirbaz gösterisinde izleriz: Mavi yahut beyaz önlükle küçük dükkânları bekleyen esnaf, şimdi günlük kıyafetleri içinde yan yana oturmuş, neşe ve merakla sihirbazın türlü numaralarını seyreder. Yoktan var edilen nesnelerin büyüsü, yazının en başında bahsettiğim Paris fotoğrafını akla getirir. Fotoğrafın çekildiği anda oradan geçen kişiler, tıpkı gizemli bir büyünün etkisinde kalmışçasına görüntüye yansımaz, birer hayalet haline gelirler. Görülmeyen, fakat varlığı hissedilen bir kalabalık… Fotoğrafta görülebilen iki kişi ise bunu bir süre sabit kalmalarına borçlu. Varda’nın kamerası da işte tam bu nedenle acele etmez. Günlük akış sırasında gerçekten görmediğimiz, yalnızca varlığını bir şekilde algıladığımız insanların “sıradan” hayatlarına, ilişkilerine ve hayallerine girer; girdiği yerden edindiği manzaraları bizimle paylaşır.

 

Öte yandan, bu yaklaşımın bir rastgelelik yarattığını düşünmek hata olur; izlediğimiz şey arka arkaya öylesine dizilmiş bir görüntüler bütünü değildir. Aksine, belgeselin kurgusu, organik bağlarla birbirine bağlanmış ve birbirini tamamlayan hikâyelerin içten bir anlatımla sunulmasına dayanır.

 

 

Bu haliyle belgesel aklıma, Türkçe edebiyatının en sevdiğim kadın yazarlarından Sevgi Soysal’ın, Yenişehir’de Bir Öğle Vakti romanını getiriyor. Romanın, tıpkı belgeselde olduğu gibi tek bir mekân, “sıradan” bir gün ve “sıradan” Yenişehirliler üzerine kurduğu alışılmadık ve “neredeyse stereotipik” kurgusu şüphesiz dikkat çekiyor ve yapılan kimi eleştirilere yönelik Sevgi Soysal şöyle belirtiyor:

 

“Evet, Yenişehir’de Bir Öğle Vakti romanının malzemesi, ‘görünüşte birbiriyle ilgili olmayan karakterlerin çevresinde oluşan episodlar’ gibi. Yapıtın bir romanda aranan özellikten yoksun olduğu görüşünün kaynağı da burada sanıyorum. (…) Ben böylesi bir eleştiriyi göze alarak yazdım Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’ni. Bir kavağın devrilme süreci içinde, bir öğle vaktinde; Kızılay’dan Piknik’e akan başkent kalabalığına, bir film makinesinin objektifiyle bakmak ve objektife giren kişileri, bu devrilme olayı içindeki yerlerine oturtmak istedim.”

 

Belgeselde yankı bulan bu “episodlar”, Varda’nın da üzerine birkaç kelam etme ihtiyacı hissettiği birer stil haline geliyor. Belgesel, şu sonsözlerle kapanıyor:

 

“Bu renkli Dagerotipler, eski tarzda görüntüler, Daguerre Sokağı’nın neredeyse Dagero-stereotipik birkaç tipinin kolektif portresi, Madam Mavi Devedikeni’ni çevreleyen bu gri sessizlik karşısında mütevazi ve ölçülü kalmak için can atan görüntü ve sesler… Bunların hepsi bir röportaj mı? Bir saygı gösterisi mi, bir deneme mi? Pişmanlık mı, sitem mi, yaklaşım mı? Her halükârda bu, bir komşu olarak imza attığım bir film: Dagerotip Agnès (Agnès La Daguerréotypésse)”

 

Louis Daguerre’in fotoğrafı, resme giren iki insana tesadüfen yer vermişti. Oysa Soysal ve Varda iki yıl arayla yayınlanan eserlerinde, kamerayı mütevazi bir farkındalıkla öyle bir yere koyuyor ki, yalnızca kameranın özellikle işaret ettiği ve hatta parlattığı kişileri değil, sağda solda bekleşen, kadraja bir girip bir yok olan ve bir şekilde hayatları birbirine dokunan kişilerin hikâyelerini de görme fırsatı buluyoruz.

 

Ha, peki Daguerre Sokağı ne alemde mi?

 

 

Hâlâ mahallemizin en kendine has sokaklarından biri olmaya devam ediyor: Feminist sinemacı Varda’yla, komşumuz Dagerotip Agnès’siz.

 

 

 

 

*İlgilileri için filmin Mubi‘de gösterimde olduğunu not düşelim.

 

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

SANAT

Yİstanbul Fringe Festivali Üçüncü Kez Aramızda!
İstanbul Fringe Festivali Üçüncü Kez Aramızda!

Gösteri sanatlarını kadife koltuklarda izlenen ağır bir aktiviteden ziyade farklı bir çerçevede düşündürebilmeyi umuyoruz. 

KÜLTÜR

Y“Gül bir güldür bir gül”
“Gül bir güldür bir gül”

Beni tanımlayan şeyi değiştirirseniz ben, ben olmaktan vazgeçer miyim? Yoksa ben, siz bana ne derseniz deyin, ben miyim?

MEYDAN

YAşkın Çoğalan Halleri
Aşkın Çoğalan Halleri

İhtiyaç duyduğumuz şey, tekil ve çoğulun aynı anda var olabildiği bir alan. Aşkın ve aşkların birbirine üstünlük kurmadığı bir dil ve yakınlık...

KÜLTÜR

YToplu İğne Yolundan Dikiş İğnesi Yoluna
Toplu İğne Yolundan Dikiş İğnesi Yoluna

Kırmızı Başlıklı Kız’ın eski sözlü anlatılarında yer alan kanibalizm sahnesi, genç kızın bedensel ve sembolik olarak başka bir statüye geçişini anlatır.

Bir de bunlar var

Bu Hafta Hazır SMS’iniz Chanel’den
Dustin Hoffman Tootsie’yi Anlatıyor
Erkek Dansöze Sevgi Seli

Pin It on Pinterest