Bir Cumartesi sabahı erken saatte kendimi yollara vurdum.

KÜLTÜR

Silivrikapı’dan Kadırga’ya Ne Var Ne Yok: İstanbul’da Akışına Yürüyüş-1

Silivrikapı’da oturmaya başladığımdan beri Samatya’dan Edirnekapı’ya (aslında Balat’a) uzanan kara surlarının bu kadar yakınında olmam sebebiyle önce surların (belki de kütlelerinden ileri gelen) çekimine kapıldım, daha sonra bu çekim ve ilgilenme hâli surlardan suriçinin diğer mahallelerine yayıldı. Lanet olasıca ve çirkin ve ama yine de kullandığım Yenikapı Marmaray’dan evime yürürken gördüğüm tuhaf şehir peyzajı, tren yolunun sahil tarafında kalan seyrek ve hüzünlü ahşap köşkler, bir görünüp bir kaybolan, zamanın ehlileştirdiği elden ayaktan düşmüş sur parçaları, önceki birkaç gidişimde tekrar gelme isteği uyandıran Kadırga, ilk bakışta salt yapay meyhane evreni gibi görünen Kumkapı, okuduğum kitaplarda karşılaşıp aklımın çıktığı Bukoleon Sarayı kalıntıları ve Aydın Boysan’ın, Murat Belge’nın ve Rupert Wilbrandt adında oldukça gırgır bir eski İstanbul sakininin kitaplarındaki anlatılar birleşince, bir Cumartesi sabahı erken saatte kendimi yollara vurdum. Silivrikapı’dan hareketle, Sirkeci’ye kadar sahil şeridinde ve mahallelerinde ilgimi çeken tüm noktalarla hemhal olacak, hunhar, zorba kentsel dönüşümden geriye kalan tarih parçalarını izleyecek, paşa gönlüm hangi ağaç altını çekerse orada uzun molalar verecek, komşum olan şu semtler de rezidans gölü olmadan evvel onlarla daha bir yakından tanışacaktım.

 

Silivrikapı’dan yola çıktım, Samatya Marmara Caddesi’nde kurulan Cumartesi pazarının içinden geçerek Yenikapı’ya doğru yürümeye koyuluyorum. Pazar bitince biraz daha aşağı saparak Yedikule’den Yenikapı’ya kadar uzanan Nafiz Gürman caddesine çıkıyorum. Adnan Menderes’in tarih yıkıcılığının zirvesinde, surları yaka yıka suyu doldurup karayolu döşemesinden önce (ay ne kadar tanıdık geldi) surların direkt denizle buluştuğunu, dalgaların sur duvarlarına çarptığını, surların dibinde küçük sahilcikler oluştuğunu, bunun da şehrin yüzyıllar boyunca –yarım asır öncesine kadar- kendine özgü karakterinin önemli bir parçası olduğunu biliyorum. Yolun karşısında, bir sur parçası eskiden olduğu gibi denizle mi buluşuyor ne? Ne heyecan!

 

 

Samatya Hastanesi’ni biraz geçiyorum, artık çalışmayan eski tren raylarının peşi sıra gidiyorum, yolun karşısındaki az sayıda ama bakımlı ahşap köşkleri resimlemeye çalışırken yanımdan geçen bir adam köşklerin yanıbaşına yol veren, tren raylarının üzerinden geçen üst geçidi işaret ediyor. Etrafın tenhalığı ve muhitin tekinsiz belirsizliğine çimenlerde uyuyan veya muhtemelen akşamdan başladığı içkiye halen devam eden birkaç kişi ekleniyor, uzaklarda yürüyenler de var ama, sokağa dalıveriyorum. Köşkler yakından daha da güzel.

 

Sokağın köşesinden kıvrılan ve Mihri Hatun Sokağı adını alan yeni sokakta, iki apartmanın arasına oturtulmuş koca bir sandal fark ediyorum. Sandalın ardında, hayatta kalabilmiş bir Bizans suru parçası. Suru gözlerimle seviyorum. Sandal, zamanında Santral İstanbul kampüsünde yer alan enstalasyonu hatırlatıyor ama bu sandal bir izleyici kitlesi planlanarak oraya kondurulmadı muhtemelen. Böylesi daha güzel.

 

 

Seyircisiz sandalın az ötesinde, parça surun bitişiğinde eski bir ahşap evin kapısına kümelenmiş belki on küsur kedi. Tam o sırada kapı açılıyor ve koca bir MAVV sesi, kediler patileriyle ev sahibine doğru zıplıyor, kimi içeri dalıyor. Ev sahibinin epey yaşlı, minyon, tintin bir teyze olduğunu görüyorum, elindeki turuncu leğenin içinde sosis, kedi maması ve ekmekten oluşan bir karışımı kedilere pay ediyor, kedileri evden içeri buyur ediyor. Yetişkin kedilerin arasına karışamayıp çemberin dışında kalan yavru bir kedinin yanına teyzeden aldığım yemeği bırakıyorum. O sırada yoldan büyükçe bir araç geçiyor, teyze öngörülemeyen bir cabbarlıkla şoföre yavaş gitmesi, yolda kediler olduğu, kedilere bişey olursa kendisinin de onu öldüreceği konusunda çıkışıyor, sonra da bana anlatmaya başlıyor “Kızım, bu evler 130 senelik evler, bu mahalle Hazine’ye ait, benim evim Sur üstü evi, bizden vergi bile almıyorlar, eski Rum evleri bunlar, eskiden bu yol yoktu, daracık bir sokaktı burası, buradan araç geçmemesi lazım, araçlar burayı mahvetti elimde mahkeme kararları var.” diyor ve araç geçe geçe sokağın çökerttiği kısmını bana gösteriyor, ağır araçlar geçerken evinin sallanıp zarar gördüğünden bahsediyor.

 

 

Bu sırada komşu apartmana yanaşan ve içi bekar, otuzlarında erkek dolu araca bakarak “Bunlar da kim?” diyor. Komşu apartmandan yine otuzlarında, kolyeli bir abi sarkarak araçtakilerle selamlaşıyor. Hem araçtakiler, hem de penceredeki adam Laleli’de Bir Azize filminin içinde gibiler. Bizim teyze komşu abiyi de tanıyor, bu sefer ona sesleniyor, arabayla gelen adamların onun tanıdığı olduğunu teyit ediyor. Sokakta, artık benzerine ender rastlanan, ot ve ağaçların bürüdüğü, berisinde yıkık dökük bir ahşap köşkün olduğu bir arsa da var. Yeşil arsa, tuğladan yıkık bahçe duvarı, içerisi boşaltılmış çökkün köşkün oluşturduğu kayıp zaman üçgeninin içinden geçerek tekrar Yenikapı yoluna çıkıyorum.

 

 

Sol tarafta epey eski birkaç çeşme ve tekke binaları: Etyemez tekkesi çeşmesinin hemen yanıbaşında Etyemez tekkesi. Birazcık ileride yine solda içerisinde kavuklu mezartaşları olan küçük bahçesiyle Kasap İlyas Camii. Sağ taraf çok geçmeden oto sanayiciler, presçiler, yurtdışına kalkan kargo ve yolcu otobüslerinin hareketliliği, salaş-bitik uçlarında seyreden kebapçılarla doluyor. Gerçekten çok da uzak olmayan bir geçmişte burada böyle bir dünyanın olmadığını, buraların şimdi adı bir Marmaray çıkışından ibaret kalmış Langa bostanlarıyla dolu olduğunu akılda canlandırmak güç. Pek çok kez yayan kat ettiğim bu yolda daha da iyi fark ediyorum ki, sokaktaki görünürlük oranıyla, yürürkenki çalımlarla, size yöneltilen bakışlardaki yadırgamayla, çok çok erkek bir mahal burası. Yük taşıyanlar, birbirine bağıranlar, gerinerek oturanlar, erkek. Seyyar satıcılara apartman içlerinden seslenen birkaç kadınla sokakta birkaç kadın var tabii. Bu hareketlilik, bakışlar, asgarideki –veya asgariye bile erişemeyen- hayatların havada titreştirdiği gerginlik ve tahmin edebildiğim ancak içinden gelmediğim bir denklemin yoruculuğu üzerimde asılı kalıyor. Muhitte çok fazla gündelik işçinin, göçmenlerin ortak kullandığı kalabalık evlerin olduğunu tahmin ediyorum. Bir de yirmi sene öncesinin havasını taşıyan bir bakkal camına yapıştırılmış yazı görüyorum: “Haşlanmış yumurta bulunur.”

 

Bu caddeyi kesen sokağı aşıp, Yenikapı Marmaray hizasına gelince (nasıl da akıl haritalarına oturuyor sevimsiz Marmaray) cadde üzerindeki yolculuğuma presçiler ve oto sanayiciler değil, birden değişen bir çehreyle tekstilciler eşlik ediyor. Ve burada kadın dükkan sahipleri de var, çoğu göçmen. Şık şalvarlar 15-20 lira. 5-10 liraya da bir sürü pantolon ve üst ıvır zıvırı var. Bu kadar düşük ücretlerin ardındaki düşük maliyetin bastırdığı işçi sömürüsünü hesaplayamıyorum. Aksaray’dan sahile inen dev anacaddeyi de kesip daha da şıklaşan mağazaların yanından ilk tarihi hedefim olan Bodrum Mesihpaşa Camii. Rupert Wilbrandt’ın kitabından biliyorum ki, burası da, İstanbul’un afili pek çok diğer camisi gibi, esasında bir kiliseymiş 10-11. yüzyıldan kalma. Bu yapının duvarlarının da, surlar gibi manyetik bir cazibesi oluyor üstümde.

 

 

Bodrum Camii’nden, diğer hedeflerim olan Ermeni Patrikhanesi ve Surp Asdvadzadzin Kilisesi’ne gitmek ve giderken de biraz daha sahile yakın bir yolu takip etmek için Katip Kasım Camii sokağa iniyorum, o sırada tarihi olduğunu belirten ama ismi kendisinden de büyülü olan “Büyük Langa Ekmek Fabrikası”na bir göz atıyorum. Harıl harıl işleyen bir fırın burası da. Katip Kasım’da, sokağa adını veren epey ufak bir camii var, içeri giriyorum, içerisi masmavi küçük bir odacık, öyle sevimli ki. Maalesef çektiğim fotoğraf kaybolduğu için buraya ekleyemiyorum. Ama belki okuyanları merak kamçılayarak ziyaret etmeye niyetlendirir bu görsel yokluğu.

 

Katip Kasım Camii’den çıkınca İsmail Sefa Sokağa giriyorum. Bu sokak, bu muhit Yenikapı ve Kumkapı arasında kalıyor, bu ara mahallelerin nispeten sakin olacağını düşünürdüm ancak İsmail Sefa kaynıyor, kaynıyor. Afrikalı göçmenler, Afrika kuaförleri, sokaklarda farklı etnik gruplardan çocuklar, yola müstakil masalar üzerinde açtıkları ilginç şekilli ve süslemeli ekmeklerle Özbek kadınlar (ilk kez iğneyle oyulmuş gibi süslemeleri olan ekmekler görüyorum), farklı Türki Cumhuriyetlerden adamlar, kadınlar, çocuklar, bakkallar, call center’lar, pencereden bakanlar, kaldırıma oturanlar, dükkan önüne oturanlar, sokak sürekli bir hareket halinde. Tüm bu kozmopolitliğe rağmen yine de yöneltilen bakışlardan anlıyorum ki öyle çok da orada oturmayan birinin girmediği, yolunun düşmediği bir yer burası. Ermeni Patrikhanesi ve Surp Asdvadzadzin’e çok az kaldı, onları İsmail Sefa Sokağı’ndan çıkınca anlatacağım.

 

Ana görsel: Matrakçı Nasuh, Galata.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

MEYDAN

YVenezuela’da Neler Oluyor?
Venezuela’da Neler Oluyor?

Venezuela'da krizin derecesi nedir? insanların gündelik hayatı nasıl etkileniyor?

Bir de bunlar var

Habertürk’te Saçmalık Bulundu
Met Balosu’nda Büyük Coşum
Frida’nın Cicileri

Send this to friend