Oysa tıpkı plastik gibi sınırlar da insan yapımıdır ve plastik gibi yeniden şekil verilebilirdir.

MEYDAN

Çöp: Göçmenler için Su Şişeleri Bir Ölüm Kalım Meselesidir

Barbara Sostaita‘nın 14 Ocak 2022’de bitchmedia’da yayınlanan “Waste Land: For Migrants, Water Bottles Are a Matter of Life and Death” başlıklı yazısının çevirisidir.

 

 

 

Fox News spikeri Tucker Carlson 2018 yılında bir akşam haberleri yayını esnasında sol görüşlü çevrecileri Amerikalı sıradan vatandaşın neşesini kaçırmakla itham etti. Carlson’a bakılırsa, düğünlerde kullanılan helyum balonlarını, plastik pipetleri, gelinle damada pirinç atılmasını falan kınamayı bir kenara bırakıp, ülkece kaçak göçün tehlikelerine dikkati çevirmek gerekiyordu. Carlson “Doğrusu ben de çöpten nefret ediyorum, zaten yasadışı göçe bunca karşı çıkmamın nedenlerinden biri de bu” diyerek üsteliyordu. Haber spikerinin çöp derken göçmenleri kast edip etmediği kimi çevrelerde merak konusu olduysa da, göçmenlerin kuzeye yaptıkları kaçak yolculuklar sırasında taşıdıkları nesnelere atıfta bulunmuş olma ihtimali de vardı. Şayet durum buysa, göçmenlerle çöp arasında böyle bir ilişki kuran ilk kişi Carlson değil: Amerika-Meksika sınır duvarının inşasını savunanlar, özellikle çölde oraya buraya atılmış 4.5 litrelik plastik şişelere dikkat çekerek göçmenleri uzun zamandır çöple ilişkilendiriyor.

 

Antropolog Jason De León 2016 tarihli unutulmaz etnografi çalışması The Land of Open Graves: Living and Dying on the Migrant Trailda (Açık Mezarlar Ülkesi: Göç Yolunda Yaşamak ve Ölmek) bu plastik şişeleri ve göçmenlerin geride bıraktığı diğer eşyaları çöp olarak etiketlemeyi reddediyor. De León, bunun yerine, söz konusu nesnelerin “göçün arkeolojik kaydını oluşturduğunu,” dolayısıyla “maddi kültür” niteliğinde olduğunu belirtiyor ısrarla. “Süregiden bu tarihi kaydın korunması konusundaki ilgisizliği” ise söz konusu nesnelerin “siyaseten tehlike arz etmesine ve çekilen insani acının ve hükümetin bu konudaki suçluluğunun temsili olmasına” bağlıyor. Ulusal Amerikan Tarihi Müzesi de bu eşyaların korunmaya değer olduğu konusunda hemfikir görünüyor: Müzenin halen açık olan “Many Voices, One Nation” (“Çok Ses, Bir Ulus”) adlı sergisinde gösterilen parçalar arasında çuval bezine sarılmış, yaklaşık 30X15 cm ölçülerinde mavi kapaklı bir plastik şişe de bulunuyor. Gerek De León gerekse Smithsonian Enstitüsü bu şişelerin Amerikan halkına sınır denetiminin gerçekleri ve çerçevesi hakkında öğreteceği çok şey olduğu iddiasında.

 

Plastik su şişeleri, özellikle Clinton yönetiminin 90’lı yıllarda Caydırıcılıkla Önleme politikasını uygulamaya koymasından bu yana, Sonoran Çölü’nde bir hayat memat meselesi halini almıştır. Bu sınır takviye stratejisi San Diego, California, El Paso ve Teksas gibi gümrük kapılarındaki Sınır Devriyesi birimlerinin yanı sıra, gece görüş gözlüğü, hareket sensörleri ve geniş kapasiteli aydınlatıcı gibi askeri teknolojilerin sayısında artışa yol açarken, buralardaki kaçak göçü Sonoran Çölü gibi, hemen hiç içme suyunun bulunmadığı, yaşam alanlarından uzak ve tehlikeli yerlere kaydırmıştır. Sonuçlar ölümcül olmuştur: Pima Kontluğu[1] Tıbbi Muayene Ofisi sadece 2020’de 227 göçmen ölümünü belgelemiştir. Bu soykırımcı sınır takviye yöntemlerine yanıt olarak, Border Angels[2] (Sınır Melekleri) ve No More Deaths[3] (Artık Ölüm Yok) başta olmak üzere çeşitli insani yardım kuruluşları hayat kurtarma ve acıları hafifletme ümidiyle göçmenlerin güzergâhları üzerine plastik sürahiler ve fasulye konserveleri bırakmıştır. ABD hükümeti ise bu eylemleri federal araziye çöp atma şeklinde sınıflandırarak suç saymış, sonuç olarak, Scott Warren gibi gönüllüler yasayı ihlal ettikleri gerekçesiyle yargılanmıştır. De León The Land of Open Graves’de (Açık Mezarlar Ülkesi) araziyi su şişelerinden “arındırmanın” aslında göçmenlerin maddi kültürünü ortadan kaldırmak anlamına geldiğini öne sürüyor. Ona göre, “Sınır geçişlerine ilişkin fiziksel kanıtlar sistemli olarak ortadan kaldırılıyor,” çünkü hükümet su şişelerini ve diğer nesneleri “çevresel felaket” olarak değerlendiriyor. Gelgelelim plastik şişelerin devlet açısından tehdit oluşturmasının nedeni aslında el değmemiş çölü kirletmeleri değil. Asıl mesele, bu şişelerin duvarlara ve bariyerlere rağmen sürmekte olan bir hayata işaret etmeleridir. Onlar tel örgülere delikler açan ve gözetleme teknolojisini alt eden insanların izleridir. Plastiklerin toplanması ve onları geride bırakanlara suçlu muamelesi yapmak, sınırın kontrol altına alamadığı insanları silmeye yönelik bir girişimdir.

 

 

İnsani Yardım Katiyen Suç Değildir

 

No More Deaths, aylardır organizasyonun insani yardım merkezi olan Byrd Kampı’na gelen gönüllülerle birlikte göç rotası üzerine günlük su bırakma faaliyetini organize ediyor. Grup her sabah şişelenmiş suyla doldurulan süt kasalarını dört çekerli pikap kamyonetlere yükledikten sonra  konvoylar halinde Sonoran Çölü’nün içlerine kadar taşıyor ve göçmen hareketliliğinin izlerini arıyor. Fiziksel koşulların müsaade ettiği kadar çok damacana su taşıyan No More Deaths gönüllüleri çakıllı tepeleri tırmanıyor, meskit çalılıkları ve kıl dikenli kaynanadili kaktüsleriyle dolu arazileri aşıyor. Bir “bırakma noktası”na ulaştıklarında ağaçların altına su şişesi dolu süt kasalarının yanında beş galonluk kovalarla çorap ve konserve fasulye bırakan gönüllüler etrafta genellikle boş ve kesilmiş şişeler buluyor. Her su içmek için güvenli olmadığından, No More Deaths gönüllüleri şişelerin üstüne silinmez keçeli kalemlerle  ulusaşırı göçün sembolü olan imparator kelebekleri çiziyor, #DuvarlarDeğilSu (WaterNotWalls) anlamına gelen #AguaNoMuros ve “insani yardım katiyen suç değildir” anlamına gelen “la ayuda humanitaria nunca es un delito” gibi cesaret verici mesajlar yazıyor. No More Deaths ve La Coalición de Derechos Humanos’un ortaklaşa yürüttüğü bir raporlama projesi olan “Kaybolanlar” rapor serisinin ikinci bölümünde, Sınır Devriyesi görevlilerinin malzemelere el koyduğu, damacanaları bıçaklayıp galonlarca suyu yere döktüğü video görüntüleri yer alıyor. Bazı ajanların şişelere işediği görüntüler bile var.

 

No More Deaths ile beraber çalışan bir insani yardım görevlisi olan Montana Thames, California çöllerinde büyüdü ve yedi yıl önce ani bir kararla Arizona, Tucson’a taşındı. Kendisi de kolektif bir göç hafızasına sahip olan Thames doğrudan yardıma dahil olmak için manevi bir çağrı aldığını hissetti. 19. yüzyılda ABD-Meksika sınırının inşasıyla atalarının topraklarının yarısı elinden alınmış bir Yaqui yerlisi olan Thames’in “atalardan kalma derin bir hafızası ve çölle manevi bir ilişkisi” var. Thames çöle su bırakmaları konusunda kendilerine yöneltilen eleştirilere cevabı yapıştırdıklarını şöyle aktarıyor: “Bir keresinde bir barda rastgele biri bana No More Deaths ile ilgili probleminin çöldeki çöpleri toplamamamız olduğunu söyledi. Ben de ‘Gerçekten dert ettiğin şey bu mu?’ dedim.” Thames’e bakılırsa çöp hayat kurtarıcı. İnsani yardım çalışanları, aktif yürüyüş yollarını belirlemek ve suyu nereye bırakacaklarını saptamak için ambalajlara, şişelere ve göçmenlerin yürürken bıraktıkları diğer izlere ihtiyaç duyuyor. Çölde kaybolan insanlar çöpleri bir yön bulma aracı olarak kullanıyor. Thames’e göre çöp konusundaki şikâyetler çoğu kez beyazların çevrecilik maskesiyle gizlediği beyaz üstünlüğünden kaynaklanıyor. Bol miktarda plastik şişe ve çöpün bulunduğu, federal koruma altındaki alanlar olan Organ Pipe Kaktüsü Ulusal Anıtı[4] ve Cabeza Prieta Ulusal Yaban Hayatı Sığınağı çalıntı arazilerdir. Thames buradaki ironiyi de gözden kaçırmıyor: “ABD, sömürgeci şiddet sonucu göç eden insanları geri çevirip, üstüne bir de Amerikan yerlilerinden çalınan bir alana çöp bırakmalarından mı şikâyet mi ediyor?”

 

Amerikalı yerleşimci ve etnograflar diğer toplulukların yanı sıra, sömürgeleştirilmiş Yaquiler, Apaçiler, Tohono O’Odhamlar[5] ve Pimaların[6] atalarının evi olan Sonoran Çölü’nü işgal ettiklerinde bu toprakları boş, bakir ve sömürgeleştirmeye değmez olarak tasvir etmişlerdi. Meksika-ABD Sınır Komisyonu’yla yaptığı iki buçuk yıllık yolculuğun kaydını tutan John Russell Bartlett, 1854 tarihinde yayımlanan Personal Narrative of Explorations and Incidents in Texas, New Mexico, California, Sonora and Chihuahua (Teksas, New Mexico, California, Sonora ve Chihuahua’daki Keşif ve Olayların Kişisel Anlatısı) adlı kitabında bu nadasa bırakılmış alanları ve terkedilmiş İspanyol misyonlarını[7] anlatırken, arazinin “kütükler ve birkaç perişan meskit ağacından ibaret” olduğunu aktarıyordu. Bu iç karartıcı tabloya rağmen Barttlett söz konusu arazideki zenginlik ve kaynak potansiyelini görmüş ve ABD hükümetini sınırı medenileştirmeye teşvik etmişti. Arazi sarp veya kayaçlı değildi, yani çorak bir arazi olarak kalmaya mahkûm değildi. Aksine ulusun hizmetinde ehlileştirilebilirdi. Kısaca, esas itibariyle plastik, biçim verilebilir topraklardı bunlar.

 

 

Kapalı Sınırlar Fantezisini Bozmak

 

Bugün plastik deyince daha çok katı nesnelere dönüştürülebilen sentetik bir polimer geliyor aklımıza. Ancak, Latince plasticus ve Yunanca plastikos kelimelerinden türetilen ve “kalıplanmış veya şekillendirilmiş” anlamına gelen bu terimin daha geniş içerimleri var. 16. yüzyılın sonlarına doğru bu kelime “değişebilen veya yeni bir yön alabilen” bir şeye atıfta bulunuyordu. Plastiklik veya plastisite ise şeylerdeki dönüşüm kapasitesini ifade eder, ki Güney sınırının tarihi bu anlamda, toprağı yayılmacı ve kapitalist amaçlar doğrultusunda dönüştürme peşindeki devlet aktörlerinin de tarihidir. Bu dönüşüm, Trump döneminde bir sınır duvarı inşa etmek için kanyonların ve dağların patlatılarak buldozerlerle yıkılması şeklini almış, sınır takviyesine yönelik yolların inşası sırasında kadim saguaro kaktüsleri kökünden sökülmüş ve yerlilere ait mezarlık alanları yok edilmiştir. Nice bilim insanı toplumu istikrarsızlaştırmanın ve dönüştürmenin bir yolu olarak yüzünü plastikliğe çevirmişken, Kyla Schuller ve Jules Gill-Peterson, Social Text’in 2020 tarihli sayısında bu terimi sorunsallaştırmıştır. Schuller ve Gill-Peterson yazılarında plastikliğin tarihsel açıdan, “uzlaşması zor, esneklikten uzak, aşırı tepkisel, uyum sağlamada yetersiz, nüfusun potansiyel büyümesini bulaşıcı bir hastalık gibi etkilediği düşünülen” ve ırkçı etiketler yapıştırılan kişiler için geçerli görülmediğine dikkat çeker. Buna karşılık, beyazlık ise, plastiklikle, yani değişim ve büyüme kapasitesiyle tanımlanır. Toprağın değişmesine ve büyümesine yalnızca devletin çıkarlarına hizmet ettiği sürece izin verilir. Güney sınırındaki araziye ele geçirilmiş alanları elde tutmak adına duvarlar, projektörler ve kolluk kuvvetleri yerleştirilmiştir. Hükümet sınırı “güvenli,” “geçit vermez” veya “kontrollü” gibi göstermek için çaresizce çabalasa da, kapalı sınırlara dair fantezileri bozan, el değmemiş çölü istila eden ve sınırın geçirgenliğini ispat eden plastik şişeler ülkeye giriyor, böylece sınırın hem sürekli değiştiğini hem de tamamen yapay olduğunu gösteriyor.

 

Bugün bildiğimiz şekliyle Güney sınırı, ikisi de yerli halkın dahli ve rızası olmadan hazırlanıp onaylanmış olan 1848 Guadalupe Hidalgo Antlaşması ve 1853-1854 Gadsden Satın Alma Antlaşması sonucu belirlendi. Sınırların değişmez veya doğal olduğu fikrine rağmen arazi hiçbir zaman tamamen kapatılmamış, dolayısıyla sınırın sürekli şiddete başvurularak güçlendirilmesi gerekmiştir. Yerli halk tarih boyunca sınırların kapalı olması fikrine direnmiş, özellikle Apaçiler sınır ötesine göç etmeleri ve sınırın belli bir tarafında kalmayı reddetmeleri nedeniyle bir tehdit olarak görülmüştür. Zaman içerisinde birden fazla Meksika ve ABD komisyonu sınırı araştırarak yeniden çizmiş, kasıtlı bir şekilde veya bir rüzgar, kıvrılan bir nehir veya muson tarafından devrilen sınır işarelerini değiştirmiştir. Oysa tıpkı plastik gibi sınırlar da insan yapımıdır ve plastik gibi yeniden şekil verilebilirdir.

 

Kumlu kuru nehir yatakları civarında görülen ve serbestçe akan San Juan Nehri’nin sınır duvarına doğru sürüklediği plastik su şişeleri sınırların değişmezliği fikrinin aksini hayal etmemizi mümkün kılıyor. Bu plastik şişeler askerileştirmenin tamamlanmamış bir proje olduğunun hatırlatıcısı niteliğinde. Filozof Jane Bennett “şeylerin” kudrete ve failliğe sahip olduğunu savunur. 2010 tarihinde yayımlanan Vibrant Matter: A Political Ecology of Things (Hayat Dolu Madde: Şeylerin Politik bir Ekolojisi) adlı kitabında Bennett, “sıradan ve insan yapımı nesnelerin nesne statülerini aşma ve bağımsızlık veya canlılık emareleri gösterme konusundaki tuhaf yeteneğinden” bahseder. Bennett, cansız şeylerin insanları etkileyen, insanlara bağlı olan ve insanların failliğine meydan okuyan şekillerde hareket ettiğinde ısrar ederek insanlarla maddi dünya arasında değişmez ayrımlar yaratmanın tehlikeli olduğunu öne sürer. Bennett, kamu hizmetlerinin ihmali ve Kuzey Amerika’daki aşırı enerji tüketimi gibi toplumsal problemlere dikkat çeken 2003 Kuzeydoğu Karartması hakkında şöyle bir not düşer: “Böyle buyurdu elektrik şebekesi.” İşte çöldeki plastik şişeler için de aynı şey geçerlidir.

 

Su şişeleri genellikle göçmenlerin arkalarında bıraktıkları diğer eşyalarla birlikte, Bennett’in “şey-kudreti” dediği şeyi meydana getiren yığınlar halinde bulunur. Bir araya yığılmış bu nesneler, genellikle çakalların (sınırda göçmen kaçakçılığı yapanlara böyle deniyor) daha kuzeydeki yerlere yolculuk yapacak kişileri topladıkları yerleri saptamayı sağlıyor. Nesneler göçmenlerin becerikliliğini ve yolculuk boyunca hayatta kalmak için geliştirdikleri stratejileri ortaya koyuyor. Böyle bir düzenleme içinde karşımıza çıkan plastik şişeler, sınır ülkelerinden birinde doğmuş olan sanatçı dostum Alvaro Enciso’nun “üçüncü dünya yaratıcılığının birinci dünya teknolojisi üzerindeki zaferi” diye tanımladığı şeyin altını çiziyor. No More Deaths’den Thames sınırdaki askeri yapılanma ile “bu su şişelerinin yumuşaklığı ve narinliği, inceliği ve hafifliği” arasındaki tezattan bahsediyor. “Çok masum, saf bir su şişesi ile tehdit olarak gördükleri bu şişeleri devasa bıçakları ve savaş silahlarıyla parçalayan, tepeden tırnağa savaş kıyafetlerine bürünmüş insanları” karşı karşıya getiren sembolizme dikkat çekiyor. Zırhlı üniformalar giyen sınır devriyesi görevlileri gönüllülerin göçmenler için yerleştirdiği paketlerdeki su şişelerinde delikler açıyor veya şişelerdeki suyu çöle boşaltıyor. Hükümet görevlileri şişeleri geride bırakan gönüllüleri hedef alıyor. Ve çölü “temizlemek” için her yolu denemelerine rağmen, plastik şişeler kuzeye doğru yolculuk eden her kafileyle beraber tekrar tekrar geri dönüyor. Su şişeleri çekip gitmeyi reddediyor. Sonuçta plastik organik bir madde değil; biyolojik olarak parçalanamaz. Hem plastik zamanla mikroskobik parçalara ayrılacak olsa bile asla toprakta ayrışmayacak. Şişeler olduğu yerde kalmayı reddederek sınırı geçen bedenlerin hatırlatıcısı olarak kalacak.

 

Daha önce Bitch’te göçmenler için bırakılan sular hakkında yazmış ve onları askerle donatılmış çölde hareketli bir sığınak pratiği olarak tanımlamıştım. Ama doğrusu, plastiği şimdiye kadar hiç ciddiye almamış, bu yapay malzemeyi daha çok, son durağa varabilmek için bir araç olarak görmüştüm. İlk yerleşimciler toprağı sömürgeleştirme ve bölgesel yayılmacılık adına yeniden şekillendirilebilir ve dönüştürülebilir plastik bir unsur olarak algılıyordu. Toprağa yönelik aynı algı, De León’un deyişiyle, çölü sınır takviyesinde işbirlikçi bir unsur olarak kabul eden Caydırıcılık Yoluyla Önleme politikasıyla ve diğer stratejilerle bugün de devam ediyor. Fakat plastik su şişeleri, kulak verenlere başka bir şey söylüyor. Çölün üzerinde adeta yüzen bu şişeler silindir şekilleriyle birer şamandırayı andırıyor; orada kaybolanlar için birer deniz feneri, ölümün eşiğinde olanlar içinse acil durum yardımı işlevi görüyor. Tekrar tekrar ortaya çıkan şişeler ayrışmayı reddediyor. Tıpkı rüzgârla savrulan, sonra kumla örtülüp yeniden ortaya çıkan, muson rüzgârıyla bir ağacın tepesine takılıp kalan ama her durumda kaybolmayı reddeden beklenmedik bir tür çöl çalısı gibiler. Birileri onlara çöp demekte ısrar ediyor. Ama ben şişeleri dinlemeyi tercih ediyorum: Onlar sınırlarla zaptedilemeyecek bir yaşamın tanıkları olarak konuşuyorlar.

 

 

 

 

 

 

 

Ana Görsel: Kris LaRosa

 

[1] ABD’de bazı eyaletlerin alt idari birimi kontluk olarak adlandırılmaktadır. Pima, Arizona eyaletinde yer alan bir kontluktur – ç.n.

 

[2] Border Angels, göçmen hakları, göçmen reformu ve sınır boyunca göçmen ölümlerinin önlenmesine odaklanan San Diego merkezli 501 vergiden muaf kar amacı gütmeyen bir yardım kuruluşudur. Bkz. https://www.borderangels.org/

 

[3] Artık Ölüm Yok, Amerika Birleşik Devletleri-Meksika sınırına yakın çöl bölgelerini geçen belgelenmemiş göçmenlerin ölümlerini sona erdirmeye çalışan Tucson ve Phoenix, Arizona, ABD’de bulunan bir savunuculuk grubudur. Bkz. https://nomoredeaths.org/

 

[4] Organ Pipe Cactus National Monument: Organ Boru Kaktüs Ulusal Anıtı, Meksika’nın Sonora eyaletiyle sınırı paylaşan aşırı güney Arizona’da bulunan bir ABD ulusal anıtı ve UNESCO biyosfer rezervidir. Park ABD’de senita ve organ borusu kaktüsünün vahşi büyüdüğü tek yerdir.

 

[5] Sonora Çölü’nde yaşamış bir etnik grup.

 

[6] Kuzey Amerika yerlileri.

 

[7] İspanyol misyonları: 1769-1833 yılları arasında, şu anda ABD’nin Kaliforniya eyaletinin bulunduğu yerde kurulan 21 dini ileri karakol veya misyon dizisi.

 

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bir de bunlar var

Akışkan Aşkın Geldiği Nokta: Hangi Markayı Satın Alsam?
Korona Şoku ve Patriyarka – 2. Bölüm
Hoş Geldin Deniz Seki

Pin It on Pinterest