Sığındığımız yerler ve dolayısıyla pek tabii ki yıkılabilen, korunduğumuzu varsaydığımız bildik yerler hep yeni baştan örebileceğimiz kendi hikâyelerimizi de içinde saklamaz mı?

KÜLTÜR

Kaçtığımız Evler ya da Dilin Sığınağı: Rain Dogs Dizisi Üzerine

 

İngiliz dizisi Rain Dogs’un başrolündeki yazar oldukça rock’n roll bir girişle karşılıyor bizi: karşımızda Costello! Hemen anlıyoruz onun bildiğimiz yoksul romantizmine bulanmış kahramanlardan biri olmadığını. Kirasını ödeyemediği için tahliye edilmek üzere olduğu evde kızı Iris ile alelacele (ama yine de Iris’in kulaklığında çalmakta olan şarkıyı da merakla sorarak) toparlanırken yakalıyoruz onu. Costello hayatının ortasına yazma tutkusunu ve kızı Iris’i koyan hayli gözüpek, küstah, lafını esirgemez bir temizlikçi, striptizci, işçi sınıfından kadın bir yazar. Iris’in yanı sıra sürekli küsüp barıştıkları (hatta dövüştükleri) en yakın arkadaşı Selby, kural tanımazlıkta neredeyse başabaş gittiği can dostu Gloria ve yaşlı ressam Lenny’den oluşan bir ekiple pek de alışık olmadığımız türde bir aile kurmuş.

 

Yanımızdan geçip gidiyormuşçasına yürüyen Costello’nun borcunu denkleştirip tahliyeyi kaldırmak için o gün boyunca yaptıklarını görünce onun yalnızca bizim tarafımızdan gözetlenmediğini farkediyoruz. Jeton attıkça açılan bir camekânın ardından dantelli iç çamaşırlarıyla dans eden Costello’yla röportaj yapmak isteyen gazeteci bir süre sonra anlıyor nasıl sert bir kayaya çarptığını. Costello dahil edilmekte olduğu gösteriden haberdar, ona bakan gözün romantik bir yoksulun hikâyesini o camekâna sıkıştırmak istediğinden de. Halbuki o ne istediğini zaten biliyor: “Siktir git! Ben yazarım, kendi hikâyemi kendim anlatırım.” Costello işçi sınıfı, yoksul, bekâr anne imajını görüyor ve artırıyor. Röportajı reddederken hikâyesini ancak kendisi yazacaksa paylaşmayı kabul ediyor.

 

 

Kulübe gelen fotoğrafçının kadrajında, evine temizliğe gittiği hasta, yaşlı, “sapık” ressam Lenny’nin fantezi aleminde (bu sefer temizlikçi kadın imajıyla), sosyal medyada viral olan kadın sığınma evi direnişinde, onlyfans’de yaptığı yayınlardaki yoksul kadın “role playing”lerinde… Costello onu izleyen gözün farkında ve ona neden baktığının da. Tüm bunlarda ondan beklenen erotizmi hiç çekinmeden, utanmadan veriyor. Sığınma evinde tanıştığı arkadaşıyla yaptıkları onlyfans yayınlarında yoksulluk ve şiddet pornosunun hem acıklı hem de iç gıdıklayıcı halinden yararlanarak epey bir para kazanıyor. Yine de başrolünde kendisi varsa bu yoksulluk gösterisinin her tür imkânından faydalanması yeterli değil; üstüne bu ortasınıf kabaresini açık ediyor. Onu “sosyal yardım” sistemine “muhtaç” kılan “muktedir”in kendisini yoksul kılıp neredeyse mahrem bir şey izler gibi gözetleyen oyununu polislerin yüzüne haykırıyor: “Yoksulluk pornosunun en iyisi!” Onu izleyen gözlerin ondan beklediği yoksulluk romantizminin, birilerinin sözcüsü olma imajının, soyunarak hayata direndiği fikrini yücelten tüm anlamların karşısına bir tek kendi sesini kendi anlatmak istediği biçimiyle koyuyor Costello. Öyle ki, editörü yazdıklarının yoksulluk dozunu yetersiz bulduğu için, kitabını basmaktan vazgeçiyor. Yoksul bir kadın olarak ondan beklenenlerden ziyade inatla kendini ortaya atıvermesi Audre Lorde’un başkalarının fantezilerinde ve imajlarında benliklerin yok olma tehlikesine karşı kendini tanımlamaya dair çağrısını anımsatıyor[i]. Dil de sanki tam burada çok çeşitli ve belirsiz bir kendilik biçiminin sesi olarak harflere dönüşüyor. Dilini koruyarak evdeki meleği öldürmek mümkün mü? Hem evden kaçıp hem kendine ait sığınak yaratmak?

 

İdeal anneliğe, “deneyimlenen” tecrübelere, sınıfsal “hikâye anlatıcılığı” ile kurulan anlatılara uymasa da Costello tüm bunların ne işe yaradığının pekâlâ farkında. Iris’in davetli olduğu bir doğumgünü partisinde Costello ev sahibi anneye Lenny’nin çizdiği onlarca vulva tablosundan birini hediye ediyor. Tüm kadınlar bu etkileyici gün batımı (!) illüstrasyonunu çok çeşitli ve abartılı sıfatlarla tasvir etme yarışına girdiklerinde Costello da bu oyuna dahil oluyor. Oldukça “sofistike” bir ifadeyle kendisini striptizcilerin hayatını anlatmak için onlarla kulüpte rol icabı vakit geçiren bir yazar olarak tanıtıyor. Ona göre “berbat bir hayat bile onurla yaşanabilir” ve yazdığı karakterleri gözlemleyen “bohem” yazar rolü ondan beklenen saygınlıkla mükemmel bir uyum içindedir. Bu küçük oyuna bakınca aslında Costello’nun üst-orta sınıf kadınları tanımak için onların ortamına girmiş bir yazar olduğunu söyleyemez miyiz?  Böylece bu ufak oyun egzotik bir hayvan gibi gözlenen objenin yeri değiştirir. Latife Tekin yoksulluğu anlatırken kullandığı dilin yarıldığından ve bu yarıktan içeriye kalabalığın dolduğundan bahsediyordu[ii] Bir anlamda dışarıyı içeri alan bu dil, dışarının etkisine mahkûm olma tehlikesini de taşıyordu. Latife Tekin bu çatlağı doğduğu yerle arasına giren bir mesafe olarak görse de Nurdan Gürbilek onun edebiyatında yoksulların sessiz ve içe kapanık mırıltısının dile dönüştüğüne dikkat çekiyor.[iii] Ne yazdığını ve nasıl yazdığını bilmesek de Costello’da ise fokur fokur kaynayan dil bu mırıltılı iç sesi korumaktansa dışa taşmanın yolunu, okuyucusunu arıyor gibi görünüyor. Costello’nun ortasınıf kültürünün üstünlüğünü kendine has ironisiyle alt eden cüretkârlığı içe dönen mırıltıdan farklı olarak, bir haciz memurunun yanında işe girse de borçluları tahliye etmek istemediğini anlayınca işi bırakacak kadar dışa dönük, kendinin farkında bir dili sahipleniyor.

 

 

Aşk-nefret ilişkisi kurduğu can yoldaşı Selby’nin kumarda kazandığı parayla tahliyeyi kaldırdıkları evde Costello’yu bomboş odada yere oturmuş, kucağında laptop kendi hikâyesini yazarken görüyoruz. Birbirlerini kaş-göz demeden pataklayacak kadar sınırsız bir şiddet anlayışları olsa da Costello’nun gözyaşları ancak Selby laptopunu paramparça edince akıyor. Yazmaya dair bu bağlılığını düşününce Costello’nun kendi yazı masasını taşıdığını ve girdiği her yere hemencecik kuruverdiğini görmemek mümkün mü? Yazarak- eve değilse de- bir dile sığındığını söyleyemez miyiz? Costello en büyük arzusunun Booker ödülü kazanmak olduğunu söylediğinde ise, onun gözünde bunun Iris’i gururlandırmanın tek yolu olduğunu anlıyoruz. Azap verici arzuların dürtüsüyle yazmayı anlamlandıran Joan Didion da sürekli not defteri tutanların, hayatı olduğu gibi kabullenenlerden farklı olarak yalnız ve eşyaları yeniden düzenlemekte ısrarcı, endişeli, tatminsiz kimseler olduklarını söyler.[iv] Costello kızıyla kurduğu kendine has, belli ki kendini yetersiz bulduğu ilişkideki eksiği yeniden kurmanın, bozuk olanı tamir etmenin yolunu, yazarak bulmuş gibi görünüyor. Bir süre sonra Iris’i iyi şartlarda büyütebilmek için ve aslında evsizliğin de mecburiyetiyle Selby’nin teklifiyle kırsaldaki bir malikâneye taşınıyorlar. Eşine az rastlanır bir aile olarak bu malikânede lüks içinde yaşadığı ama rahatsız edici, huzursuz, bozuk elma kadar tatsız günlerde Costello’nun yazdığını göremeyiz. Yani aslında ev vardır ama artık kendine ait değildir, çünkü vicdan azabıyla beslenen karşılıklı birbirine muhtaçlık düşüncesi Costello’yu o eve hapseder. Bir türlü Selby’yi ve o malikâneyi terk edemez. Belki de bu yüzden bir sonraki bölüm, Selby sorduğunda “hâlâ ölü” olduklarını söylediği ailesi ile Costello’nun doğduğu evdeki büyük yüzleşmeyle açılır. Woolf “evdeki meleği,” yani evde durmak ve yazılarını da bu evden çıkarmamak, hatta “kendine ait aklının ve düşüncelerinin olduğunu, yazılarını duyuracağın dış dünyaya hissettirmemen için”[v] uğraşan iç sesi öldürmenin temel uğraşlardan biri olması gerektiğini söylüyordu. Bu ses muhakkak ki büyürken, ilişki kurarken çok çeşitli biçimlerde bizimle hep yeniden şekillenen ama bizi cezalandıran, yargılayan birçok sesin kombinasyonunu da içeriyor. Bu yüzleşmede yıllarca beklettiği, üstünü süpürdüğü o gerçeği annesine dümdüz söylemesiyle sesi sahibine bir anlamda geri veriyor Costello: “Sen bir sübyancısın.” Herkesin kendi hakikatini farklı biçimlerde anlattığını söyleyen annesi için belli ki bu hakikat sadece Lisa’nındır. Costello bir kez daha evi terk ediyor, hem de bu sefer salona işeyerek. Karanlıkta gece vakti o öfkeyi halıya bırakırken fonda çalan şarkıyla artık biliriz ki “our nonsense have method, donkey’s mouth full of hate” (saçmalıklarımızın bir yöntemi var, eşeğin ağzı nefret dolu).

 

Açılış sahnesine dönersek, Costello’nun evden tahliye edildiği saatlerde Selby de hapishaneden bir rock star edasıyla saçlarını savurarak ve ona laf atan mahkûmlara hareket çekerek tahliye oluyordur. Aynı anlarda biri hapishaneden diğeri evden çıkan bu iki arkadaş üst üste sahnelerde benzer bir özgürleşmenin farklı yönlerini gösteriyor olamazlar mı? Evdeki meleği öldürerek evsizleşenler (dağınık, kavgacı, uyumsuz da olsa) yeni bir sesin peşine düşerken aslında birbirlerini buluyor ve böylece yeni sığınaklarını yaratıyor olabilirler. Costello’nun ihtiyaç duyduğu ev öncelikle Iris rahatça yaşayabilsin diyeyse de biraz da yazmayı sürdürebilmek için gereklidir. Öyle ki, Costello evden çıkarken uzatılan tahliye belgesini fırlatıp atar; ihtiyaç duymaz ki, zaten o akşam vurup kapıyı içeri girecektir, işte yine evdedir. Evi bir sığınak olarak anlayacaksak, belli ki Costello onu yazarak, kızını büyüterek, Selby ile itiş kakış geçinerek örer aslında. Çünkü kendisini büyütmeyen ya da belki erken doğmasına sebep olan o “güvenli” evin eksikliğini yazmazsa kendisi gibi Iris de biraz eksik büyüyecektir. Evdeki yüzleşmede her ne kadar annesi yaptıklarını kabullenmemiş olsa da Costello’nun kaçtığına yakalanma korkusu (çişini tutmuyor artık) artık dinmiştir, “ne isterse onu yapabilir.”

 

Costello’nun kumarbaz bir şiddetsever (kesinlikle bundan zevk alıyor) olan Selby, birbirlerini sürekli kolladıkları kız arkadaşı Gloria ve tüm hayatını onu onurlandırmak amacı üzerine kurduğu kızı Iris ile arasındaki ilişki tam da okurunu arayan dilin sığınağını gösteriyor bize. Didion “yaşamak için birbirimize hikâyeler anlatırız” derken biraz da birlikte ördüğümüz dilin aynı zamanda hayatımızı da kurduğunu söyleyerek anlattığımız hikâyelerin gücünü göstermiyor mu bize? En az kavga dövüş kadar birbirinin borcunu kapatacak ölçüde dayanışma içeren ilişkiler, evden, sığınmaktan ne anladığımızı ve dolayısıyla hep belirsiz olacak bu yakınlıklar  da dilimizi kurma biçimimizi göstermez mi? Sığındığımız yerler ve dolayısıyla pek tabii ki yıkılabilen, korunduğumuzu varsaydığımız bildik yerler hep yeni baştan örebileceğimiz kendi hikâyelerimizi de içinde saklamaz mı? Costello hiçbir şeyin sözcüsü değilse de Rain Dogs basbayağı kendi hikâyeni anlatmanın, beraber başka hikâyeler yaratmanın sözcülüğüne soyunmuş görünüyor. Bu sebeple ki kulağımıza farklı anlamların ve başka türlü mümkünlerin peşine düşen henüz kitapları basılmamış pek çok yazarın da seslerini fısıldıyor.

 

 

 

[i] Audre Lorde, “Learning from the 60s”, https://www.blackpast.org/african-american-history/1982-audre-lorde-learning-60s/.

[ii] Nurdan Gürbilek, Örme Biçimleri, İstanbul: Metis, 2023, s.105-115.

[iii] Gürbilek, Örme Biçimleri, İstanbul: Metis, 2023, s. 105-106; Gürbilek, Ev Ödevi, İstanbul: Metis, 2005, s. 38.

[iv] Joan Didion, “On Keeping a Notebook.” https://blogs.baruch.cuny.edu/2150htfa/files/2021/08/Didion_Notebook.pdf.

[v] Emek Erez, “Virginia Woolf ve ‘evdeki meleği’ öldürmek,” Gazete Duvar, 07.11.2017.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bir de bunlar var

Ege’de Atölye: Zeytin
Bu Yazıyı Okumak İçin Okuma Bilmenize Gerek Yok
Jeremy Irons’ın Kafası Atmış

Pin It on Pinterest