Hayaletlerin ikili cinsiyeti ölümden sonra devam ettirmesi gibi bir olasılık yok, çünkü bu, insanlara has bir kurgu. Yani bunun bir yerde bitmesi gerek. Hayaletler biz onları tanıyabilelim diye erkek ya da kadın olarak zuhur eder. Hatta sırf bu yüzden kıyafet giydiklerine eminim.

KÜLTÜR

“Bundan Sonra Ne Olacak, Hiçbir Fikrim Yok:” Jeanette Winterson’la Röportaj

Katy Waldman’ın, Cadılar Gününde yayımlanan Night Side of the River adlı son hayalet hikâyeleri derlemesi vesilesiyle Jeanette Winterson’la yaptığı 29 Ekim tarihli The New Yorker röportajını Emine Ayhan çevirdi.

 

 

Jeanette Winterson 1985 yılında, Pentekostal bir işçi sınıfı ailesinde geçen çocukluğunun kurmaca bir “yeniden anlatımı” olan ilk romanı Tek Meyve Portakal Değildir’le edebiyat sahnesine hızlı bir giriş yaptı. Onu evlat edinen ebeveynleri Winterson’ı bir misyoner, korkuyla bağlandığı bir Tanrı’nın karizmatik bir sözcüsü olacak şekilde yetiştirdi. Üvey annesi Bayan Winterson onu dövüp azarlıyor, İncil dışında, kültür namına ne varsa hepsinden uzak tutmaya çalışıyordu ve nihayet, kızının bir kadınla yattığını öğrenince onu on altı yaşında evden kovdu. Winterson bir yandan lise eğitimine devam ederken, bir yandan da cenaze levazımatçısı yardımcılığı, dondurma arabası şoförlüğü ve bir psikiyatri hastanesinde yardımcı elemanlık yaparak geçimini sağladı. Oxford’daki St. Catherine’s College’dan İngiliz Edebiyatı diploması aldıktan sonra Londra’ya taşındı ve burada daha da tuhaf işlerde çalıştı. (1997’de çalıştığı bu işlerden birinin tam seks işçiliği sayılmasa da, otel odalarında evli kadınlara hizmet kabilinden bir iş olduğunu açıkladı; dediğine göre, ev kadınları, hizmetleri karşılığında ona şükranlarını Le Creuset marka tencerelerle ifade ediyordu).

 

Tek Meyve Portakal Değildir’i, 1987’de Tutku ve 1989’da Kirazın Cinsiyeti adlı iki deneysel romanı takip etti. Böylece Winterson, Ian McEwan ve Martin Amis’in lafını esirgemez, genç bir kadın alternatifi gözüyle bakılan bir edebi şöhret haline geldi. Havai fişekleri andıran çarpıcı dili, arzu ve duygulara olan lirik dikkati, hayalgücü ve coşkunluğuyla eleştirmenlerden övgü aldı. Gazeteci Angela Lambert bir yazısında, ilk deneysel romanlarında “sözcükleri güneşli bir denizde oyun oynayan yunuslar misali yalazlandıran” Winterson’ın “insanı büyüleyen yüksek bir özgünlük standardını” koruduğunu söylüyordu. Bununla beraber, Winterson’ın “küçümseyen, hatta posta koyan tonuna” da, “işçi sınıfından Accringtonlu bir lezbiyenin kendisine büyüklük taslamasını takacak eleştirmenlerin sayısı bir parmağı geçmez” diyerek çıkışıyordu.

 

Winterson zaman zaman kendini ani çıkışlarda bulunmaktan pek alıkoyamıyormuş gibi bir görünüm verdi. Küstahça şeyler söylediği oldu: Gece geç saatte TV’de yayınlanan bir röportajında kendisini Virginia Woolf’un doğal mirasçısı ilan etti. Basın ondan “yılın kitabı”nı seçmesini istediğinde kendi kitabını seçti. En sevdiği yaşayan yazar sorulduğunda kendi adını verdi. Bir gazeteye verdiği röportajda, rapsodik romanı Bedende Yazılı’da evli menajeriyle yaşadığı ilişkiden esinlendiğini söyleyerek, ilişki yaşadığı kadının kimliğini ifşa etti. Kitap eleştirmenleri onu kendi hikâyesine kısılıp kalmakla, yüksekten atmakla ve kendine hayranlıkla itham etmeye başladı. Sözgelimi Independent’ta yayınlanan bir yazıda “Önüne gelen en ufak ayrıntıyı metaforlarla deve yapmaktan kendini alam[adığı]” söyleniyordu. Spectator’da yayınlanan bir yazıda ise, Winterson’ın “kendi hikâyesinden başka şeyle ilgilenmemenin getirdiği dar görüşlülükten ötürü yazısının giderek bozulduğu” öne sürülüyordu. William H. Pritchard ise Times Book Review’da şöyle diyordu: “Son zamanlarda kamuoyunda yaptığı beyanlar, Bayan Winterson’ın da, (şiirsel büyülü gerçekçilik namına üstüne düşeni yaptıktan sonra) şimdilerde büsbütün unutulmuş olan Dame Edith Sitwell gibi, edebiyat tarihinden çok reklam ve tanıtım tarihine mâl olma ihtimalini artırıyor.”

 

Winterson daha sonra şehirden kırsala taşınarak, polisiye yazarı Ruth Rendell, edebiyat ajanı Philippa Brewster ve oyuncu Vicky Licorish’in de aralarında bulunduğu arkadaşlarını etrafına topladı. Ve yazmaya devam etti: Bir tarihi roman, bir Shakespeare uyarlaması, bir Frankenstein yeniden yazımı, çeşitli çocuk kitapları ve kültür-sanat üzerine denemeleri yayımlandı. 2000’de yayımlanan Dizüstü (The PowerBook) romanında yıllardır işlediği dil, cinsiyet, aldatma gibi temaları internetin ortaya çıkışına dair bir merakla birleştiriyordu. Winterson bu sorgulamayı yirmi yıl sonra, 12 Bytes: How A.I. Will Change the Way We Live and Love (12 Bayt: Yapay Zekâ Yaşama ve Sevme Şeklimizi Nasıl Değiştirecek) başlıklı deneme derlemesiyle daha ileri taşıyacaktı. Winterson 2011’de, çocukluğunu yeniden ziyaret etiği ve şimdiden dönüp bakınca yazarın resmen sahnelere geri dönüşü sayılabilecek Normal Olmak Varken Neden Mutlu Olasın? adlı anı kitabını okuyucuların beğenisine sundu. Tek Meyve Portakal Değildir’de acı dolu yetiştirilme tarzını yeniden yazarak başkalaştıran Winterson yeni kitapta hikâyeye bu defa gözünü kırpmadan bakıyor ve onu daha da değiştirerek anlatıyordu. Winterson’ın hayalet hikâyelerinden oluşan son kitabı Night Side of the River (Nehrin Karanlık Tarafı) Cadılar Bayramı’nda okuyucuyla buluşuyor.

 

2012’den bu yana Manchester Üniversitesi’nde yaratıcı yazarlık dersleri veren Winterson, Zoom ekranında fonda güneş ışığı ve yeşilliklerle bezeli muhteşem bir manzarayla beliriyor. Az sonra bunun yazarın Gloucestershire kırsalındaki evinin penceresinden görünen manzara olduğu anlaşılıyor. Winterson’ın üzerinde kar beyazı düğmeleri olan bir gömlek var, gömleğinin üst düğmeleri hovardaca açılmış. Onu nazik, cömert, açık ve çok komik buldum; kendisinden başkası olmakla ilgilenmemesinde insana ferahlık veren bir yan var. Zoom’da gerçekleştirdiğimiz konuşma kısaltılmış ve redakte edilmiştir.

 

Neden hayalet hikâyeleri?

 

Substack adlı platform iki yıl önce benden bir ay boyunca her hafta bir hikâye yazmamı istedi, ki bu benim için zor bir şeydi ama iyi para veriyorlardı. Onlar benden Kasım ayı boyunca yazmamı isteyince ben de “O zaman Cadılar Bayramında başlayalım ve hayalet hikâyesi yazayım, ne dersiniz?” dedim. İşte hikâyeleri yazarken, baktım, hayalet hikâyesi yazmak cidden hoşuma gidiyor, ben de belki bunları düzgün bir kitap haline getiririm, diye düşündüm.

 

Bir kısa hikâye derlemesi için tema seçmenin güzel yanı, sonunda çok hoş bir biçimin ortaya çıkmasıdır. Daha kısa formlarda, detaylı karakter geliştirecek zaman olmadığından, sunabileceğiniz içgörüler ve insanların kim olduğunu gösteren ufak ayrıntılar konusunda akıllıca davranmanız gerekir. Bu aynı zamanda iyi bir yazma disiplini, çünkü kısa hikâyenin bir sonuca ulaşması gerekir. Bir başlangıca, ortaya ve sona ihtiyaç vardır.

 

Bu hikâyelerde yapmak istediğim şeylerden biri de, doğaüstü ile korkuyu birbirinden ayırmaktı, çünkü son zamanlarda bu kategorilerin hepsi birbirine girdi. Benim en sevdiğim hayalet hikayesi Bir Noel Şarkısı. Bu hikâyedeki neşeli açık yüreklilik, cömertlik, iyilik o kadar hoşuma gidiyor ki. Yazarların sefalet ve acı çekmesi gerektiği gibi bir kanı var ama hayır, onlar da eğlenebilir. Dickens bir hayaletin olaylara sizin adınıza müdahale edip, mesela otobüsün altına girmenizi engelleyeceği fikriyle oynuyor. Çok baştan çıkarıcı bir fikir değil mi?

 

Ben de derlemede bunu çok sevdim. “No Ghost Ghost Story” hayaletleri bizi kollayan sevdiklerimiz olarak hayal eden tatlı bir hikâye. Kitapta, kötücül hayaletler ve insanları boğmaya çalışan kıyafetlerin olduğu daha yüksek gotik tarzı hikâyeler de var. Bir de adeta birer ikaz niteliğinde olan ürkütücü fütüristik hikâyeler. Yazmaktan bilhassa hoşlandığınız belli bir hayalet hikayesi türü var mıydı?

 

Yapay zekânın “tasallut”a [perili/cinli/lanetli olma] dair görüşlerimizle olası ilişkisi çok ilgimi çekiyordu ve sanal/üst evren (metaverse) fikrini kafamda çeviriyordum. Avatarlarımız olarak dolaştığımız alternatif, gayri-biyolojik bir dünyanın güvenilir dijital uzamında yaşasaydık, tüm insanların gerçekten yapmak istediği tek şeyi, yani ölümün katı sınırından nasıl kaçınacağımızı konuşmaya başlardık. Üst evrende, sevdikleriniz dijital ikizininizi yaşatmaya devam etmek istediği müddetçe sizin de ölmek için bir nedeniniz kalmaz.

 

“Ghost in the Machine” (Makinedeki Hayalet) hikâyesinde, aslında bir program olan ama biyolojik dünyanızda tanıdığınız herkesten kat kat ilgi çekici bir varlıkla gerçek bir ilişki kurmaya başlayabileceğiniz fikriyle oynamak istedim. Peki bu sizi mantıken nereye götürür? Mantıksal açıdan kendi ölümünüze götürür.

 

Hikâyelerinizde Yapay Zekâ’nın hayaletliğe yaklaşması bana çok çarpıcı geldi, çünkü Yapay Zekâ ve hayaletler birbirinden epey farklı şeyler ilk bakışta. Hayaletler geçmişle bağlantılıyken, Yapay Zekâ geleceğe ilişkin bir şey gibi.

 

Ben fazlasıyla dindar bir ailede büyüdüm. Din benliğimin o kadar derinlerine işledi ki, onu benliğimden ayrı tutmam mümkün değil. Bu yüzden, biyolojik benliğin geçici bir hâl olduğuna ilişkin dini düşüncenin bilim ve teknolojide yeni bir yuva bulması ilgimi çekiyor. “Evet, [biyolojik benlik] geçicidir ve dijital bir benlik yaratarak bundan kaçınabilirsiniz,” deniyor. Teknolojinin vaadi bu, aynı zamanda ölüme ondan önce çelme takan dinin vaadi de bu. Ayrıca dinin öteden beri vaat edip önceden bildirdiği, biyolojik benlikten ayrılma esprisinin bu kez Büyük Teknoloji vasıtasıyla moda olduğunu görmek benim için eğlenceli.

 

 

Hayaletlerle ilişkiniz zamanla değişti mi peki? Hani çok dindar yetiştirildiğiniz için soruyorum.

 

Sorun da bu zaten. Çocukken hayaletlere inanıyordum haliyle, çünkü dindar ailemde öldükten sonra da yaşamaya devam etmek gibi bir beklentimiz vardı. Ama evimizde asıl acayip olan, iki nesil boyu travma yaşamış yetişkinlerle birlikte olmamdı. Onlar kendilerini böyle adlandırmazdı, çünkü “savaşta” kimse kendini böyle adlandırmaz. Büyükannemle büyükbabamın ve annemle babamın farklı savaşlarda yer aldıklarını ancak çok sonraları farkettim.

 

Onlar birbirlerine zarar verdiler. Ve bu hasarı bir sonraki nesle aktarmamaları söz konusu olamazdı, çünkü kimse bu konu hakkında konuşmuyordu, tek tük konuşsa da bunu umursamıyor görünerek yapıyordu. Ama yeniyetmeyken dikkatimi çeken bir şey vardı ve o da, aile büyüklerim ile istisnasız tüm arkadaşlarının yaşadıkları ayrı ayrı savaşlardan onlara gizemli hikâyelerin kalmış olmasıydı: Gaipten şeyler gördüklerine, bunları çok net gördüklerine veya bunlar tarafından ziyaret edildiklerini hissettiklerine dair hikâyelerdi bunlar. Kimse bu hikâyelerin doğruluğunu sorgulamazdı. Öylece anlatırlardı işte. Mesela babamın anlattığına göre, bir hava saldırısı esnasında birisi onu geceyi güvenle geçirebileceği, sokaktaki bomba düşmemiş tek eve yönlendirmişti; sonradan babam onu oraya gönderen kişinin aylar önce öldüğünü öğrenmişti. Çok sade bir adamdı babam. On dört yaşında okulu bıraktığı için, zar zor okuyabiliyordu. Bir insan gibi bakım veya ilgi görmedi ama iyi bir adamdı. Hani öyle hikâye anlatıcısı falan da değildi. Bu sadece, savaş dönemi başına gelen şeylerden biri olarak anlattığı bir hikâyeydi.

 

Kitabınızdaki şu cümleyi çok beğendim: “‘Bunu açıklayamıyorum’ diyebilmenin getirdiği bir sübap etkisi, bir basınç boşalması var.”

 

Bu dünyada “Bilmiyorum, cevabını bilmiyorum,” diyebilmek insanın hayrınadır. Açıklayamadığımız şeyler söz konusu olduğunda, açık fikirli olmak daha iyidir. Pandemi döneminde doğaüstü olaylara ilgide bir yeniden canlanma oldu. Bunun nedeni, çok sayıda insanın ilk kez sessiz kalması olabilir. İnsanlar bu dönem, modern hayatın müsaade etmediği şekilde anlayışlı ve açıktı. Günlük hayatta her şey yoğun, gürültülü, parlak ışıklı; insanların günleri başkaları tarafından yönetiliyor. Pandemi dönemindeyse belki sessiz bir yolda yürüyüp de kimseye rastlamayacak kadar vaktiniz vardı. Bu da insanı farklı bir zihin durumuna sokar. Ve bazı şeyleri alabilmek için zihnin belki de farklı bir durumda olması gerekir. Yaratıcı bir iş yapıyorsanız, zihninizi alışılagelmiş yürütme işlevinden, yönetim modundan çıkarmanız ve başka şeylerin içeri girmesine, örüntülerin ortaya çıkmasına izin vermeniz, bir şeyleri, genelde genelde işleri yürütürken yapmamıza olanağı bulamadığımız şekillerde birbirine bağlamanız gerekir.

 

Sizinle hayaletler hakkında röportaj yapacağımı söylediğimde arkadaşım bana ürpertici olan ile korkutucu olanın estetiği arasında ayrım yapan bir yazı gönderdi. Siz bu ayrımdan ne anlıyorsunuz?

 

Ben ürpertici olanı tercih ederim. Doğaüstünü, içine yerleştirildiği korku kategorisinden ayırmak istiyorum. Stephen King müthiştir ama sanırım, bizler anlayamadığımız ve karşısında hiçbir savunmamız olmadığını hissettiğimiz şeylerden korkarız her zaman. Örneğin, boyutsal varlık olmayan bir şey karşısında ne yaparsınız? Her an yok olabilir. Tutup yakalayamazsınız, takip edemezsiniz. Onunla karşılaşmada pasif kalırsınız ve insanlar bundan nefret eder. Atalarımız geçmişte bizim kadar korkmamış olabilir, çünkü üstünde denetime sahip olmadıkları bir alanın varolduğu fikrine daha aşinalardı. Dini bir ortamda, dindar bir kişi açısından, teslim olmak gerektiği gibi bir kabul vardır. İnsan olmanın sınırlılıkları olduğunu kabul edersiniz, bilemeyeceğiniz şeylerin olduğu fikrini kabullenirsiniz. Ölçüm sistemleriyle hayalet yapamazsınız. Yine de burada, cinlerin küçük şişelere sığabildiği ya da üç yüz metre boyunda olabildiği dönüşüm efsaneleri ve peri masallarıyla bir paralellik var. Gayri-biyolojik olanın alanına girdiğinizde, ölçüler ve ölçümler hiçbir işinize yaramaz.

 

İnternete benziyor.

 

İnternet ile [bu hikâyeler arasındaki] paralellikler harika! İlle de insan olması gerekmeyen, sizinle aynı cinsiyette olmayan ve size bir tür oyun duygusu yaşatabilen bir avatarınızın olabileceği fikrini seviyorum, tabii bunu salt satış amaçlı bir şeye çevirip berbat etmezlerse, ki öyle yapacaklar.

 

Derlemedeki hikâyelerde bu kadar çok queer ve trans hayaletle karşılaşmak beni çok etkiledi. Bu da edebiyat diyetimde, eşcinsel ve hakim cinsiyet normlarına  uymayan hayaletlerin eksikliğindeki tuhaflığı farketmemi sağladı.

 

Neden ama değil mi? Neden? Neden tüm hayaletler heteroseksüel olmak zorunda olsun ki?

 

Bilmiyorum!

 

Hayaletlerin ikili cinsiyeti ölümden sonra devam ettirmesi gibi bir olasılık yok, çünkü bu, insanlara has bir kurgu. Yani bunun bir yerde bitmesi gerek. Hayaletler, biz onları tanıyabilelim diye erkek ya da kadın olarak zuhur eder. Hatta sırf bu yüzden kıyafet giydiklerine eminim. Bunları bizim için, sınırlı duyularımız, içinde yaşadığımız dar spektrum için yaparlar. Duyularımız gerçekten çok kaba: işitsel duyularımız, görsel duyularımız. Bizler çok sınırlı kişileriz.

 

İnternet ile kişisel ilişkiniz nasıl peki? Sosyal medya kullanıyor musunuz mesela?

 

Sosyal medyayı sevmiyorum, gidişatı da beni dehşete düşürüyor. Ama Google’ın olmadığı bir dünya da istemezdim. Teknolojinin tarafsız olduğunu düşünüyorum. Sorumluluk bizde; o sadece bir araç. Teknoloji bize kendi nobranlığımızı ve kifayetsizliğimizi daha büyük bir mercekten gösteriyor, o kadar. Ne zaman inanılmaz bir şey icat etsek, onu bir baskı aracına dönüştürüyoruz.

 

Teknoloji biraderler [tech bros] kelimeleri hep yanlış anlıyorlar. Bir soruya yanlış cevap verdiklerinde chatbot’ların [sohbet robotları] “halüsinasyon gördüğünü” söylüyorlar. Oysa makineler halüsinasyon görmez. Onların bu yaptığı, makinelere erbilmişlik taslamaktan [machine-splaining] başka bir şey değil. Hani insanlar tarafından yaratıldılar ya.

 

Size hayaletler ve yazmak hakkında bir şey sormak istiyorum. İkisi arasında bir bağlantı var mı size göre?

 

Bence yazmak için açık olmak, alıcı konumda olmak gerekir. Bu, az önce konuştuğumuz gibi, yeni örüntülerin oluşmasına, yeni fikirlerin ortaya çıkmasına izin vermek ve yazınıza bir formül dayatma ya da onu belirli bir yöne itip çekme çabasından -yani insanların her konuda girdikleri şu zorlama çabadan- kaçınmak için kendinizi nasıl doğru zihin durumuna getirdiğinizle ilgili bir şey. Öğrencilerime hep şunu söylüyorum: Yazınızı hemen bir kimlikle damgalama çabasından vazgeçin. Onu kendi haline bırakın, kendinizi rahat bırakın.

 

Bu obsesif sürekli çalışma dünyasında insanlar üretememekten korkar duruma geldi. Bu yüzden de, hiçbir şey üretmemektense vasat bir şey üretmenin evla olduğunu düşünüyorlar. Oysa dibe vurup vurmadığınızı ya da bir şeylerin farklı şekilde ortaya çıkması için bu zamana ihtiyacınız olup olmadığını anlamanız bile zaman ister. Yaşadığımız dünyada fikirlerinizi bir motor gibi ölümüne gazlamamayı becermek zor iş.

 

Kırsalda yaşamayı tercih etmemin önemli bir nedeni de bu. Burada etrafımda kimse yok ve geceleri zifiri karanlık. Tek başımayım. Parlak ışıkları hele hiç sevmiyorum. Burasıysa akşamları çok meditatif oluyor. İnsanın okumaya, düşünmeye vakti; zihninin daha iyi bir alana yerleşmesine izin vermeye fırsatı oluyor.

 

Guardian‘a verdiğiniz bir röportajda, “Kadınlarda hâlâ kadın olduklarına dair bir özbilinç var ve bu köstekleyici bir durum. Çünkü kendinizin bilincindeyseniz, iyi bir iş çıkarmak çok zordur,” diyorsunuz. Özbilincin bahsettiğiniz yaratıcı engelleri aşma biçimleriyle bir ilgisi olup olmadığını merak ediyorum.

 

Bence var. Kadınlar oldum olası aileleri, hayatlarındaki erkekler ve işyerindeki patronları için ortalığı temizler, toparlar, düzeltir. Bir de, oldum olası dış görünüşleri için kaygılanırlar. Bugün kadın özne, İnternet sağolsun, sosyal medyada amansız bir gözetim altında. Bütün bunları bir kenara bırakıp kendi benliğinizle baş başa kalabilmek korkutucu ve çok zor geliyor. Yani hepsine boşverip, “Hayır, bu benim zamanım. İşlerimi kendi bildiğim gibi yapacağım. Bunların hiçbirini de kafaya takıp kaygılanmayacağım,” diyebilmek. Bir kadının ne olduğu, ne için varolduğu konusunda çok güçlü yerleşik kabuller var. Sizi yerçekimi gibi olduğunuz yere mıhlayan kabuller. Elinizde bunları geri püskürtecek bir şeyiniz yoksa, benliği bir ölçüde geride bırakabilmenin getirdiği türden bir özgüvene sahip olmak çok güç.

 

Toplumun gözünde genç, yaratıcı ve kuralları yıkan biri oldunuz. Bu sizin için nasıl bir şeydi? Özbilinç sizin için bir sorun oldu mu?

 

Yani, şöyle. Alımlı bir paspas olmaktan başka şeyler yapmak isteyen bir kadınsanız, kuralları çiğneyeceksinizdir. Kendisi için bir şeyler yapmak isteyen her kadın, toplum ve tabii ki din nezdinde zaten bir sınır ihlalcisi durumundadır. Yani hikâye bizim için zaten oradan başlıyor. Derken etrafta bir şeylere çarparak dolaşıp giriş düzeyinde yeterince kuralı yıktığınızda, birkaç tane daha devirmeye başlayabilirim, diyorsunuz. Bütün bu şeylerin önermeden ibaret olduğunu fark ediyorsunuz; hepsi birer icat ama sizin icadınız değiller, sizin iyiliğiniz için değiller.

 

Evet, benim de özbilincim vardı; kendimin farkındaydım. Ama o zamanlar sosyal medya yoktu. Sadece üç TV kanalı vardı. İngiltere’de yaşıyordum. Dikkatimi dağıtacak şeylerin sayısı yok denecek kadar azdı. Fakir bir kuzey kasabasındaydım. Düşünmek için bol bol vaktim vardı. Şu anda bulunduğum yer açısından düşününce, mümkün olan en iyi hayatı yaşadığıma inanıyorum, çünkü yoğun bir hayattı ve başka türlü mümkün olamayacak bir tür boyutluluğa olanak veriyordu. Bu da bana -çünkü kendimi ait hissetmiyordum, evlat edinilen kimse öyle hissetmez- bir tür direnç verdi; bir de bir yere ait olup olamayacağımı ya da nasıl bir dünya yaratabileceğimi arayıp bulma kararlılığı. Çünkü o zaman içinde yaşadığım dünya düpedüz çılgıncaydı.

 

Evlat edinilmek, gösteriye perde açıldıktan sonra girmek gibidir, bir kitaba ilk bölümünü atlayarak başlamak gibi. Hep bir şeylerin eksik olduğunu ve hikâyeyi kendiniz de yazabileceğinizi hissedersiniz, çünkü size verilen hikâye öylesine umutsuzdur. Bu, insanı ileriye doğru iten büyük bir güç. Başıma gelen en önemli olay, on altı yaşımda bir gece kütüphaneden eve yürürken birdenbire bir şeyi fark etmemdi. Düşündüm ki, şayet kendimi gerçek olduğum kadar kurmaca olarak da okuyabilirsem, o zaman buradan çıkabilirim. Hikâyemi yeniden yazabileceğimi farkettiğim andı bu; bu kadar basit, bu kadar güçlüydü. Yani onların hikâyesinde yer almak zorunda değildim. Eğer kurmacaysam, pekâlâ kendi karakterim de olabilirdim, bu yüzden ilk romanım Tek Meyve Portakal Değildir’de kendi karakterim oldum. Eleştirmenlerin bunu bir otobiyografi olarak değerlendirmesi büyük bir hataydı. Çünkü öyle değildi. Yazarak kendimi vaktiyle olduğum yerden çıkarıp, olabileceğim bir yere yazıyordum. Yazmanın verdiği devasa özgürlüktü buydu. Benlik durumumuzun aslında geçici, değişebilir ve önermesel olduğunu farkeder, yani onu içinden geçerken oluşturursak, sandığımızdan çok daha fazla esneklik ve özgürlük elde ederiz.

 

Ama sonra 2011’de aynı hikâyeye geri döndünüz ve gerçek bir otobiyografi olan Normal Olmak Varken Neden Mutlu Olasın?’ı yazdınız.

 

Biyolojik annem hakkında daha önce bîhaber olduğum birtakım bilgilere ulaştım. Elimdeki malzemeyi, yirmi yedi yıl sonra, o zaman bulunduğum noktanın ışığında yeniden gözden geçirme gereği hissettim. Bunu yaparak nereye varacağımı da bilmiyordum. Sadece yola çıktım, o kadar. Derken bir baktım, iki hafta sonra Neden Mutlu Olasın’ın on beş bin kelimesini yazmışım bile, bu da bana içimde kitabı yazmak için muazzam bir basınç olduğunu, büyük bir gayzerin içimden fışkırdığını söylüyordu. Kitabı bitirmeden önce kimseye göstermedim. Varacağım yere varmayı beklemiyordum. Kitabın son satırı da bu yüzden “Bundan sonra ne olacak, hiçbir fikrim yok.”

 

Çekirdek inancım, bundan sonra ne olacağını bilmediğimiz yönünde. Yine de, anlatımızın kontrolünü elimize alabiliriz ama bunun sivil ya da komünal hayatımıza gölge düşüren, benim nefret ettiğim, önce-ben tarzı bir  bireyselcilikle alakası yok. Bunun düşünmeyen, tefekkür etmeyen bencillikle ilgisi yok. Kendi hikâyenizi derinden derine nasıl bildiğiniz ve bir kitap yayımlayıp yayımlamadığınız farketmeksizin hikâyenizi anlatmaya nasıl devam ettiğinizle alakalı bir şeyden bahsediyorum. İnsanları güldürmek için oynamayı seven biri misiniz? Etrafında seyirci isteyen, onay bekleyen, her fırsatta hayatını dramatize etme ihtiyacı duyan biri misiniz? Yoksa kim olduğunuzun alt metnini bulabilir ve bir yandan sizi daha genç biri kılan başka sesleri tanırken, bir yandan da bu metnin hiç değilse ortak yazarı olabilir misiniz?

 

Ardından şu soru geliyor tabii: Ne yapabilirsiniz? Hikâyenizi hareket ettirilebilecek, değiştirilebilecek bir şey olarak ele alabilir misiniz? Bu ister kendiminkiler ister başkalarınınkiler olsun, metinlerle çalışmayı ve onları değiştirmeyi seviyorum. Bir şeyler sabit, değişmez ve nihai olmadığında ortaya çıkan o canlılık hissini. Hani İncil’in veya Kuran’ın değişmez ve nihai metinler olduğuna dair şu düşünceler, öyle berbatlar ki. Siktiğimin orijinallik tutkunları. Hadi ordan. Artık 1787’de olduğumuz yerde değiliz – ABD Anayasası o zaman yazıldıydı, değil mi?

 

İşte bu.

 

O zaman için harika bir metindi tabii, ruhunu hissedebiliyoruz. Ama hangisi daha önemli, ruh mu yoksa harf mi? Şayet yaratıcı bir iş yapıyorsanız, önemli olanın ruh olduğunu, ruhun da insanlık yola devam ettikçe, kendini yenilemeye devam etmesi gereken bir şey olduğunu zaten biliyorsunuzdur.

 

Hayatınız için yazmaktan ve kendi hikâyenizi anlatmaktan bir tür katarsis ya da özgürleşme olarak söz ediyorsunuz. Ama bana, kendi hayatının “düzeltilmiş” versiyonunu yayınlatmak acı verici olabilir gibi geliyor. Yani ikna etmek istediğiniz insanlara size itiraz etme ya da hikâyenin öyle olmadığını söyleme fırsatı veriyorsunuz.

 

İyi de bunun sonu yok ki. Aradan geçen neredeyse kırk yılın ardından bu huzurlu, yani görece huzurlu yere gelme sebeplerimden biri, bugüne dek olası her tür reddedilme, öfke, düşmanlık, inkâr, kişisel saldırı ve insafsızlık döngüsünden geçmiş olmamdır. Bir yazar olarak maruz kalınabilecek her tür ithama maruz kaldım. Bunlardan bazıları cinselliğimle, cinsiyetimle, sınıfımla ilgiliydi. Bazıları da tavır ve davranışlarımla ilgiliydi. Bütün bunlar bana uzun süre çok acımasızca geldi. Ama ayağa kalkıp “Ben de bunu böyle anlatacağım” diyen herkes böyle darbeler alır. Hayal kırıklıkları, zorluklar ve yanlış anlaşılmalarla karşılaşacağınızı baştan kabul etmeniz gerek. Ve bunların bir önemi yok, çünkü neyse ki, yazmaya devam ettikçe insanların eserlerinize, eserlerinizin farklı parçalarına gelmeye başladığını ve onlarda kendi eserlerinde yapıtaşı olarak kullanabilecekleri bir şeyler bulduklarını görüyorsunuz.

 

Çağdaş edebiyattaki cereyanlar hakkında söylemek istediğiniz bir şey var mı?

 

Deneyimleri hakkında yazan kadınların sayısında bir artış var. Bu harika bir şey tabii. Gerekli ve takdir edilmesi, alkışlanması gereken bir şey. Diğer taraftan, ben bunu bayağı sıkıcı buluyorum. Ama bunun nedeni, kelimesi kelimesine bir yanıttan ziyade, dünyaya verilen bir tür yaratıcı yanıtla ilgileniyor olmam.

 

Genç bir okuyucuyken, Anglo-Amerikan geleneğinden ziyade, Avrupa geleneğine eğilimliydim. Italo Calvino’nun Görünmez Kentler’i en sevdiğim kitaplardandır, tıpkı Binbir Gece Masalları gibi, kat kat açılıp başka hikâyelerin içine giren hikâyeleri toplumcu gerçekçilik ya da yeni gerçekçilik diye adlandırabileceğimiz anlatılardan daha çok sevmem gibi. Ama ben burada yargıç koltuğunda falan oturmuyorum. Kendine çalışacak belli bir yol seçmiş olan herkesi kucaklamak ve cesaretlendirmek istiyorum. Çünkü eleştirilerimizde yanlış biçimlerde aşırıya kaçabiliyoruz. Kitap eleştirilerinde kendime şöyle bir kural koydum: Şayet bir kitap hakkında, beğenmediğim noktalar dışında söyleyecek bir şeyim yoksa, kitabı geri gönderiyorum. Çünkü bir başkası kesin benden daha iyi iş çıkaracaktır. Yazar daha iyisini hak eder. Ben de muhtemelen asıl noktayı kaçırıyorumdur.

 

Çok naziksiniz.

 

Doğaüstü konularla uğraşmaya başlamışken ve hazır, Shirley Jackson da tam böyle bir rönesans yaşarken, ondan We Have Always Lived in the Castle (Hep Kalede Yaşadık) ve The Haunting of Hill House [Hill Evi’nin Tasallutu – eserin “The Haunting: Tepedeki Ev” adıyla yapılan dizi uyarlaması Netflix’te gösterimde– ç.n.] dışında pek bir şey okumadığım için, o sulara dalıp bir göz atsam iyi olur diye düşündüm. Jackson’dan ne var ne yoksa okudum ve yaptığım bu yeniden değerlendirmenin pek adil olmadığı hissine kapıldım. Jackson’ın çok da iyi olduğu söylenemez. Derken, şu işe bak, benim için sinir bozucu olduğu halde sevdiğim Harold Bloom’u okudum; sağolsun, o da aynı  Shirley yolculuğuna çıkmaya karar vermiş ve aynı sonuca varmıştı. Shirley’de öyle çok kışkırtıcı olasılık var ki. Keşke daha özgür olsaydı. Çünkü bazı yazdıkları tek kelimeyle muhteşem ve belli ki, bunu sürdürememiş.

 

Öğrencilerimle yaptığım derslerde onlara aman aman sevmediğim ya da hoşlanmadığım şeyleri okutuyorum. Çocuklara diyorum ki, “Okuyabildiğiniz kadar çok okuyun. İçinize mümkün olduğunca çok şey alın. Aceleyle yargılamaktan kaçının. Okuduklarınızın neden ilginizi çektiğini, sizi neden kızdırdığını, neden sıktığını sorgulayıp bulun.”

 

Örneğin, Philip K. Dick cümle cümle korkunç bir yazardır. Öğrencilerin böyle bir şeyi görmesi onlar için faydalı olabilir. Cümleye bakar ve “Bunu yapma” deriz. Ama sonra hikâyenin bütününe bakıp, “Evet ama işe yarıyor” deriz. Bu da yaratıcı sürecin bir parçası; insanların sunabileceklerinin bir parçası. Bazı yazarlar vardır ki, zaman içinde bir süreliğine geri döner, sonra tekrar sulara, karanlığa karışıp gözden kaybolurlar, çünkü belli bir kuşaktan okuyucu için uygun değildirler ama sonra bir başkası onları yeniden bulur. Bunun böyle olması da bana gayet münasip görünüyor: Bir şeyler kaybolmalı, sonra geri dönmeli, bir süre moda olmalı, sonra yine gitmeli.

 

Kendinizi “mutlu” biri olarak tanımladığınız birkaç röportajınızı okudum. Vaktiyle mutluluğu mizacınızın ayrılmaz bir parçası veya sizi tanımlayan bir şey olarak ifade etmiştiniz. “Mutluluğu” değişmez bir kişisel özellik olarak görmediğimden, bu söyledikleriniz beni şaşırttı.

 

Ben tutkulu biriyimdir. Bununla beraber, hiç de havalı bir kız değilim. Şimdilerde çok fazla ciddi genç kadın var, çünkü yaratıcı genç kadınlar ciddi olmaları gerektiği gibi bir hisse sahipler. Sadece, böyle zorunluluğunuz olmadığını söylemek istiyorum. Şaka yapmaya hakkınız var. Erkeklerin komik ya da ciddi olmak gibi bir kaygısı yoktur. Komik olduklarında bile daima ciddi olduklarını, komik olmadıklarında da daima komik olduklarını düşünürler. Ama hep olduğu gibi, kadınlar ciddiye alınmak için kendilerini birçok olasılıktan mahrum ederler.

 

Mutluluğa gelince, bana kalırsa, Amerikalılar onun bir arayış olduğu konusunda handiyse haklıydı. Ama tam anlamıyla bir arayış da sayılmaz mutluluk. Daha çok, bilinç/farkındalık gibi beklenmedik şekilde beliriveren bir şey sanki ve bir anlam duygusundan kaynaklanıyor. Bu da benim için çok önemli. Her şeyden önce, yaşadığım hayatın hizmete adanmış bir hayat olduğunu hissetmeliyim – bu duygum dini geçmişimden de kaynaklanıyor olabilir tabii. Hayatınızda önemli olan şeyleri inşa edersiniz. Bu 3-boyutlu bir yazıcınız olması gibidir. Katman katman inşa edersiniz ve sonunda bir roket geminiz olur. Bu aşamalı bir süreçtir ve yeter ki isteyin, mantar lifiyle bile yapabilirsiniz onu.

 

Yani bunu katman katman yaparsınız ve nereye varacağını çok da dert etmezsiniz. Arkadaşlıklarda mesela, emek vermeye devam edersiniz; iyi bir arkadaş olmaya, arkadaşınızın yanında olmaya çalışırsınız, derken yavaş yavaş hem yüksek hem de derin bir şey inşa ettiğinizi farkedersiniz. Bu da insanı çok besleyen bir şey. Bana kalırsa, gerçekten eskide kalmış olan bu temel değerler, her hayatta kaçınılmaz biçimde olduğu gibi, işler zora bindiğinde, hatta varoluşsal veya pratik dertlerle boğuştuğunuzda bile, hâlâ kendimizi inşa ettiğimiz sağlam şeylere sahip olduğumuz gibi bir parça mutluluk vesilesi yaratabiliyor. O noktada da, kaçış yahut yanılsama olmayan gerçek bir rahatlık bulmak mümkün olabiliyor.

 

Kurallar konusuna dönersek, başkalarının kurallarına göre oynamak zorunda değilsiniz ama kendi kurallarınıza göre oynamak zorundasınız. Ve bu kuralların ne olduğunu karar verdiğinizde, onlara bağlı kalın, yeter. O zaman kendinize saygınız olur, ki bu özbilinçli olmakla ya da kendinizle ilgilenmekle aynı şey değildir. Üstelik cidden önemlidir. Öz saygı size ne yapıp ne yapmayacağınız konusunda sınırlar çizer. Aynı zamanda cömert olmanızı, hem evet hem de gerektiğinde hayır diyebilmenizi sağlar. Ve kısa vadede sizi içten içe mutsuz eden ya da size fazlasıyla zor gelen bir şey  -sözgelimi kötü giden bir ilişkiye son vermek ya da canınıza okuyan bir işten ayrılmak gibi bir şey- yapsanız bile bunu hangi nedenle yaptığınızı bildiğiniz anlamına gelir.

 

İnsanlar çoğu zaman doğru kararı verdiklerinde kendilerini daha iyi hissedeceklerini düşünür. Oysa yüz kişiden doksan dokuzu kendini daha kötü hisseder. Hayatımızda büyük değişiklikler yaptığımızda, genellikle yolumuzdan sapmış gibi hissederiz, kafamız karışır. Bu gibi kararlar anlık bir mutluluk ve coşku dalgasıyla gelse de, sonrası zor, zor, zordur. Bence işin bu kısmı yeterince konuşulmuyor. O zaman da, mutluluğu aramamız söz konusu olamaz. Mutluluğun zaman içinde yeniden ortaya çıkacağı temel değerlere geri dönmemiz gerekir.

 

 

Ana görsel: Remedios Varo, The Call (Çağrı), 1961.

 

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bir de bunlar var

Bir Ağaç Bir Yıl
“Bu Benim Kendimi İnşa Etme Savaşım”*
“Ananı Da Al Git Buradan”

Pin It on Pinterest