Arkadaşlığın tarifleri her zaman muğlak ve müphemdir.

ECİNNİLİK

Arkadaşlığın Sahne Tasarımı: Hannah Arendt, Mary McCarthy ve Ançuez Ezmesi

Özge Ertem’in çeviri deneyimi ve sürecini açan girizgâhıyla açılan bu metin, Svetlana Boym’un Cabinet Magazine’in 2009-2010 Kış sayısında yayımlanan yazısının çevirisidir.

 

Svetlana Boym’un arkadaşlık ve yakınlık üzerine yazdığı aşağıdaki denemenin çevirisini, 41 yaşıma girdiğim 2021 Haziran’ının son günlerinde tamamladım. Arundhati Roy’un yıllar önce okuduğum Küçük Şeylerin Tanrısı (çev. İlknur Özdemir, Can Yayınları, birinci baskı: 1998) kitabında 16 yaş için ‘ne büyünebilir, ne küçülebilir bir yaş’ benzeri bir ifadenin geçtiğini hatırlıyorum. Sonraları belirli yaş dönümlerinde sık sık hatırladım bu ifadeyi, ya da ifadenin bende bıraktığı izi. Dolayısıyla bu iz hiçbir zaman kitabı okuduğum 20’li yaşlarla sınırlı kalmadı, tıpkı yine aynı kitaptan anımsadığım, hayattaki belirli ânlarda kalbin üstünde kanatlarını açıp kapatıveren kuş gibi benimle yolculuğa devam etti. Başka yazarlar ve başka metinlerle karşılaşmalarımda sıklıkla hafızamın arkasından, bazen bilincimin dışında bir yerlerden, kalbin “kırışıklıkları” arasından kanatlarını aralayarak kendini hatırlattı. Boym’un metinlerinde sıklıkla bahsettiği “eşikte” olma hâli her aklıma düştüğünde ve çeviri esnasında defalarca kez “omzumun arkasından seslendiğinde”, o kanatların hışırtısını da yeniden duydum kalbimde. 

 

Boym’un yazısıyla ve yazıyı çevirirken de diğer metinleriyle, özellikle de Başka Bir Özgürlük: Bir Fikrin Alternatif Tarihi (çev. Cemal Yardımcı, Metis, 2016) ile hemhâl olma süreci pandemi dönemine ve kişisel tarihim açısından zorlu bir yaş dönümüne denk geldi. Ne büyünebilir ne küçülebilir bir yaş mı ifade ediyor bu, artık bilmiyorum. Bildiğim, bir eşik; uzamış, yayılmış bir araf hâlâ. Eşikte kalabilmek, “kesinlikten yoksun bir belirsizliğe katlanabilmek” (Başka Bir Özgürlük, 17), yine Boym’un ifade ettiği gibi, gerçek anlamda özgürleştirici ve “tanımlaması beyhude” olacak bir “macera” deneyimiyse aynı zamanda, orada arkadaşların yeri çok büyük: “Arkadaşlıklar, bizlerin eşikteki macera alanına doğru genişleyişimizdir.”

 

Boym, Hannah Arendt’in ve Mary McCarthy’nin arkadaşlığı üzerine yazdığı aşağıdaki incelikli metninde, bizi arkadaşlık ve yakınlık üzerine daha gölgede kalmış sularda düşünmeye ve duyumsamaya davet ediyor. Dünyevilik, mahremiyet, yakınlık, başkalık, incelik ve incelikli dokunuş arasındaki bağlar tıpkı metninin genelindeki gibi; ışık ve gölge oyununa dayalı, kendini bize “arkadaşça” göz kırpan bir “sahne tasarımında” açıyor. 

 

Boym’un gözünden Arendt ve McCarthy’yi, bu iki kadının arkadaşlığını okumak beni kendi arkadaşlıklarımda da bir yolculuğa çıkardı. Aşk, sevgi, arkadaşlık, arkad(aşk)lık, üstadlık-azizelik, kutsallık, kutsallaştırma, çoğulluk, “sevmek ve yargılamak”, hakiki yakınlık, birlikte üretmek, dünyayı ve arkadaşı birlikte, yargılamadan, başkalıkları kabullenerek sevmek üzerine bu yaşın hissi ve bilgisiyle yeniden düşündürdü. Kendi eşik deneyimlerimde bana yargılamadan yarenlik etmiş, yollara beraber devam ettiğim kadın arkadaşlarımı büyük bir mutlulukla, gülümseyerek andım içimden. Naçizane, ilk kez başına oturduğum bu çeviriyi de onlara ithaf ediyorum. 

 

En büyük iki teşekkürüm ise çevirmen Cemal Yardımcı ile çevirmem için bana bu metni öneren ve çevirinin editörlüğünü üstlenen 5Harfliler editörü Merve Şen’e. Cemal Yardımcı sadece Boym çevirileriyle yolumuzu açmakla kalmadı, aynı zamanda metnin son hâline bakarak arada kaldığımız yerlerde önemli önerilerde bulundu. Daha önce metinlerle ilişkilenişim okur-yazarlık dışında hep editörlük şapkasıyla oldu. Çevirmen pek çok arkadaşımın emeğinin büyüklüğünü ve yaptıkları işin inceliğini bir kez daha bu vesileyle kıyısından da olsa hissetmiş oldum. Bu deneyim ve Cemal Yardımcı’nın metnimize dokunuşu bu açıdan benim için ayrıca değerliydi. Kendisine tekrar çok teşekkür ederiz. 

 

Sevgili Merve Şen ile Boym’un yazısı hakkındaki mailleşme geçmişimize baktım; yazıyı önerdiği günden yazıyı birlikte sonlandırdığımız güne dek toplam 82 kez yazışmışız (ayrı birkaç akış da var tabi). Şimdi bu girizgâhı yolladığımda 83 olacak. Her biri benim için incelikli bir iletişimin yanı sıra iki kadının; yazı kapsamında bir çevirmen ile bir editörün birlikte üretme sürecine, tarihine ve bizzat arkadaşlığa dair ilham verici çok şey söylüyor. Tesadüfi veya “incelikli” bir şekilde ikimizin de yaş dönümü yazının sonlandığı o birkaç güne denk geldi. Eşine az rastlanır özendeki editörlüğü ve arkadaşlığı için kendisine ve böyle bir alanı açtıkları için tüm 5Harfliler’e çok teşekkürle…

***

 

Arkadaşlıkların değil, takipleşmenin dünyasında yaşıyoruz. Arkadaş, arkadaşlıktan daha fazlasını ya da azını ima eden bir hüsnütabire dönüştü; “arkadaş”, hareket akışımızı dolup taşıran aşikâr tanıdıklardan biri ya da evden kaçmayı seven, fark edilmez bir sevgili. 

 

Arkadaşlık [friendship] kelimesi, İngilizcedeki freedom [özgürlük], Almancadaki freude (neşe) ve Latince kökenli dillerle Yunancadaki philia (şefkatli sevgi) kelimeleriyle ortak bir etimolojiye sahip. Rusçada “arkadaş” için kullanılan drug, “öteki”ne ilişkin bir kelime, ama yabancı bir ötekine değil; onun için ayrı bir kelime var: inoi. Ötekilik meselesi önemli çünkü arkadaşlığın karşılamadığı çok fazla şey var. Bana göre arkadaşlık ne klasik bir yakınlık, ne bir biraderlik ya da kızkardeşlik, ne de networking fırsatı. Daha çok, kesinliği olmayan, seçilmiş bir yakınlık; toplumumuzda tertibi ya da konumu olmayan bir ilişki; kendine özgü bir deneyim. Her zaman demokratik ya da eşitlikçi değil; daha ziyade seçici, tümüyle kucaklayıcı da değil üstelik.

 

Hannah Arendt, hakikatli bir arkadaşlığın hayatı yaşamaya değer kılan şey olduğunu yazmıştı. Ancak, arkadaşlığın, âşıkların çevresindeki tüm dünyanın ortadan kaybolmasına yol açarak “iki kişilik bir totalitarizm”e dönüşebilecek o “tek kişi”ye duyulan romantik aşkla karıştırılmaması gerektiğini de vurgulamıştı. Arkadaşlık, Rousseau’nun savunduğu gibi, günah çıkarmaya dayalı bir yakınlık, kişinin coşkun narsisizminin bir yankı odası da değildi; “arkadaşlığı, arkadaşların kalplerini birbirlerine ancak dünya ve dünyanın türlü talepleri tarafından rahatsız edilmeden açtıkları bir yakınlık fenomeni olarak görmeye alışmışız.” [1] Oysa arkadaşlık, Arendt için aslında tam da dünya tarafından rahatsız edilip ona aynı şekilde yanıt vermekle ilişkili bir şey —deyim yerindeyse, varlığın boyutlarını genişletmek ve dünyevi sahnede birlikte yaratmakla ilgili. Bu sahnenin de kendine özgü bir tasarımı var. Ne parlak şekilde ışıklandırılmış ne de baştan başa aydınlatılmış; chiaroscuro bir sahne tasarımı, ışığın ve gölgenin oyununa dayalı. 

 

“Karanlık zamanlar”daki insanlar hakkında yazan Arendt, uç noktalardaki şartlar altında, aydınlanmaların, felsefi kavramlardan değil, insanların tutuşturup kendilerine verilmiş ömrün üzerine tuttukları “kararsız, titrek, çoğu zaman zayıf ışıktan” geldiğini gözlemlemişti. [2] “Erkek ve kadınların kökenlerinden çıkıp birbirlerinin kıvılcımlarını yansıttıkları” bu aydınlık yer, içinde yaşadığımız görünüşler dünyasını aydınlatan insanlığın ve arkadaşlığın yeri. Başka bir deyişle, arkadaşlık her şeyin ışıklandırılması ya da karartılmasıyla ilgili değil, gölgelere göz kırpmak ve onlarla oynamaya dair bir şey. Amacı aydınlanma değil, parıltı. Kör edici hakikatin değil, ara ara parlayan açıklık ve dürüstlüğün peşinde. 

 

Arkadaşlığın felsefesi, onun hem politikanın (vita activa) [hareketli hayat] hem de kendisi etimolojik olarak philia’dan gelen felsefenin (vita contemplativa) [düşünsel hayat] [3] bir parçası sayıldığı eski Yunan ve Roma uygarlıklarına kadar uzanır. Bu felsefi yaklaşımlar politik ve apolitik, dünyevi ve ütopik arasında gidip gelse de, Jacques Derrida, Jean-Luc Nancy ve Giorgio Agamben’e ait modern yorumlar da dahil, her biri çoğunlukla erkeklerin arkadaşlığından bahseder. Kadınların arasındaki arkadaşlık bir şekilde felsefi ağırlıktan (gravitas) yoksun kılınmıştır. Oysa, eski Yunan uygarlığında, Sokrat’ın öğretmeni Diotima’dan tutun, Arendt’in bahsettiği üzere, filozoflar kendilerini gizli kalelere ya da dağ tepelerindeki romantik kulübelere kapattıklarında kahkahalar atan anonim “Trakyalı kız”a kadar, ara sıra beliren “kadın kahramanlar” da vardı. 

 

Hannah Arendt’in kendisinin Mary McCarthy ile alışılmışın dışındaki ilişkisi, tüm bu meseleleri kendi özgüllükleri içinde incelemeye imkân verir. Arkadaşlığı edebi süslerden tutkuyla uzak tutan bir tarzda kuramlaştıran ve yaşayan bu iki kadının, ancak oksimoronik bir dizi ifade yoluyla tanımlanabilecek bir ilişkisi vardı. Bu ifadelerin oksimoronik karakteri, hem bu ilişkinin tutkulu özünü sezmemizi hem de her iki kadının da pek tahammülünün olmadığı vıcık vıcık, itirafkâr üsluptan kaçınmamızı sağlar: Işıl ışıl donukluk, diaspora yakınlığı, asimetrik karşılıklılık, nezaketsiz incelik, homoerotik heterojenlik. Arkadaşlığa dair yakın zamanlı kimi felsefi yansımalardan farklı olarak, burada önerilen bir kuram değil, daha ziyade, sıkı bir hikâye anlatıcılığı gerektiren kuramsal bir kıssa. Bu tür bir hikâye anlatıcılığı, içgörüler ve sezgiler bulup çıkartan veya üreten bir fermenta cognitionis (tam karşılığıyla “bilgi mayası”) gibi işler. Bunlar, Arendt’in tanımıyla “sonuçlara vardırmak için değil, diğerlerini bağımsız düşünceye doğru kışkırtmak için tasarlanmıştır. Düşünenler arasında bir söylem meydana getirmekten başka gayesi yoktur.” [4] 

 

“Hımm”: İncelik, Tat ve Ançuez Ezmesi Üzerine

 

Arkadaşlıkları bir yanlış anlaşılmayla başlar. Nazi Almanyası’ndan kaçan mülteci (refugee), siyasi düşünür Hannah Arendt (1906–1975) ile yazar ve siyasi gazeteci Mary McCarthy (1912–1989), önce 1944’te ve ardından yeniden 1945’te New York’ta tanışmıştı. İkinci görüşmeleri bir ağız dalaşına dönüşmüştü. McCarthy, katıldığı bir partide Fransızların Almanlara karşı düşmanca tavırlarından bahsederken kurbanlarının sevgisini arzulayacak kadar absürd biri olan Hitler’e acıdığını söylemişti. Arendt öfkeyle dolmuştu: “Böyle bir şeyi benim gibi toplama kampında kalmış, Hitler kurbanı birinin önünde nasıl söylersiniz!” İki kadının yeniden konuşmaya başlamaları için üç yıl geçmesi gerekecekti. Kendilerini azınlıkta buldukları siyasi bir toplantıdan eve dönerlerken, Arendt peronda McCarthy’ye yaklaşmış ve şöyle demişti: “Şu saçmalığa son verelim artık. Birbirine çok benzer düşüncelere sahibiz.” McCarthy o sırada Hitler hakkındaki yorumu için özür dilemiş ve Arendt de Fransa’da aslında bir toplama kampında değil, yalnızca düşman ülke uyruklu yabancıların tutulduğu bir gözaltı kampında kaldığını itiraf etmişti. Muhabbetleri havadan sudan değildi. Perondaki tesadüfi karşılaşmalarından ve tersliklerle hataların karşılıklı kabulünden sonra, birbirinden çok farklı bu iki kadın, hayat boyu arkadaş oldular. Onlarınki, dönemin New York entelektüellerinin karakteristiği çatışmacı [agonistic] rekabetçilik değil, farklılığın bilinmezci [agnostic] erotikasıydı. [5] 

 

McCarthy, Arendt’in 1975 yılındaki ölümünden hemen sonra yazdığı, “Hannah’ya Hoşçakal Derken” başlıklı pek alışılmadık cenaze konuşmasında ilginç bir hikâye anlatır. Hikâye, reddedilen bir arkadaşlık armağanı hakkındadır:

 

Mahremiyete, hem başkasının hem de kendisinin ayrı ayrı var olma hâllerine saygısı vardı. Sıklıkla Riverside Drive’da ve ondan önce de Morningside Drive’da onunla —ve Heinrich ve onunla— birlikte kalırdım; böylelikle Hannah’ın gündelik alışkanlıklarını, örneğin kahvaltıda ne sevdiğini öğrenmiştim. Haşlanmış yumurta, bazı sabahlar biraz jambon ya da söğüş et, ançuez ezmesi sürülü ekmek, kahve ve tabi ki yarım greyfurt veya taze portakal suyu… ama galiba bu sonuncusu sadece ben, yani “Amerikalı” oradayken olurdu. Heinrich’in ölümünden sonraki yaz bizimle birlikte kalmak üzere Maine’e geldi. Ona garajın üstünde ayrı bir yer verdik ve ben de mutfağı için bir şeyler almayı düşündüm —tek başına kahvaltı etmeyi severdi… Köydeki dükkânda ançuez ezmesi bulabildiğime özellikle sevinmiştim. Öğleden sonra vardığında ona kilerde aldıklarımı gösterirken küçük ançuez ezmesi tüpünü görüp kaşlarını çattı, tüp anlaşılmaz, yabancı bir şey gibiydi sanki. “Ne oldu?” dedim. “Hımm.” Tüpü koydu, düşünceliydi, bir şekilde rahatsız olmuş gibiydi. Aramızda başka bir konuşma geçmedi. Ama onu memnun etme çabam sırasında yanlış bir şey yaptığımı anlamıştım. Böyle garip bir biçimde sınırlı ve bir bakıma indirgemeci bir yolla tanınmak istemiyordu. Ve ben bunu tam da onu tanıdığımı göstermek için yapmıştım —bir tür sevgi işareti, her zaman öyle olmasa da. Son tahlildeyse, onu hiç tanımadığımı kanıtlamıştım. [6] 

 

Sevgili bir arkadaşa methiyenin (laudation) tam ortasında bu karşılıksız armağan hikâyesi de neyin nesi? Ançuez ezmesi, o “yabancı şey”, arkadaşlığın sunduğu yakınlığın sınırları ile tat ve incelik, sevgi ve kavrayışa dair hassas paradoksları örtüyor ve açığa çıkarıyor.  

 

Cabinet’e uygun düşecek şekilde, bu esrarengiz arkadaşlığın tadını alabilmek için ançuez üzerine araştırma yaptım (ve bu metni yazarken ançuez yedim). Öğrendim ki ançuez Akdeniz ve Baltık Denizi’nden küçük, gümüşi bir balıkmış, ayrıca Hindistan’da da biliniyor. Belki de, ançuez ezmesi Arendt için bir Proust madleni işlevi görmüş, kayıp zamanı ve Avrupa’da yitirdiği evin hatıralarını geri çağırmıştı. Yine de, ondan uzaktayken evin mahremiyetini yeniden yaratmaya yönelik zorlama teşebbüste müdahaleci bir taraf var. Abartılı bir nostalji Arendt’in tarzı değildi. Hakiki bir eve dönüşün kendi kendini kandırmaksızın tahayyül edilebileceğine inanmıyordu; çok sayıda evin misafirperverliğini “o tek ev”e dönüşe yeğliyordu. 

 

Vikipedi’den ançuezin eski Roma afrodizyaklarından olduğu bilgisini öğrendim ama aşırı bir okuma yapmamak adına bu bilgi hakkında yorum yapmayı pas geçiyorum, çünkü bu ançuez ezmesinin kültürel tarihi değil, kültürlerarası bir arkadaşlık hikâyesi. Ezme “paylaşılmamıştı” ya da tüketilmemişti çünkü gerçek arkadaşlık anlık bir tatminle ilgili değildir her zaman. Bir arkadaşı sevmek, diğerinin farkını ve başkalığını kabullenmektir. Böyle bir arkadaşça sevgiyi psikolojik analize fazla tabi tutmamak; onda gizli anlamlar, bastırılan şeyler ya da inkârlar aramamak önemlidir. Aksi halde, böyle külli bir teşhir, o özel varoluş halini mümkün kılan ışık ve gölge oyununu öldürür. 

 

McCarthy, Arendt’in mahreminin başkalarınca böyle “sınırlı bir şekilde” bilinmesini istemediğini yazar. Ama belki bu da bir başka yanlış anlamadır? Belki de Arendt’in “hımm”ı “sevgi işaretinin” bir reddi değil, sadece arkadaşlığın ve hediyeleşmenin geleneksel dilinin bir yadsımasıdır. McCarthy hikâyesini anlatırken bu sefer Arendt’in misafirperverliğine dair bir jesti hatırlar —McCarthy’ye (kendi hiç içmediği halde) portakal suyu ikram ederek belki de Yahudi bir Alman mültecinin, evinden uzakta bir Amerikalıyı kendisiyle beraberken evinde hissettirebileceğini umuyordu. Portakal suyu, yabancı aksanını yumuşatmaya yardım edebilecek bu sıradan Amerikan içeceği, “ançuez ezmesi”nin Arendt versiyonu olabilirdi. İki kadın da yirmi beş yıl boyunca bu arkadaşça hediyeleşmeden, hatta bunun hakkında yazmaktan hoşlansalar da, bu arkadaşça hediye mübadelesi, karşılıklılık ya da diğerine arzu nesnesini vermekle ilgili olmayabilirdi. Zira, öyle bir nesne bilinmez kalmalıdır ve asimetrik karşılıklılığa dayalı arkadaşça sevgi, yakınlığın özünde yabancılığın kabul edilmesini talep eder. Bu daha derin ima, hediyeleri şeyleştirmenin sürekli olarak aşılmasını içerir. 

 

McCarthy, ançuez ezmesi hikâyesiyle ötekinin sınırlarına dair bilgi edinir ve bu farkındalık onu arkadaşlığın daha derin bir basamağına, sevginin yabancı dilini daha iyi kavramaya doğru götürür. Ançuez ezmesi McCarthy’nin kendisi için de bir hafıza madleni oluverir; birdenbire ölü bir arkadaşın sesini duyar, o arkadaşın ağzından dökülen yalnızca pek de anlaşılmayan bir “hımm” nidası olsa da… Ançuez hakkında bir şeyler öğrendiysek de eninde sonunda bu bir Kierkegaard balığıdır —nesnenin değil sürecin önemli olduğunu anlamamıza yarayan bir vesile. Arkadaşlığın tarifleri her zaman muğlak ve müphemdir. [7] 

 

     

İncelikli Oluş: Sıkmadan Dokunmak

 

Bu arkadaşlık hikâyesi farklı zevkler [taste] ve incelik [tact] ile dokunuş [touch] arasında belirli bir denge gözetebilmek hakkında. [İngilizcede] “incelik,” “dokunma”dan türeyen bir kelime, ama ilk bakışta, kavramın, hassas mesafe ve saygı anlamlarını işaret edecek şekilde tersine döndüğü görülüyor. Yani, temas, fizikselliğin alanından uzaklaştırılarak toplumsallığın alanına ve gündelik hayatın estetik düzenine yerleştiriliyor. Fakat bu sadece ilk bakışta olup biten. Dokunmanın kendisine daha çok eğildikçe, kavram giderek daha çelişkili hale geliyor. Aristo, Ruh Üzerine [De Anima] adlı eserinde dokunmanın müphemliği ve gizemini incelemişti. Diğer duyulardan farklı olarak, “dokunma organı”nın ne olduğunu, ya da yüzeyde mi derinde mi yer aldığını; görülebilir veya gizlenmiş mi olduğunu bilmiyoruz. Dokunma gerçekten de sadece yüzeysel mi, ya da bir yerlerde, dokunmaya ilişkin deneyimlerimizi yönlendiren esrarengiz bir psişe mi var? Dokunma aynı anda hem tüm duyuların en birleştirici [syncretic] hem de en az temsil edilebilir olanı gibi görünüyor.

 

İnceliğin organı ve temsili de eşit derecede müphem. Derrida’ya göre incelik “dokunmadan dokunabilme, dokunmanın çoktan fazla geldiği yerde fazla dokunmamayı bilme yetisi.” [8] Diğer bir deyişle incelik, ölçülemeyeni ölçme sanatıyla bağlantılı. Bana göre, kaçınmadan ziyade bilinçli bir suskunlukla, bir komuttan ziyade belirli sınırları ihlal etmemeye ve sıkboğaz etmeden dokunmaya dair iradi bir tercihle ilişkili. Dokunulamaz olanı işaret ediyor ama aynı zamanda bizden dokunmanın etkisini unutmamamızı, virtüel ya da aşkın bir alana aceleyle geçmememizi istiyor.  

 

Arendt ve McCarthy arasındaki mektupları okuduğumuzda, sınırları nasıl ihlal ettiklerinden ziyade, daha çok onlarla nasıl oynadıklarını görürüz; hakikat ve yalanlarla, kız kıza konuşmayla ve felsefi düşünceyle, erotik sevecenlik ve mektuplaşma mesafesinin sınırlarıyla oynarlar. Arendt, mektuplarından birinde, Roussaeu, Sartre ve bir kimsenin “samimi” itirafının dikkatlice yeniden üretilişine eşlik eden şaşaalı samimiyet ve otantiklik beyanlarındaki “kötü niyet” hakkında müstehzi bir yorumda bulunur: “Bu bana son zamanlarda literatürün Rousseau’yla ilgili ortaya çıkardığı şeyi hatırlattı. Rousseau’nun yetimhanede beş çocuğu yoktu, sebebi oldukça basitti: İktidarsızdı. Bence de bu büyük olasılıkla doğru. Sartre’ın Fransız direnişine katılması meselesi de tamamen aynı. Kabul edilemez görünen bir ‘hakikati’ büyük bir samimiyet şovuyla anlatırsın ki gerçekte ne olduğunu daha iyi saklayabilesin.” [9] Bu bir ifşa parodisi: Rousseau’nun ifşa edilen sırrı, itiraf düşkünü paparazzilerden, daha az çekici, başka bir sırrı saklar. Ayrıca, bu ifşa, “kötü niyet”in sahne tasarımını da ortaya çıkarır. Kamusal hayat tiyatrosunu küçümseyen, onun yerine samimi özdeşleşmeyi ve fikir ayrılığı ya da farklılığına pek müsamaha göstermeyen külli “genel irade” toplumunu savunan Rousseau, toplumun empatisini ve özdeşliğini kazanmak için kendi seçilmiş itirafını sahneler. Samimiyet “diktatörlüğü”ne inanmayan Arendt ve McCarthy, bu oyunu oynamazlar: Onların sırları arkadaşlar arasında paylaşılmak üzere, ortak dünyalarının işaretleri olarak oradadır; içtendir ama aynı zamanda daha geniş kamusal varlıklarına bağlıdır.

 

Diaspora Yakınlığı: Daemonlarla Oynamak*

 

Özellikle de bir göçmen [immigrant] ve expat arasındaki arkadaşlıktan bahsettiğimizden, bu tür bir arkadaşlık daha önce “diaspora yakınlığı” diye adlandırdığım şeye benzer. Yakın [intimate], “en içteki”, “derin bir tabiat ile ilişkili olan”, “çok kişisel”, “cinsel” anlamlarına gelir. Bununla birlikte, “to intimate”, “ima etmek, incelikli dokundurmak” da demek. [10] Popüler çağdaş Amerikan psikolojisinde kişi “yakınlıktan korkmama” konusunda cesaretlendirilir. Farzedilen şudur: Yakın iletişim açık bir dille gerçekleşebilir ve gerçekleşmelidir de. “Ne demek istediğini” istihzasız ve lafı dolandırmadan söyleyebilirsin. Diaspora yakınlığına ise sadece dolaylı yoldan ve incelikli dokundurmayla, hikâyeler ve sırlarla ulaşılır. Çevirinin kifayetsizliğini açığa vuran yabancı bir dilde konuşulduğu düşünülecek olursa, diaspora yakınlığı, köklerinden kopmaya ve yabancılaş(tır)maya karşı değildir; bilakis, onlarla meydana gelir. Yakınlığın ütopik şeffaflık, otantiklik ve nihai aidiyet tahayyülüne karşı, diaspora yakınlığı tanımı gereği distopiktir. Kökleri, “o tek eve” dair duyulan tereddütte, aidiyet duymaksızın paylaşılan özlemdedir. Anlayışın ve hayatta kalmanın mümkün olduğu umuduyla büyür ama bu umut ütopik değildir. 

 

Diaspora yakınlığı sahiplenici değildir ama sevecendir. Sevecenlik, birinin gerçekten içinden geçeni söyleyerek kendini bütünüyle ortaya koyması ve giderek daha da yaklaşmasıyla ilgili değildir. Mutlak sahiplenme ve birbirinin içinde erimeyi dışarıda bırakır. Hedef-odaklı olmadığından, doygunluğa dair sembollere karşı koyar. Roland Barthes’in sözleriyle, “sevecenlik, sınırsız, doyumsuz bir mecaz-ı mürselden [metonymy] başka bir şey değildir,” ve “buradalığın mucizemsi şekilde billurlaşmasıdır.” [11] Sevecenlikte, ihtiyaç ve arzu bir aradadır. Sevecenlik, daima poligamdır ve herkese açıktır. “Sevecen olduğun yerde kendi çoğulluğunu konuşursun.” [12] 

 

En önemlisi, böyle bir diaspora yakınlığı ve arkadaşça sevgi, dünya aşkını [amor mundi] dışlamaz; onu sürekli yeniden kurar. Arendt’e göre gerçek arkadaşlar arasındaki bir sohbet, “(kişilerin kendileri hakkında yaptıkları mahrem bir konuşmanın aksine) bir arkadaşın huzurunda yapılmanın zevkini taşısa da, geçirgendir, ortak dünya ile ilgilidir. İnsanlar tarafından sürekli dillendirilmediği sürece, kelimenin tam anlamıyla ‘insanlık dışı’ kalır.” [13] Arendtçi arkadaşlar sadece kendileri hakkında konuşmaz; insancıllaştırdıkları ve dil aracılığıyla yeniden keşfettikleri Dünya’yı da konuşma nesneleri yaparlar. Arendt, Lessing hakkında yazarken, bir Yahudi ile bir Alman arasındaki, Lessing’e göre “dünyeviliğin” özel bir biçimi olan arkadaşlıktan söz eder. Bu “dünyeviliği” kişisel duygulanım ile dünyaya dair ilgi arasındaki sınırları test eden bir “tetikte taraflılık” (vigilant partiality) hâli olarak adlandırır. Arendt, metinlerinde yirminci yüzyılın ortak dünyasını tekinsiz ve yok olmanın eşiğinde diye tanımlarken, onu tıpkı bir ruh çağırma seansında olduğu gibi, etrafındaki insanları aynı anda birleştirip ayıran ve ortadan kaybolabilecek bir masayla karşılaştırır. Bu dünyevilik kavrayışı, küreselleşme veya evrenselcilikle eş anlamlı değildir. Yalnızca ulusal, kültürel ve dini kimliklerin harici çoğulluklarını değil, kişinin kendi içindeki ve kültüründeki çoğulluklarını da içererek meydana gelir. 

 

McCarthy ve Arendt gibi iki arkadaş dünya hakkında konuşurlarken konuşan kimdir? Mektuplardaki seslerin çoğulluğu bizi çok etkiler: Sevecen ilgi, diğerinin mevcudiyetine yönelen sabırsızca arzu, haylazlık ve oyunbazlık, zeki entelektüel gözlemler, felsefi tartışmalar. Diğer bir deyişle, iki arkadaşın, yazarın, siyasi gözlemcinin, filozofun ve maceracının sesleri. Ancak arkadaşlığın sağladığı bu dünyevi aralık, herhangi bir emek, disiplin ya da sosyal rol dağılımına uyum gözetmeksizin özgürlüğün böyle coşkunca yaşanmasına alan açar. 

 

Arkadaşlarla çeşitli diyalogları da tek başınalıkları da paylaşmak mümkündür. Arendt, tek başınalığın yalnızlıktan farklı olduğunu yazmıştı, çünkü tek başınalıkta kendi kendimizle ve dünyayla diyalog halindeyizdir; yalnızlık ise bizi izole eder ve suskunlaştırır. Tek başınalığı tecrübe ederken kendi içsel sahnemizde Yunanlıların “daemon” diye adlandırdıklarıyla oynarız (şeytanlarla karıştırılmamalı; daemonlar benliğimizdeki görünmeyenlerin sesleridir ve onlardan kurtarılmaya ihtiyacımız yoktur). Gerçek bir arkadaşla konuştuğunuzda, o omzumuzun üzerinden seslenen daemonları görür, veya belki de, daemonlarımız arkadaşça bir aşikârlıkla birbirleriyle yüzleşir. Tek bir iyi arkadaşla, iyi ve türlü yârenlikler içindeyizdir. Böyle derin bir arkadaşlıkta, mevcut ve potansiyel kendiliklerimizi çoğaltır, yaratır ve keşfederiz; olduğumuzu varsaydığımız “hakiki ben”in klostrofobik dünyasına ısrarla yeniden çekilmeyiz. Arkadaşlıklar, bizlerin eşikteki macera alanına doğru genişleyişimizdir. ** 

 

Giorgio Agamben, arkadaşlık hakkındaki bir denemesinde, Aristo’nun esrarengiz bir pasajını yorumlar. Aristo, arkadaşlığın yalnızca bir öteki-ben (alter ego) bulma hazzı değil, tam da “varlığın duyumsanışı” olduğunu yazmıştır. Agamben’in okumasıyla, arkadaş bulmak bir diğer ben’i bulmak değildir; arkadaşlık, daha ziyade “kendiliğin en derinden duyumsanışının tam kalbinde öznelikten çıkmaktır.” [14] Agamben, havarilerden Petrus ve Paulus’un şehit olmadan önce “birbirlerine çok yakın” şekilde gösterildikleri, Giovanni Serodine imzalı Rönesans tablosunu anımsar: “Öyle ki, alınları neredeyse bitişik olduğundan, birbirlerini görmeleri ihtimal dahilinde değildir.” [15] Agamben’e göre bu yakınlık arkadaşlığın alanını belirler. Bu kavramsallaştırma Arendt’inkinden radikal şekilde farklıdır ve Arendt ile McCarthy arasındaki arkadaşlığı aydınlatmaya yetmez. İki kadın birer azize değildir ve ilişkileri sevgi dolu, münzevi bir Hıristiyan yakınlığından çok uzaktır. Onun yerine, arkadaşlıkları herhangi bir tabloda abideleştirilemeyecek, gölgelerle ve mesafelerle dolu, sevecen, dünyevi bir sahnedir. Böyle bir arkadaşlık için başka bir metafor daha uygundur —“öznelikten çıkmak” ve kutsal yakınlık değil, dünyevi oyun ve kendiliğin cömertçe genişleyişi. Arkadaşlık, ütopik ya da teleolojik değildir; dünyevi ve yaşam doludur. Herhangi bir disipline dahil olamayacak türde, yaşama sanatlarının en enginine aittir. 

 

“Ah”: Arkadaşlığın Kırışıklıkları

 

McCarthy, Arendt’i sanki varoluş sahnesindeki muhteşem bir aktrismiş gibi hatırlar:  

 

Hannah’da teatral olan şey, bir fikir, duygu, önsezi tarafından aniden ve kendiliğinden ele geçirilme gücü ve bedeninin tıpkı bir aktördeki gibi bu gücün bir aracına dönüşmesiydi. Ve genelde, bu ele geçirilme gücünü kocamanlaşmış gözleri başlatır, herhangi bir resmin, bir mimari eserin, utanç verici bir hareketin karşısındaki “Ah!”, onu bizlerden yüksek voltajlı bir elektrik akımı gibi ayırırdı. Ve canlı, enerjik, koyu, kısa, hiçbir zaman tamamıyla beyaz olmayan saçları, bazen enerjinin katışıksız gücünden dolayı başının üzerinde dimdik ayağa kalkmış gibi görünürdü. [16]   

 

McCarthy, bu müthiş heyecan verici ve teatral Arendt portresiyle psikolojik bir drama değil, bizatihi zihnin hayatını sahneler. [17] “Ah”, bu sefer, gerçek bir düşünürün hayret ve şaşkınlığını ifade eden başka bir ünlemdir. Bu arkadaşlık hikâyesinin büyük kısmı, arkadaşın biricik yabancı aksanının genizden çıkan seslerini neredeyse duyuracak denli ünlemlerle anlatılır çoğu kez.   

 

McCarthy’nin yazısının son paragrafında, masklar yalnızca arkadaşın incinebilir bedenini göstermek için çoğalır: 

 

Tabutunda gözleri kapalıydı ve saçları alnından geriye doğru dalgalandırılmıştı. Oysa o, saçlarını öne doğru çeker, biraz da bir otomobil kazasında aldığı yarayı saklamak için, konuşurken bazen buklelerini alnına doğru çekiştirirdi —ama bunun öncesinde bile, neredeyse hiçbir zaman alnını çıplak bırakmamıştı. Göz kapaklarının dipsiz gözlerini örttüğü ve asil alnının geriye taranmış saçlarla ortaya çıkarıldığı o tabutta yatan artık Hannah değil, bir on sekizinci yüzyıl filozofuna göre şekil verilmiş bir ölüm maskıydı. Cenaze salonundayken o heybetli yabancıya dokunacak gibi hissetmedim kendimi; ona veda edebileceğim tek yeriyse herkese aşina başının dayandığı boynunun yumuşak ama pürüzlü kırışıklıklarında bulabildim. [18]

 

Bu, kapanışı reddeden bir son. Tasvir, alışılmış olanın çok ötesinde yakın ve yabancı(laştırıcı); sevginin nezaketsiz inceliğine ait sınırları değil, geleneğe ait olanları ihlal ediyor. Bir filozofun ölümsüz maskı ile bir kadının ölümlü ve sevgili biricik bedeni burada birlikte yaşıyor. Bu, tekil olmayan bir beden; geleneksel bir cenaze konuşmasında pek rastlanılmayacak türden yumuşak ama pürüzlü kırışıklıklarıyla aynı anda hem kamusal hem özel; zamansız ve çağdaş; yabancı ve bir o kadar da tanıdık. Yalnızca bir kadın yazar ve zamanın sınamış olduğu bir arkadaş gözyaşları henüz inmeden bu kırışıklıkları böyle tetikte bir taraflılıkla anabilirdi. 

 

[1] Hannah Arendt, “On Humanity in Dark Times: Thoughts on Lessing” [Karanlık Zamanlarda İnsanlık Üzerine: Lessing Üzerine Düşünceler], Men in Dark Times [Karanlık Zamanlarda İnsanlar] (New York: Harcourt Brace & Company, 1968), 24. 

[2] Svetlana Boym, Başka Bir Özgürlük: Bir Fikrin Alternatif Tarihi, çev. Cemal Yardımcı (İstanbul: Metis, 2016) ,41, 281. Cemal Yardımcı’nın çevirisinden yararlandığımız bu paragrafta, Boym Arendt’e referansla orijinal metinde “men and women” tabirini kullanmıştır. Çevirirken bu kısımları “insanlar” olarak değiştirdik ama Arendt alıntısında metnin tarihselliğinden taviz vermemek adına biz de orijinal kullanıma sadık kaldık. [ç.n. ve e.n.]

[3] Kavramların parantez içi kullanımları için bkz. Boym, Başka Bir Özgürlük, çev. Yardımcı, a.g.e., 53. [ç.n. ve e.n.]  

[4] Arendt, “On Humanity in Dark Times,” a.g.e., 10. Hannah Arendt’daki dünyevilik ve özgürlük kavramları, Başka Bir Özgürlük: Bir Fikrin Alternatif Tarihi kitabımda daha ayrıntılı tartışılıyor.  

[5] Agonistic ve agnostic kelimelerinin çevirisinde Cemal Yardımcı’nın Off-Modern Mimarlık (Boym, Lemis, 2020) kitabındaki çevirisi tercih edilmiştir. İki kavram hakkında detaylı bilgi için bkz. Başka Bir Özgürlük (Metis, 2016, 37-38). [ç.n. ve e.n.]  

[6] Mary McCarthy, “Saying Good-bye to Hannah,” [Hannah’a Hoşçakal Derken], The New York Review of Books, 22 Ocak 1976. 

[7] “Muğlak”lara ve “müphem”lere tarihsel, kavramsal, estetik ve elbette yaşamsal değer vermeye ilham olan sevgili Prof. Cemal Kafadar’a çok teşekkür ve sevgiyle. [ç.n.] 

[8] Jacques Derrida, On Touching – Jean-Luc Nancy [Dokunma Üzerine Jean-Luc Nancy], İngilizceye çev. Christine Irizzary (Stanford: Stanford University Press, 2005), 67.  

[9] Carol Brightman, ed., Between Friends: The Correspondence of Hannah Arendt and Mary McCarthy 1949–1975 [Arkadaşlar Arasında: Hannah Arendt ve Mary McCarthy Yazışmaları] (New York: Harcourt Brace & Company, 1995), 172. 

[10] American Heritage Dictionary (Boston: Houghton Mifflin, 1985), 672.   

[11] Roland Barthes, Bir Aşk Söyleminden Parçalar, çev. Tahsin Yücel (İstanbul: Metis, 1992). [A Lover’s Discourse: Fragments], İngilizceye çev. Richard Howard (New York: Hill and Wang, 1978), 224–225. Barthes’tan alıntılarda Tahsin Yücel’in çevirisi değiştirilerek kullanılmıştır. Bkz. Bir Aşk Söyleminden Parçalar, 203–204. [e.n.] 

[12] Barthes, A Lover’s Discourse, 225; Bir Aşk Söyleminden Parçalar, çev. Tahsin Yücel, 204. [e.n.]

[13] Arendt, “On Humanity in Dark Times,” a.g.e., 24. 

[14] Giorgio Agamben, “The Friend,” [Arkadaş] What is an Apparatus? [Aygıt Nedir?] İngilizceye çev. David Kishik ve Stefan Padatella (Stanford: Stanford University Press, 2009), 35. Agamben Arendt’ın baktığı aynı metinlere atıfta bulunsa da (tabii Arendt’ın yazdıklarına kaynak göstermeden), ikisinin dünyeviliğe ve arkadaşlık alanına dair kavramsallaştırmaları oldukça farklıdır. Bkz. Boym, Başka Bir Özgürlük. 

Bu metin Türkçe’de de Dispozitif Nedir? / Dost, çev. Ekin Dedeoğlu (İstanbul: Monokl, 2012) kitabında yer almaktadır. [ç.n ve e.n.]

[15] Agamben, a.g.e., 30. 

[16] McCarthy, “Saying Good-bye to Hannah,” a.g.e. 

[17] Diderot’un “Bir Aktörün Paradoksu” [Paradox of an Actor] geleneğindeki gibi, Arendt sadece bir arkadaşın ayırt edebileceği birçok gizemli hayaletiyle oradadır. 

[18] McCarthy, “Saying Good-bye to Hannah,” a.g.e. 

*Boym, daemonları Başka Bir Özgürlük’te şöyle tanımlar: “içeride ve dışarıda bizimle birlikte olan o yabancı”, 69; “bir ruh, kişinin içindeki cin”, 87. Bkz. Boym, Başka Bir Özgürlük, çev. Yardımcı, 69; 87. Diaspora yakınlığı hakkında daha fazla bilgi için bkz. Boym, Nostaljinin Geleceği, çev. Ferit Burak Aydar (İstanbul: Metis, 2009) (bu kitapta diasporic intimacy için diaspora mahremiyeti tercih edilmiştir.) [ç.n. ve e.n.] 

** Boym macera ve eşiklere ilişkin olarak Off-Modern Mimarlık (çev. Cemal Yardımcı, İstanbul: Lemis, 2020, 10) kitabında şöyle söyler: “Maceranın mimarlığı eşiklerin, sınır bölgelerinin, geçirgenliklerin, kapıların, köprülerin ve pencerelerin mimarlığıdır. Yücelik deneyimine değil sınırlardaki deneyime aittir.” [ç.n. ve e.n]

 

Ana görsel: Hannah Arendt ve Mary McCarthy

YAZARIN DİĞER YAZILARI

KÜLTÜR

YDuygu Durumu Bozulunca: İncinebilirliğin İki Ucu
Duygu Durumu Bozulunca: İncinebilirliğin İki Ucu

Herkesin hakkının herkese geri verilebileceği bir dünya, hâlâ üzerine düşünmeye değer mi?

Bir de bunlar var

Sürücü Koltuğunda Yaşam Karmaşık
İsimsiz Hastalık
Var mısın Yok Musun?: Bir Ten Rengi Çorap Deneyimi

Pin It on Pinterest