Enkaz altında kalmanın travmasını tekrar tetikleyebilecek nitelikte olan görüntüler, insanların mahremiyetine saygı göstermeksizin üretilip tüketiliyor.

MEYDAN

Depremzede Çocuk Görselleri: “Mucize” Anının Politik Estetik Sorunu

30 Ekim tarihinde Ege Denizi’nde gerçekleşen depremin ardından İzmir’de insan kaybı 114’ü bulurken birçok binada da hasar oluştu. Hasarlı binaların enkazından bir hafta süren arama kurtarma çalışmaları sonucunda çıkarılanlar oldu. Bu çıkarılma anları hikaye edilerek, görsellerle desteklenerek medyada sık sık paylaşılıyor. Özellikle çocuklara dair görseller, gazeteler ve televizyon haberlerinin yanı sıra; sosyal medyada siyasetçilerden, sanatçılara ve hatta günlük hayatımızda tanıdığımız birçok dostumuzun gönderisine kadar genişledi. Yüzün tamamının afişe edildiği ve beton yığınları arasında sıkışmış bedenlerin görüldüğü bu görsellerin arasında kurtarılan çocukların görselleri de umudu simgelediği söylenerek paylaşılmaya devam ediliyor. Özellikle Elif ve Ayda’nın fotoğrafları önü alınamaz bir şekilde, çok geniş kesimlerce tekrar tekrar paylaşılarak dolaşıma sokuluyor. Bu görsellere karşı ise pek az insan karşı çıkma gereğinde bulundu. Oysa düşünmeden paylaştığımız çocuklara ait bu görüntüler, yaydıkları etki bakımından tartışmaya açıklar.

 

Enkaz altında kalmanın travmasını tekrar tetikleyebilecek nitelikte olan görüntüler, insanların mahremiyetine saygı göstermeksizin üretilip tüketiliyor. Özellikle birçok psikologun “depremzedenin travma anını tetikleyebilir” serzenişinde bulunduğu görseller, medyanın “haber hakkı”na sığındırılıp üretilirken, bir kez daha görüntülerin iktidar ilişkilerinden bağımsız işleyen bir şey gibi görülemeyeceğinin altını çiziyor. Haberin görsel olmaksızın yapılamayacağı düşünülen günümüz gazetecilik anlayışında, bu görsellerin etkilerinin ne olduğu da büyük önem arz ediyor. Ana akım medya genellikle depremzedelerin enkazdan çıkarılış anına odaklanıyor. “Mucize” olarak adlandırdıkları bu anı yakın plan çekimlerle aktararak, başkalarının acısına tanık olmak ve onu hissedebilmek mümkünmüş gibi empati kurdurmaya çalışıyor. Bu anlayış, birçok insanın hak ihlaline uğramasına sebebiyet verdiği gibi; romantik bakışın ürünü olan, acıma duygusuna hitap eden kadrajlarla depremzedelerin enkazdan çıkarılmasının arkasındaki emeği ve mücadeleyi görünmez kılıyor. Başka bir ifadeyle, mucize tanımı ve kutsallaştırılmış kurtarılma anı görselleri hayatta kalanlar için mutlu olmanın ötesine geçiyor ve yaşananların asıl nedenlerini görünmez kılıyor. Yaşamını kaybeden kişiler özneler olarak dile getirilmiyorlar dolayısıyla yas tutmanın imkânı elimizden kayıp gidiyor. Yası tutulamayacak kadar hızlı geçen ölüm haberlerine karşılık depremzedelerin kutsal kurtarılma anları, toplumdaki “umudu” yeşerterek olayların arkasını sorgulamaktan alıkoyuyor. Depremin öldürücülüğünü doğal bir afet olmasına bağlayan bu bakış, mucize anlarını tekrar tekrar yayınlarken geride kalan yıkımın sorumlularını gizleyerek failleri yok ediyor.

 

Tüm bu görseller dünyasına bir hafta gibi kısa bir sürede maruz kaldık. Bu noktada Susan Sontag’ın (2004) sorusunu hatırlamamak elde değil: Başkalarının acısına nasıl bakacağız? Kendimizin dahil olmadığı bir acıyı fotoğraflayarak dolaşıma sokan ve bu fotoğrafa bakan kişi olarak, bize temas etmeyen kişilerin acısında neler görebiliriz? Fotoğraflar, acı ve travma zamanlarında, çoğunlukla bir duygulanım yaratma amacı taşıyorlar. Özellikle yakın çekim tercih edilmesi bu amaca yönelik tercihlerden bir tanesi. Fotoğrafın çekiliş tarzındaki romantik-estetik bakış, örneğin Elif’in arama kurtarma ekibinin elini tuttuğu fotoğraf, yakın çekim planıyla pekiştirilmiş oluyor. Hem bizi ötekinin acısını paylaşmaya -mümkün olduğunu iddia ederek- davet ediyor hem de kutsallaştırılan kurtarılma anına dikkatleri çekerek arkadaki tüm olayı silinebilir kılıyor. Çerçevenin politikasına fotoğrafların estetik kaygılarla çekilmesi de eklenince, bakan kişiyi salt o ana odaklıyor. Tüm bu politika, toplumda siyasetçilerden sanatçılara, sosyal medyada ekli tüm tanıdıklarımıza kadar ötekinin acısının gerçekten ne kadar “paylaşılabilir” olduğunu görmemizi sağlıyor. 

 

Oysa, depremzede çocuk fotoğraflarının paylaşımına dair çocuk hakları savunucuları bunun bir hak ihlali olduğunu belirttiler. Geçtiğimiz günlerde Eylem Akdağ ve Emrullah Acar’ın röportaj yaptığı gazeteci ve çocuk hakları savunucusu Mehmet Onur Yılmaz da “yıkımda sorumluluğu olanların hesap vermemek için enkazdan çıkan çocukları ‘umut’ adı altında araçsallaştırdığını” ve bunun yerine çocukların neden enkaz altında kaldıklarının konuşulması gerektiğini söyledi. Umut ve şefkat duygularıyla toplumun bir aradalığı vurgulanırken dolaşıma sokulan çocuk fotoğrafları, Yılmaz’ın da belirttiği gibi çocuğu araçsallaştırmakta ve mağduriyeti tüketilebilir bir şey haline getirerek metalaştırmaktadır. İktidar ilişkilerinden bağımsız düşünemeyeceğimiz medya haber yapma ve evrensel görme haklarına dayanarak, her şeyi gösterilebilir dolayısıyla tüketilebilir kılıyor. Yaşanan olaya yönelik kamuoyunu bilgilendirme gibi masumane gözüken bir amaç, esasında görülmesini istediği umut ve mucize anlarını ön plana çıkarırken, konuşulmasını istemediği failler meselesini geride bırakıyor. Bunu da özellikle çocuk fotoğrafları üzerinden sağlıyor.

 

Emperyal iktidar oluşumları ve buna bağlı olarak gelişen görme biçimleri, tıpkı buradaki gibi her şeyi gösterilebilir olmaya iterken, Azoulay, “Bazı şeylerin herkes tarafından görülebilir OLMAMASI gerektiği ilkesine saygı gösterilmiş olsa, evrensel bir görme hakkı tamamen uydurma olurdu” diyor. Dolayısıyla bazı şeylerin belki de herkes tarafından görülür olmasına gerek yoktur. Başkasının acısına bakmayı görsel imgeye sabitlememek gerekir belki de. Peki, neden her şeyi görmek ve göstermek istiyoruz? Neden küçük çocukların enkazdan çıkarıldığı haberinin sevinci bize yetmiyor? Azoulay’ın da işaret ettiği gibi emperyal iktidar, kendisine bağlı olarak bazı görme rejimleri oluşturuyor ve bu rejimde insanlar, baktıkları her şeyi kendine hak görüyor. Daha da ötesinde gördüklerini göstermeye kamuoyunu bilinçlendirme misyonu ekleyerek etik sorumluluğu üzerinden atıyor. Buna karşılık özellikle acı ve travmalar fotoğrafa konuk olurken toplumsal alanda tekrar tekrar paylaşılmasında bir sakınca görülmüyor. Paylaşımlar sırasında fotoğrafın oluşturduğu duygulanım  -şefkat, acıma, empati kurma gibi- geçici ve istikrarsız bir şekilde gerçekleşiyor. Bu noktada Sara Ahmed’ten (2015) ödünç alabileceğimiz çok kıymetli iki soru bulunuyor: “Acı politikaya nasıl dahil olur?” ve “Yaşanmış acı deneyimleri ötekilerle ilişkilerimizi nasıl şekillendirir?” (s. 33)

 

Ahmed’e (2015) göre acı, politikaya tam da ötekinin acısını kendi acımıza dönüştürmeyi mümkün kılabilecek, ötekinin acısını bütünüyle hissedebildiğimizi iddia edebilecek varsayımlarından dahil oluyor. (s. 46) Fotoğraf bu acıyı anlayabilmenin kuvvetli araçlarından biri olarak görülüyor. Ancak, acıyı anladığını iddia etmenin kendisinin bir politika olduğu çoğu zaman gözden kaçırılıyor. Yaşanmış acı deneyimleri ise ötekine karşı mutlak empati yolunu aşındırarak bir ilişki biçimi tayin ediyor. Fotoğrafın içinde bulunanın acısına karşılık fotoğrafa bakanın acısı. Bu anlayışın henüz bir sonu görünmemekle birlikte, her acı ve travma anlarında tekrar ediyor. Çocukların fotoğrafları ise mucize kurtarılma anlarına dayanan politik estetik bir sorun olarak karşımıza çıkarken tüketimine hızla devam ediliyor. 

 

Bu tüketime karşılık alternatif sunum biçimleri oldukça önem taşıyor. Örneğin Şili’de Pinochet’in diktatörlük rejiminde işinden edilen, işkence gören, kaybedilen ve öldürülen birçok kişinin ardından, kayıp yakını kadınların yaptıkları Arpilleralar toplumsal hareket ve bir yas tutma süreci olarak düşünülebilir. Kadınların bir araya gelerek oluşturdukları patchwork denilen farklı doku ve renkteki kumaşlardan ortaya çıkardıkları bu ürünler, kaybı doğrudan yaşayanların kendi araçlarıyla ifade etmesine olanak sağlıyor. (Toksoy, Zeybek, & Akdoğan, 2020) Bu ve benzeri alternatif sunum biçimleri belki de kaybın, acının ve yas tutmanın yalnızca fotoğraf aracılığıyla mı olması gerektiğini sorgulayan örnekler olarak sunulabilir. Toksoy, Zeybek & Akdoğan’a göre (2020), Arpilleralar, kadınların “üretimleri yoluyla mevcut toplumsal yapı içinde siyasal bir özne olarak konum talep etmeleri ve hakim görsel rejime muhalif bir alternatif sunmaları açısından oldukça önemlidir.” Dolayısıyla bazı alternatif sunum biçimleri ana akıma karşı muhalif bir tutum alırken edindiği perspektif, bize bir çıkış noktası sunabilir.

 

Görsel: Kamal Fahmi’nin “Beyond the Victim, The Politics and Ethics of Emprowing Caoiro’s Street Children” kitabının kapak fotoğrafı

 

Kaynakça
-Ahmed, S. (2015). Acının Olumsallığı. S. Ahmed içinde, Duyguların Kültürel Politikası (s. 33-58). İstanbul: Sel.
-Azoulay, A. (2018, 11 02). Her Şeyi Görme Hakkı: Fotoğrafın İcadı ve Emperyalist Bakış. 11 05, 2020 tarihinde E-skop: https://www.e-skop.com/skopbulten/her-seyi-gorme-hakki-fotografin-icadi-ve-emperyalist-bakis/4041 adresinden alındı
-Sontag, S. (2004). Başkalarının Acısına Bakmak. (O. Akınhay, Çev.) İstanbul: Agora Kitaplığı.
-Toksoy, N. G., Zeybek, D., & Akdoğan, B. (2020). Çerçeve”nin Ötesi: Mültecinin Görsel İmgesinde Kaybın Yokluğu. Kültür ve İletişim(45), 186-210.
-Yılmaz, M. O. (2020, 11 04). Depremden kurtarılan çocuklar ‘umut’ olarak araçsallaştırılıyor. (E. Akdağ, & E. Acar, Röportajı Yapanlar)

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bir de bunlar var

Anne Olmamayı Düşünenler Bir Bakın!
İstanbul Maratonu ve İki Güzel Kampanya
Beden Hackerları Her Yerde, Hem De Kadınlar

Pin It on Pinterest