İstanbul Sözleşmesi, sadece Türkiye’nin cinsiyet eşitliği sicilini görmede değil, AKP ve Türkiye’nin geleceğini de öngörme konusunda kritik bir araç oldu.

MEYDAN

İstanbul Sözleşmesi Tartışması: Son 10 Yılda Ne değişti?

Editörlüğünü Tuğçe Yılmaz‘ın yaptığı 5Harfliler İstanbul Sözleşmesi Dosyası kadına yönelik şiddetle mücadelede İstanbul Sözleşmesinin önemini ve sözleşmeden çekilme tartışmalarının kadınlar için anlamını araştırmakta, yazı ve röportajlarla konunun uzmanı feministlere ses ve kulak vermektedir. 

 

 

2020 yazında, Covid-19 pandemisinin ortasında, Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi yani kısaca bilinen adıyla İstanbul Sözleşmesi’nden Türkiye’nin çekilme ihtimali çarpıcı bir şekilde kamuoyunda hararetli tartışmaların konusu oldu. [1]

 

Sözleşme, 11 Mayıs 2011’de, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin 121. toplantısında Türkiye’nin 6 aylık dönem başkanlığı sırasında imzaya açıldığı için sözleşmeye İstanbul Sözleşmesi adı verildi.

 

Türkiye’nin sözleşmeye adını vermesi kolay olmadı; dönemin hükümeti  Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) ve Dışişleri Bakanlığı’nın kapsamlı çabaları sayesinde mümkün oldu. Uluslararası sözleşmelerin imzalanmasında sıklıkla yaşandığı üzere, devletler uluslararası avantaj ve yumuşak güç elde etmek amacıyla sözleşmenin kendi ülkelerindeki bir şehrin adını alması için rekabet ederler. Türkiye, sözleşmenin İstanbul’da Mayıs 2011’de imzaya açılarak ilk imzalayan devlet olabilmek ve sözleşmenin taraf devletleriyle anlaşmaya varabilmek için çok çalıştı.

 

2006’da Avrupa Konseyi tarafından kurulan ve sözleşmenin hayata geçirilmesine katkı sağlayan bağımsız çalışma ekibi üyesi olan Profesör Feride Acar’ın da desteğini aldılar. Prof. Acar, Birleşmiş Milletler Kadına Karşı Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Komitesi’nin (CEDAW) eski dönem başkanı ve bir üyesi olarak, Konsey tarafından çalışma ekibine Türkiye’den bağımsız uzman olarak davet edildi. 2008’de çalışma ekibi, kadına karşı her türlü şiddeti engelleme ve mücadele amacıyla kapsamlı, hukuken bağlayıcı bir insan hakları mekanizmasının kabul edilmesini önerdi. 2009 ve 2011 yılları arasında Prof. Acar, sözleşmenin nihai hale getirilmesi ve kabul edilmesi için resmi olarak Türkiye devleti adına müzakereci olarak atandı. Türkiye devletinin talebi üzerine, Prof. Acar sözleşmenin Mayıs 2011’de İstanbul’daki Avrupa Konseyi toplantısı sırasında kabul edilmesini sağlayan süreçte kilit bir rol oynadı.

 

AKP hükümetinin yukarıda anlatılan bu çabaları, AKP’nin o dönemki politikalarıyla ve uluslararası toplumda iyi bir imaj yaratma amacıyla tamamen uyum içerisindeydi. Sözleşme, AKP hükümetine Avrupa Birliği’nin ve Avrupa Konseyi’nin normlarıyla ve uluslararası cinsiyet eşitliği normlarıyla uyum içinde olduğunu sergileme fırsatı sundu. Sonuç olarak, Adalet ve Kalkınma Partisi yukarıda değinildiği gibi hatırı sayılır uluslararası avantaj ve yumuşak güç kazanacaktı.

 

Uluslararası toplumun bakış açısı nezdinde, ayrıca kadına karşı şiddetin bitirilmesi için, bilhassa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) Opuz kararından sonra, sağlam bir taahhüt işlevi görecekti. Nahide Akgün (Opuz) annesiyle beraber seneler boyunca kocasından yoğun şiddete maruz kalmışlardı. Annesi kocası tarafından öldürüldükten sonra Opuz, failin süregelen saldırılarına rağmen kendisini ve annesini korumaması nedeniyle Türkiye devleti aleyhine AİHM nezdinde dava açtı. Davacıyı haklı bulan Mahkeme, Türkiye devletinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yaşam hakkına dair 2. Maddesini, işkence ve insanlık dışı muameleyi yasaklayan 3. Maddesini ve ayrımcılığı yasaklayan 14. Maddesini ihlal ettiğine karar verdi.

 

Opuz kararı, devletleri “devlet tarafında etkin bir suistimal olmasa dahi, tekrar eden ev içi şiddet mağdurlarını korumaya yönelik gerekli adımları atmadığı için,” devletleri sorumlu tutması nedeniyle dönüm noktası teşkil eden bir AİHM kararıdır. Daha da önemlisi, Opuz kararı ile AİHM ilk kez, devletin ev içi şiddete müdahalede başarısız olmasını bir tür cinsiyet temelli ayırımcılık olarak tanımladı. Böylece denmiştir ki, problem 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun’da değildir, düzeltilmesi gereken devlet ve yetkililerin genel ve yaygın ayrımcı tavrındadır.

 

“Karar, kadına karşı ev içi şiddeti, kökten güç dengesizliğini yansıtan sistematik bir problem olarak tanımaktadır. Her ne kadar özel alandaki münferit eylemler olay ilgilisi kişilere atfedilebilse de, kadına karşı şiddet, adli kurumlar ve kolluk kuvvetlerindeki erkek egemenliği ile sürdürülerek yaşatılmaktadır. AİHM’nin kararı, devletlere kadınları ev içi şiddetten koruma konusunda ağır bir yükümlülük getirmektedir.” [2]

 

AİHM kararından sonra, AKP hükümeti çelişkili duygular göstermiştir. Bazıları kararı cinsiyet temelli şiddete karşı daha sert tedbirler almak konusunda motive edici bir etmen olarak görmüştür. Öte yandan, dönemin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Selma Aliye Kavaf [3]  ve AKP Kadın Kolları Başkanı Güldal Akşit gibi başka isimler de, davanın münferit bir olay olduğunu iddia edip Türkiye’deki hukuki araçların kadınları şiddetten korumada yeterli olduğunu belirterek karara karşı çıkmışlardır ve karara karşı temyiz yoluna gitmeyi planladıklarını belirtmişlerdir.

 

O zaman bile, cinsiyet eşitliği ve hatta kadınlara karşı şiddet AKP ve devlet içerisinde fikir ayrılığı teşkil ediyordu. Ancak karşı çıkanlar, o dönem kaybettiler. Karar, Türkiye’de İstanbul Sözleşmesi’ne yönelik ciddi çaba sarf etme yönünde güçlü bir teşvik oldu. Sonuç olarak, Türkiye Sözleşme’yi ilk imzalayan ve onaylayan ülke oldu.

 

2011’de Fatma Şahin, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı olarak Kavaf’ın yerini aldı. Fatma Şahin, 4320 sayılı kanunun kadınların şiddetten korunması amacıyla geliştirilmesinde bağımsız kadın kuruluşlarıyla birlikte çok sıkı çalıştı. Şahin, kadınların şiddetten korunması ve kadın cinayetlerinin ortadan kaldırılması için yoğun baskı altında olduklarını ifade etti. 8 Mart 2012’de  Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun TBMM’de kabul edildi.

 

Seneler boyu, AKP bu gelişmelerden gurur duymakta idi ve bu gelişmeleri övgüye değer başarılar olarak sergiliyordu. 2019’da dahi, Emine Erdoğan, 25 Kasım Uluslararası Şiddetle Mücadele Gününde yaptığı konuşmada 6284 sayılı kanun kapsamındaki koruyucu tedbirleri övmüştü. Emine Erdoğan ayrıca şiddetin daha görünür hale geldiğini belirtip kadınlara karşı şiddetin hakimiyetinin sürmesi yönündeki endişelerini dile getirmişti.

 

Gelinen noktada çok kritik sorularla karşı karşıyayız: Bu köklü tavır değişikliğini nasıl yorumlayabiliriz? AKP içindeki cinsiyet eşitliği ve uluslararası normlara karşı çıkan muhalifler nasıl oldu da birkaç senede üstünlüğü ele geçirdiler? Türkiye toplumu giderek çoğalarak ve daha yüksek sesle kadına karşı şiddetin önlenmesini isterken, AKP’nin üst düzey yetkililerinin İstanbul Sözleşmesi’ne karşı bu son zamanlardaki açık muhalefetini nasıl açıklayabiliriz?

 

Mevcut varılan karar ve Türkiye’nin attığı adım her ne olursa olsun, bu soruların zihnimizi meşgul etmeye devam edeceğini düşünüyorum. İstanbul Sözleşmesi, sadece Türkiye’nin cinsiyet eşitliği sicilini görmede değil, AKP ve Türkiye’nin geleceğini öngörme konusunda da kritik bir araç olacak.

 

 

 

[1] Kadın hareketi konusunda kısa bir araştırma ve kadın hareketi ile Ceza Kanunu’na getirilen değişiklikler için bakınız: http://kadinininsanhaklari.org/wp-content/uploads/2018/06/IDS-TCK-Pinar-makale.pdf

[2] Tareq Abdel-Monem, “Opuz v. Turkey: Avrupa’nın Kadına Şiddet Konusundaki Dönüm Noktası Kararı: İnsan Hakları Dosyası , 2009 Cilt 17 Sayı1.

[3] “Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “Kadın ve Aile Bakanlığı” yerine “Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı” getirileceğini duyurdu ve kadın hakları konusunun çok ihtiyaç duyduğu açık odak noktası olması halini sona erdirdi. Erdoğan, bu değişikliği 8 Haziran 2011’de, 12 Haziran genel seçimlerinden önce gerçekleştirdi. Bu bir isim değişikliği olmaktan çok ötededir: kadın haklarına vurguyu azaltmanın ve ayrımcılığa maruz kalmadan ve şiddet görmeden yaşama hakkı ve özgürlüğüne yönelik çabaların zarar göreceğinin işaretini vermiştir.

https://www.hrw.org/news/2011/06/09/turkey-backward-step-womens-rights

 

 

İngilizceden çeviren Berrak Cömert. Yazının İngilizce aslına buradan ulaşabilirsiniz.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ENGLISH

YThe Istanbul Convention Debate: What Has Changed in a Decade?
The Istanbul Convention Debate: What Has Changed in a Decade?

The Istanbul Convention has become a very critical lens not only to see the record of gender equality in Turkey but also to predict AKP’s and Turkey’s future.

Bir de bunlar var

Nuriye Gülmen’le Röportaj: “İlk Günden Çok Daha Umutluyum Bugün”
Taciz Hakkında Seksi Olmayan Bir Gerçek
Aile Kavgasında Yeni Boyut

Pin It on Pinterest