Menfaatten arınmış politik dostluklar kurmamız ve ortak eyleme dayalı dayanışma ağları örmemiz gerek. Mesele, kamusal alanın parçalanmasına izin vermemek.

MEYDAN

Düşünme Etiği Üzerine

Dostluk, yapılan bir iyilikle değil de iyi bir yaşamla sürdürülür. Bir kişiyi başka birisinin güvenilir dostu kılan, onun doğruluğunu kavrayıp güvenine sahip olması, onun dürüstlüğünü ve tutarlılığını bilmesidir. Gaddarlığın, namussuzluğun, adaletsizliğin olduğu yerde dostluk olamaz. Kötüler kendi aralarında toplanınca bu bir komplo olur, bir arkadaş topluluğu değil. Birbirleriyle konuşmazlar, birbirlerinden çekinirler. Dost değil suç ortaklarıdırlar.

Etienne de La Boétie, Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev

 

 

Gözlerin kapanıyor, uyumak istiyorsun biraz. Biraz, bir dakika, bir yüzyıl. [1] Vergilerimiz parti mensuplarının zırhlı konvoyuna dönüşürken her deprem, sel, yangın ve salgın sonrasında halka iban gönderilmesi, kayıtdışı silahları, uyuşturucu ticareti güzergâhlarını ve bakanlık yolsuzluklarını bir mafya örgütü liderinin ifşa etmesi karanlığa kapatıyor seni. Kadın katliamı, adaletsizlik, nüfusun yüzde beşi, ülke zenginlikleri ve kaynaklarını tüketirken büyüyen kitlesel sefalet, tâkîbat ve sansür, silinen kentsel kolektif belleğin yerine inşa edilen belleksiz yapılar, her ağacın, her taşın, nöbetini tutmak zorunda kalmak her mabedin üzerine yığılıyor. Bu kesafet içinde göremiyorsun bazen, dinlemek istemiyorsun haberleri. Göğsünde yer kaldı mı kadın cinayetlerine, pogroma, çocuk işçiliğine, derin yoksulluğa… Gözlerin ağrıyor, olanları görmek istemiyorsun. Yıllarca uyumalısın, düşünmek istemiyorsun. Düşünmek yorucu, eylemek müşkül; adalet duygusunu taşımaya ve adaletsiz olanı değiştirmeye çalışmak muhataralı. Ama gözlerini kapatmak çare değil, uyumak derdinin devası değil, düşünmemek kabil değil.

 

Bu kalabalığın içinde sarılabileceğin kitaplardan biri, Fatmagül Berktay’ın [2] Düşünme Etiği. Kasım ayında Metis Yayınlarından çıktı. Düşünmek seçimse, düşünme etiği iyiyi ve kötüyü ayırt etmemizi, çoğulluğu kurmamızı ve bu dünyaya ihtimam göstermemizi temin eden şey, özümseyebilirsin sayfaları. Çünkü tâkîbat ve sansüre rağmen umudumuzu korumalı ve politik sorumluluğumuzu terk etmemeliyiz. Çünkü herkesi ilgilendiren kararların alınmasına katılmak hepimizin hem hakkı hem de sorumluluğu. Çünkü düşünmekten, nasıl düşüneceğimiz üzerine düşünmekten, yani düşünme etiğinden vazgeçmek mütehakkimlere has. Çünkü başkalarıyla birlikte nasıl yaşayacağımıza dair bir gelecek tahayyül edebilir ve yeni başlangıçlar yapabiliriz. Çünkü özgürlük, özgürleşmemize imkân sağlayacak koşullar ve kurumları birlikte oluşturmamızla mümkün. Çünkü bir politika kavramı olarak dostluk üzerine biraz durup düşünmemiz lazım.

              

“Hayır” Diyebilmek

 

Tehlikeli düşünce yoktur, düşünmenin kendisi tehlikelidir.

Hannah Arendt

 

İçinde bulunduğumuz karanlıktan çıkış yolunun bir krokisi, karanlığı atlatmanın hazır bir reçetesi yok. Ne yapacaksak, “uzmanlar” değil biz yapacağız, hangi çözümleri arıyorsak biz bulacağız. Biz? Düşünmeyi seçen ve kamusal tartışmadan vazgeçmeyen sıradan insanlar. Hannah Arendt’in belirttiği gibi zorlukları aşmanın yolu, önce olgulara dayanan ve herkesi ilgilendiren doğru soruları sormak, sonra birlikte hareket ederek ortak çözümler aramak (Berktay, 35). Başarısız olabiliriz, inkisara, hatta ihanete uğrayabiliriz. Bütün bunlarla yüzleşip yeniden denemekten başka çaremiz var mı? Peki, nasıl? Düşünme edimi ve onun açtığı eylemin yoluyla iyiyi kötüden ayırt ederek, bağışlayarak, kamusal alanda farklılıklarımızla bir araya gelerek.

 

Düşünmek ne düşünürlere mahsus ne de aklın bizâtihi yaptığı bir şey; her insanın yapabileceği bir seçim, üzerine uğraşılan bir iş. Ancak böyle bir uğraş yalanlara, felaket getiren ideolojilere, sistematik şiddete karşı direnmeyi mümkün kılar. Düşünmek eylemlerimizi eleştiri süzgecinden geçirdiğinden ötürü politiktir. Düşünmeyi seçtiğimizde dünyaya karşı sorumluluk duyarız. Aksine düşünmemeyi seçip iyiyi kötüden ayırt etme kaygısını bir kenara bırakarak kendi doğruları adına insan hayatını tehlikeye atanlar, çoğulluk olgusundan nefret eder ve kamusal alanı parçalayıp izâleye çalışırlar (Berktay, 36). Gezi Parkı cinayetlerinden sorumlu olan, 25 Kasım ve 8 Mart yürüyüşlerinde kadınlara saldıran, Boğaziçi Üniversitesi protestolarında öğrencilerin başlarını eğmeye çalışanlar, sözüm ona görevini yapıyor, emirlere itaat ediyor ya hani, düşünmemeyi, iyiyi kötüden ayırt etmemeyi seçerek suç işlemek, ahlaki yargıyı ortadan kaldırmaz ve kötülüğe meşruiyet sağlamaz!

 

Muhayyilemiz sayesinde başkalarıyla birlikte yaşamak üzerine düşünebiliyorsak eğer, bunun aksi, yani düşünme yoksunluğuyla gelen başkalarıyla birlikte yaşayamama hali, ahlaki körlüğe ve aşırılığa yol açar. Düşünme yoksunluğu sıradan hale geldiğinde bahsederiz kötülüğün sıradanlığından. Başkası açısından düşünmeyenler sadece görevini yapar, emirlere itaat ederler. Düşünmeyi reddeden bukalemunlar sınırları tanımlayamazlar, hakikati söylemeye cesaretleri olmadığı gibi, “hayır, bunu yapamam” diyemezler (Berktay, 58, 63). Düşünmek ve “hayır” demeyi seçmek, direnme hakkına sahip çıkmaktır. Bize dayatılan her türlü yargı ve düzene “hayır” diyerek yeni olanı tahayyül edebilir ve yeni başlangıçlar yapabiliriz.

 

Egemen kültür cehalet dağıtırken bellekten beslenen isyancı bir kültür sessizliğe mahkûm edilenlerin muhayyilesini ve muhakemesini prangalarından kurtarır. Tahayyül, bu dünyanın anlaşılması için yeni kapılar açar ve dönüşümünü sağlar. Tahayyül, korku ve tahakküm düzeninin tabii ve ebedi olduğunu ileri sürenlere bu düzenin de bir sonu olduğunu ve değişebileceğini gösterir. [3]

 

Canan’ın İstiklal Caddesi-Direniş minyatüründe bu tahayyüle tanık oluruz, ağaçların katledilmesine, kentin kolektif belleğinin silinmesine ve totaliter düzene “hayır” diyenlerin hikâyesini dinleriz. 2013’de gezi protestolarında yaşanan direnişin temsili olan minyatürde kent, Osmanlı haritacılarının eserlerinden esinlenerek resmedilir:  Taksim Meydanına ulaşmak isteyen göstericiler ayaklanmıştır; İstiklal Caddesi’nde ve ara sokaklarda polisin attığı gaz fişeklerine, kullandığı kurşunlara ve tomalardan sıktığı tazyikli suya karşı direniştedirler.

 

CANAN, İstiklal Caddesi – Direniş, 2014.

 

Hakeza, Bahia Shehab imzalı Bin kere HAYIR enstalasyonu da Münih’te sergilenirken eserin dalgası Kahire ve İstanbul’un duvarlarına çarpar. 2010’da Arap alfabesini kullanacağı bir eser yaratması gerekir sanatçının, bir kadın olarak söyleyecek tek bir şeyi vardır, o da “hayır” demeyi seçer, Arapçada olduğu gibi, “hayır, bin kere hayır.” Bir(n) kere “hayır” (لا) demeye karar verince 1400 yıl boyunca Müslüman coğrafyaları dolanmış لا’yı toplamaya başlar, müzelerden, camilerden, mezar taşlarından, medreselerden, kemerlerden, Kur’an-ı Kerim’in muhtelif nüshalarından ve kitabelerden. Üçe yedi metre ebadında bir enstalasyon meydana getirir.

 

Bahia Shehab, Bin Kere Hayır, 2010.

 

2011 devriminden sonra demokratik kazanımlar sekteye uğradığında Shehab kendini Tahrir Meydanı’nda bulur, لا’yı duvarlara spreylerken. Sözümüz duyulmadığında, hükümete inancımız kaybolduğunda sokağa çıkarız, ki bu ne için ürettiğimizin, ne için çalıştığımızın yanıtıdır. Shehab, Kahire sokaklarına “Ordu yönetimine hayır” yazdığında, ordu bu yazıların üzerini boyar, o tekrar yazar, defalarca ve defalarca.

 

Diktatörlüklerde toplantılar ve buluşmalar, diyalog ve tartışma fırsatları yasaklanırken duvarların temizlenmesi konusunda bir takıntı edinilir.  Cezaevi gibi işletilen ülkelerin duvarlarında yazılar ışıldamaz, parıldamaz resimler. Oysa yoksulların, ezilenlerin ve çeperdekilerin matbaasıdır duvar; risk alarak, gizlice, bir anlığına, dünyanın unutulmuşlarına hizmet veren bir iletişim aracı (Galeano, 41). Sadece Kahire’de, Arap Baharı’nda değil, dünyanın çeşitli kentlerindeki otoriteye karşı sivil itaatsizlik eylemleri boyunca silinir duvarlar. 

 

Nasan Tur, dünyanın çeşitli kentlerinde sokak yazılarının ve resimlerinin üzerini örtmek için otoritelerin başvurduğu yöntemi kopyalayarak sokağın bastırılmış sesini resmeder. Duvara aktardığı bu leke, Polis Resmi No.1, 2013, İstanbul’da kamusal alanın sokak gösterilerine ve çatışmalara sahne olduğu Gezi protestolarında çekilmiş bir duvar fotoğrafından alıntı.

 

 

Nasan Tur, Polis Resmi No. 1, İstanbul Haziran 2013, 2014.

 

Kamusal alanın giderek daraldığı, hak ve özgürlüklerimizin yok edildiği bir ortamda yeniyi kurabilmek adına ve yeniyi kurduktan sonra, ortak kararlar alarak eyleme geçebileceğimiz kamusal alanları istikrarlı kılmalıyız, sözümüze açmalıyız duvarları. Özgürlük, kurumsal olarak tanınmış forumlara, kamusal alanda eyleyen yurttaşlara bağlı. Özgürlüğümüzü koruması gereken yasalar, müştereken üzerinde anlaşılmış değil de baskıcı rejimin fermanlarıysa, itaati gerektirmez. Bu yasalara uyduğumuzda totaliter rejimi desteklemiş oluruz zira. Sözgelimi İstanbul Sözleşmesi’ni korumak için yapılan sivil itaatsizlik eylemleri, bunun son zamanlardaki çarpıcı bir timsali. Yurttaşların seslerinin dikkate alınmadığı zamanlarda ortaya çıkar sivil itaatsizlik. Siyasal meşruiyetini yitiren rejime karşı sivil itaatsizliği savunmak, haysiyetimize sahip çıkmaktır (Berktay, 104, 110).

 

Ortak Bir Dünyayı İnşa Etmek

 

Özgürlüğün politik önemi, çoğulluğu korumamızı gerektirir ama eylemin çoğulluğa tabi ve akıbetinin tahmin edilemez olması ortak yaşamı tehlikeye atabilir. Bununla baş etmenin yolu ise söz vermek ve bağışlamaktır. Verilen ve tutulan bir söz yeniyi kurma gücüne sahiptir ve kaygı ortamında güven duygusu verir. Bağışlamak ise geri dönüşü olmayan şeylerin politik yaşamla uyumunda etkilidir. Bağışlama, geçmişin günahlarını yeni kuşaklar üzerinden kaldırabilirken söz verme, geleceğin belirsizliğinde tutunabileceğimiz dal olabilir. Her ikisi de gayzdan arınmış olarak birlikte yaşamanın ve yeni başlangıçlar yapabilmenin gerekleridir. Bağışlama, kasıtlı işlenen suçları kapsamaz ve her şeyin unutulması anlamına gelmez. Geçmişte yaşananlar hiç olmamış gibi davranarak beyaz bir sayfa açmak değil, hakikatle yüzleşmek ve yüzleşmeyle gelen acıları tevessül etmeden aşabilmek için bir fırsattır. Bağışlamanın anlamlı olabilmesi için karşılık beklemeden yapılması gerekir; bu nedenle de cesaret gerektirir. Bağışlarız çünkü günün birinde bağışlanmaya ihtiyaç duyacağımızı biliriz. Mesele, geçmişte haksızlığa uğradığımızı unutmak veya yargıda bulunmamak değil; bu yargı nedeniyle o kişiyi düşman addetmekten vazgeçmektir. Düşman olmadığımızı kabul etmekle ortak bir dünyayı inşa edebilir, yeni bir ilişki başlatabiliriz (Berktay, 129-137).

 

Dostluk, özgür olanlar arasında gerçekleşir ve bu yüzden totalitarizmin yok etmeye çalıştığı şeylerin başında gelir. Çoğulluğu politik dostlukla koruyabiliriz. Dostluğun modern kullanımı, birkaç kişi arasında özel, duygusal ve çoğu kez tarafgir bir ilişkiyi tanımlar. Modernite öncesi politik dostluk ise ortak bir dünyayı paylaşan insanlar arasında müşterek sorunlar hakkında, eşitlik ilkesi çerçevesinde süregiden bir diyalogdur. Beklentilerimizi ve eylemlerimizi paylaşabileceğimiz güvene ve dostluğa dayalı kamusal tartışmalara ihtiyacımız var. Zira gerçek topluluk, ırk din, milliyet gibi kimliklerin oluşturduğu birlik değil [4], dostların farklılıklarıyla kurmayı başardığı şeydir. Bu bağlamda neyi paylaştığımıza bağlıdır dostluk. Kamusal eylem ve dayanışma, kişisel menfaate değil, ortak dünyaya karşı duyduğumuz sorumluluğa ve politik dostluğa, ilkelere ve diyaloga dayanır (Berktay, 150, 158, 160).

 

Dayanışma, din, mezhep, ırk, cinsiyet kimliklerimiz cihetiyle bize önceden verilmiş, kendiliğinden müteşekkil bir şey değil, paylaşılan hedefler etrafında veya belirli meseleler karşısında kaygı duyan, farklı düşüncelere sahip insanların tartışarak giriştikleri, ortak eylem sonucunda ulaştıkları politik bir olgu. Yani kimliğin ortaklığını değil, eylemin ortaklığını temel alır. Kamusal alanda farklılıkların üzerini örtüp sırt sıvazlamaya dönüşmeyen, eşitler arasındaki mütekabil eleştiriyi içeren bir diyalog ve dayanışma kurmamız gerek, dürüstlük ilkesiyle. Bilakis verili kimliğe ve cemaatin hakikatine bağlılık, kabileye sadakatten öteye gidemez. Sadakat kültürünün insanları ya birine karşı ya da birinden yanadır; ya birbirini ilkesizce destekler ya da yerin dibine batırırlar ki bu da diyaloğun ve ortak eylemin uzamı olan kamusal alanın çöküşü demektir (Berktay, 174, 176).

 

Kimlik politikalarına dayalı kabileye sadakat, kültürel tepkiye dönüşür. Kültürel görecelilik, evrensel ilkelerden ve insan haklarından kopuşu getirir. Kültürel yerlilik, “yerli ve milli”lik, kadınların haklarının ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin çiğnenmesi adına gerekçe gösterilir (Berktay, 186). İstanbul Sözleşmesi’nin Avrupa ürünü, dış mihrakların Türk İslam aile yapısını yıkan Truva atı olarak nitelendirilmesi ve yerine muktedirin daha “sağlam” Ankara Sözleşmesi’ni yazmak istemesi tesadüf mü? Eşitsizlik, kültürel gerekçelerle meşrulaştırılabilir mi? Özgürlüğümüzü, kültürel hoşgörüyle korumamız mümkün mü? Kimlik politikalarından, cemaatlerden ve kabileye sadakatten vazgeçmemiz gerek, ivedilikle. Menfaatten arınmış politik dostluklar kurmamız ve ortak eyleme dayalı dayanışma ağları örmemiz gerek. Mesele, kamusal alanın parçalanmasına izin vermemek.

 

Muhalefet partisi mensubu başörtülü kadınlara “vitrin süsü” denilmesi, sadece tahkir çabasını göstermez. Bu söylem, kamusal alanda örtülü örtüsüz kadınların birlikte kamusallık oluşturmasını engellemek için de kullanılıyor. Örtülü kadınlar, “benim başörtülü kardeşlerime saldırdılar” minvalinde söylemlerle sadece muktedirin düzeninde insan haklarına, inanç özgürlüğüne sahip olabilirlermiş gibi gösterilerek sabık travmaları üzerinden tetikleniyorlar. Yakın tarihte eğitim ve kamu kurumlarında çalışma haklarının engellenmesi, uygulanan kolluk şiddeti, başörtülü kadınların travmaları. Bu travmanın çarpıcı anlatımlarından biri, Cerrahi Tezyin. Esra Özyaşar Tosun, çeliğin soğuk ve keskin yüzeyini boya ve altınla işleyerek ameliyat malzemelerini birer sanat eserine çevirir. Dönemin sert akademik koşullarında tıp fakültesi hayallerinden vazgeçmek zorunda kalan ve hayatına tezhip sanatçısı olarak devam eden Tosun, bir cerrahınkine benzer incelikteki işlemlerle hem aletlerin üstünü desenleriyle örter hem de yaşamının ters yüz oluşunu vurgular. Aletlerin sergilendiği yeşil zemin, bir ameliyathane örtüsüdür ve sergileme biçimi de ameliyat öncesi hazırlanan bir masa. Ancak aletler artık birer eserdir, dokunulmamak ve uzaktan seyredilmek üzere cam kutunun içinde.

 

 

Esra Özyaşar Tosun, Cerrahi Tezyin.

 

Afra Öztürk ve Merve Güçlü de Diploma eseriyle sayıların ifade ettiği bireylere, girilemeyen sınavlara, alınamayan diplomalara işaret ederler. Eldeki veriler, on binlerce kişinin kayıtlı bulundukları okullardan mezun olma haklarını yitirdiğini gösterir bize. Kitlelerin fiziksel mekânda oluşturacağı hacim, bu gerçeğe ne derece ifade katabilir? Yığınların ağırlığı, kütlesi ve fazlalığı gibi kavramlar geride bırakılanlarla birlikte düşünülür; sayısal ifade mekânsal karşılığını arar.

 

Afra Öztürk- Merve Güçlü, Diploma.

 

Travmadan hayatta kalan kadınlardan bazıları, ezilen gruplarla politik dostluklar ve dayanışma kurarken bazıları da geçmişin tekerrür etmesinden endişelendikleri için muktedirin güç alanında kalmayı seçiyor. Geçmişin tekerrür etmemesi için hatırlamak gerek. Ama travmaları tevessül edip de yeni eşitsizliğin kökeni kılmak, suça ortak olmak demek. Olmayabiliriz. “Göze göz” bütün dünyayı kör eder. Mesele hiçbirini unutmak değil, yaşanan travmaları tevessül etmemek; rejimin gönüllü kulu olmamak.

 

Elif Uras, No /Hayır, 2017.

 

 

“Hayır” demek bir seçim, kişinin inandığı hakikati dile getirmekle susmak arasında yaptığı. Hiç kolay değil; çoğunluğun inandığı ve kabul ettiğinden farklı bir şey söylemek her zaman tehlikelidir, dışlanabilirsin, mevkiin sarsılabilir, skandal yaratabilir, tutuklanabilirsin. Bu yüzden inandığı hakikati dile getiren kişinin dürüstlüğü konusunda herhangi bir ispat varsa bu, cesarettir. [5] Cesaret edebilirsin, mevcut siyasal koşulların değişimi hakkında daha fazla düşünmeye, konuşmaya başlayabilirsin.

 

Tahayyül edebilirsin.

 

Özgür olabiliriz.

 

[1] Uyumak istiyorum biraz/ Biraz, bir dakika, bir yüzyıl /Ama herkes bilmeli ölmediğimi/ Küçük bir arkadaşı olduğumu rüzgârların. – Federico García Lorca, “Karanlık Ölüme Gazel”.  Deniz Bile Ölür içinde, Çev. Ülkü Tamer, İstanbul, Ketebe, 2021, s. 27-28.

 

[2] Burada Fatmagül Berktay’ı tanıtan bir bölüm yazmayacağım; biyografisine birçok farklı kaynaktan erişilebilir. Bana göre üniversite öğrenciliğinden akademisyenliğine bir entelektüel ve bir mentor olarak sîretini en iyi yansıtan, zikrettiği şu cümleler: “Benim Ankara Siyasal’a girme kararım dünyada ve Türkiye’de esen ‘68 rüzgârıyla çok bağlantılı. O dönemde benim yaşımda olanlar hatırlar, dünyayı avuçlarımızın içinde gibi hissediyorduk ve hem Türkiye’yi, hem dünyayı değiştirmek kamusal alandan, politikadan geçiyordu -hâlâ da öyle. Yine o dönemde birçoğumuzun iktisat, sosyoloji, siyaset okuması bu anlamda hiç de tesadüf değildir. Çünkü dünyayı ve Türkiye’yi de iyiye doğru değiştirmenin mümkün olduğu umudunu canlı bir şekilde muhafaza ediyorduk. Hatta lise son sınıfta ABD’ye gitmek üzere AFS (American Field Service) bursunu kazanmıştım ama sonuçta bursu reddettim. Hem o dönemde Türkiye’den ayrılmaya gönlüm razı olmadığı için, hem de ABD o sırada Vietnam’ı bombalıyor olduğu için!” Fatmagül Berktay, “Türkiye’de Siyasal Düşünce Tarihçiliği”, Düşünme Etiği, İstanbul, Metis, 2021, s. 338.

 

[3] Eduardo Galeano, “Latin Amerika’da Edebiyat ve Kültür Üzerine On Yaygın Yanlış ya da Yalan”,  Biz Hayır Diyoruz, Çev. Bülent Kale, 4.bs., İstanbul, Metis, 2017, s. 42, 54.

 

[4] Kimlik vazgeçemeyeceğimiz bir anlam kaynağı; tanınmasını talep ederken haklıyız ama başkalarıyla bir araya gelmemek için kullanıldığında bu ezilenlerin mücadelesini zayıflatır. Kimliklerin yeniden tanımlanmaya açık, tarihsel, toplumsal ve söylemsel kurgular biçiminde inşa edildiğini ve kendi görünürlüğümüz için başkalarının varlığına ve yanıtlarına ihtiyacımız olduğunu hatırımızda tutmalı. Ancak başkalarını dinlemekle bastırılmış sesleri duymaya başlar ve çoğulluğun önemine tanık oluruz. Bkz. Berktay, 19, 20.

 

[5] Michel Foucault, Doğruyu Söylemek, Çev. Kerem Eksen, 4.bs., İstanbul, Ayrıntı, 2014, s.13-15.

 

 

Kapak görseli: Hayır Bin Kere Hayır, Bahia Shehab, İstanbul.

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

MEYDAN

YKâbe’den Boğaziçi’ne: Kutsal ve İşgal
Kâbe’den Boğaziçi’ne: Kutsal ve İşgal

Kâbe’yi dönmekse (tavaf) “kurumsal mesele”, Kâbe’ye dönmeyelim mi?

MEYDAN

YKutsal Mekanda Kadınlar VI: Kendine Ait Bir Cami
Kutsal Mekanda Kadınlar VI: Kendine Ait Bir Cami

Dünyanın farklı yerlerindeki mümin kadınların kendilerine ait bir cami için verdikleri mücadeleler...

MEYDAN

YKutsal Mekanda Kadınlar V: O Eski Saflardan Eser Yok Şimdi
Kutsal Mekanda Kadınlar V: O Eski Saflardan Eser Yok Şimdi

Çin’de kadın camilerini kuran kadınlar, saflarını kendileri inşa ettiler, önü arkası yok. O eski saflardan iki yüz yıldır eser yok, her iki anlamda.

MEYDAN

YAyasofya Hiçbir Şey, Her Şey Ayasofya
Ayasofya Hiçbir Şey, Her Şey Ayasofya

Söz konusu olan, geçmişi methetmek değil, şimdiki zamanda bir iktidar aracı olarak camide ulusu, millet biçiminde yeniden inşa etmek.

Bir de bunlar var

Korona Şoku ve Patriyarka – 3. Bölüm
Cinayetlere Karşı! Trans/Feminizmler ve Ortak Yaşam Mücadelesi
Berfin’in Geri Aldığı Şikâyeti Ne Anlama Geliyor?

Pin It on Pinterest