Ben ideolojik olarak bu sistemin her yönüyle karşısındayım. Bu sadece Kürt halkının özgürlük mücadelesi değil benim için. Kadınların özgürlük mücadelesinin de eş zamanlı yürütülmesi gerektiğine inanıyorum.

MEYDAN

Sebahat Tuncel’le Röportaj I. Bölüm: ‘Ben de varım’ mücadelesi..

 

Geçtiğimiz ay Yargıtay’ın Sebahat Tuncel için verilen 8 yıl 9 aylık hapis cezasını onamasının ardından kadın örgütleri bir araya gelip eylemler yaptılar, “yargı kararınızı tanımıyoruz”, “Sebahat Tuncel bizim yol arkadaşımızdır” dediler.

 

Sebahat Tuncel’i sadece milletvekili/siyasetçi değil, bir “yol arkadaşı” yapan neydi peki? 2007’de milletvekili seçildiği günden bu yana hem mecliste hem sokakta hem panel ve etkinlik salonlarında, her zaman ihtiyaç duyulan her yerde olabilmesi mi? Hiç hızını kesmeyen Türkiye siyasi gündeminde aklımıza takılan, bizi öfkelendiren, “nasıl olur bu?” diye sorduran hemen her konuda mecliste soru önergesi, araştırma önerisi vermesi mi? Onca adamın, bağrış çağrış ve sinir harbinin içinde çözüm komisyonunda ve başka komisyonlarda sabırla sözünü söylemesi ve söylemeye devam etmesi mi? Açlık grevleri için, Roboski için, onur yürüyüşlerinde, 8 Mart’larda, Gezi direnişinde hep sokakta, yanıbaşımızda olması mı? Televizyonda tek başına devam ettirdiği oturma eylemlerini, polisin şiddeti karşısındaki öfkesini, meclis kürsüsünden meclisteki tüm kadın vekillere yaptığı çağrıları izlemek mi?

 

Sebahat Tuncel’in, onu pek çok kadın için “yol arkadaşı” yapan bütün bu işlere nasıl yetiştiğini, tüm olumsuzluk ve zorluklara rağmen nasıl her güne yeniden başladığını merak ediyorduk uzun zamandır. Günlük rutinini, kaç saat uyuduğunu (uyumadığına eminiz değil mi?), nasıl bir ortamda yetiştiğini, geçmişinin bugününü nasıl etkilediğini, sakallı bıyıklı meclisle nasıl başettiğini, politik hedeflerini, kişisel özlemlerini, neleri okuduğunu, yaklaşan yerel seçimlere nasıl bir kent hayaliyle baktığını, genel başkanı olduğu HDP’nin bu konudaki sözünü, onanan hapis cezası kararının onu nasıl etkilediğini…

 

Sebahat Tuncel’e bütün bu merak ettiklerimizi sorduk. Üç bölüm halinde yayınlayacağımız röportajın bugünkü ilk bölümü “siyasetin içine doğmak”, “siyasette yetişmek”, Kürt, Alevi ve kadın olmak üzerine… Yarının satırbaşları: Sebahat Tuncel’in cezaevinden meclise uzanan hikayesi, mecliste siyasetin nasıl yapıldığı ve 8 kadınla meclise giden BDP grubunun meclisteki “ilk deneyimleri”.. Röportajın üçüncü bölümünde ise Tuncel’in hayalindeki kent, Gezi direnişi, HDP, onanan 8 yıllık hapis cezazıyla ilgili değerlendirmeleri, “sıradan Sebahat olma” özlemi ve özlemini duyduğu diğer şeyler yer alacak.

 

Çoğumuz sizi 2007’de milletvekili seçilmeniz ve cezaevinden çıkıp meclise girişinizle tanıdık. Ama aslında pek de tanımıyoruz. Hem her yere yetişiyor hem de kendinizden hiç bahsetmiyorsunuz. Biz sizi çok merak ediyoruz Sebahat Hanım, en baştan başlamak istiyoruz bu yüzden. Nasıl bir ortamda büyüdünüz? Çocukluğunuz nasıl geçti?

 

Benim de bir hikayem var tabi. Biliyorum siz komikmişsiniz. Ben de ilk kez size anlatıyorum. Malatya’da doğmuşum. 5 yaşındayken babam yurtdışına gidince biz Sivas’a taşınmışız, annemin ailesinin yanına. 4 yıl kadar Sivas’ta, Gürün Konakpınar’da dedemlerin köyünde kaldım. Dedemle anneanneme anne baba diyerek büyüdüm. Sonra işte Sivas’ta öyle güle oynaya yaşarken, bir gün annem pat diye “baban geldi” dedi. Ben kabul etmedim. Annem diyor ki “kızım bak, senin baban gelmiş”, ben diyorum ki “o benim babam değil.” Babam gelirken bir sürü hediyeler filan da getirmiş ama ne yapsalar beni ikna edemediler. Babam artık kesin dönüş yaptığı için Malatya’ya, babamın köyüne geçtiler. İşte o zaman benim çocukluğumda en önemli andır. Sivas’tan Malatya’ya ağlayarak gittiğimi hatırlıyorum. Kendi yerimi bırakmak bana çok zor gelmişti. Sonra Malatya’da baba tarafımla, büyük aileyle tanıştım ama her şey bana yabancıydı. İlk yabancılık duygusunu orada hissettim galiba. Ama tabi sonradan fark ettim ki kendi kimliğime yabancılaşmış olduğum içindi o yabancılık. Babaannem Kürtçe konuşuyordu. Annem “git babaannenden şunu iste” dediğinde ben “gitmem, o yabancı dil konuşuyor” diyordum. Dilime bile o kadar yabancılaşmışım. Zamanla babamı, baba tarafımı, köyü tanımaya başladım. Dilimle, kültürümle, kimliğimle yeni bir ilişki başladı.

 

Babayla barışmayı Kürtlükle barışma gibi anlattınız. Anne tarafı?

 

Anne tarafı da Kürt aslında. Ama asimilasyon etkili olmuş. Sürgün olmuşlar, o köye gelmişler, Türkçe konuşmuşlar derken kimliklerine yabacılaşmışlar biraz. Ben tabi bunları çok sonra fark ettim. Malatya’da babamla, ailemle ilişkiler kurdukça yavaş yavaş tekrar kimliği buldum. Halam vardı, onunla ilişkim çok etkili oldu benim üzerimde, her anlamda. Ama yine de Sivas’tan Malatya’ya beni ilk götürdükleri zamanı unutmam. Yolda o kadar ağlıyordum ki rahmetli dedem hep kızıyordu: “Niye ağlıyorsun? Babana gidiyoruz, yeni eve gidiyoruz” diye. Sonra, çocuğum ya, herhalde bunu bir şeyle oyalayayım dedi, yolda giderken “sana çok güzel bir yemek yedireceğiz” dedi. Şimdi yedireceğiz, bak az sonra yedireceğiz, aman şöyle güzel bir şey yedireceğiz derken ne yedirdi biliyor musun? Ekmek arası helva. Dedem rahmetli, kendi çok seviyormuş demek ki. Bir de köyümüze ilk vardığımızda dolu yağıyordu. O dolunun görüntüsü bir de ekmek arası helva tadı. O yolu hep öyle hatırlıyorum. Derken işte yeni bir yaşam başladı. Sonraları Sivas’a çok gittim. Ama o büyüdüğüm köye uzun zamandır gidemedim.

 

Wikipedia’da sizin için Kürt siyasetçi yazıyor, ama Türkçe Vikipedi “Zaza kökenli Türk siyasetçi” demekte ısrarlı.

 

Bunu bir türlü düzelttiremedik. Zazalık yok. Kurmancım. Ama bir Dersim’den gelme hikâyesi var ya hep, biz de bir zaman gelmişiz Dersim’den Koçgiri’ye, Koçgiri’den Malatya’ya. Soyadım de Tuncel olunca herkesin fazladan bir “i” ekleyesi geliyor herhalde. Öyle diyorum bazen. Bir de tabi Alevi olunca, bakıyorlar kara kaş, kara göz, tipik bir Alevi kadın, nerden olacak, olsa olsa Dersimli’dir diyorlar. Öyle bilen de bilsin. Dersimli olmak da güzel. Ama gerçekte Malatyalıyım yani.

 

2007’de milletvekili oldunuz. Ama aslında onun öncesinde 10 yıldan fazla bir siyasi geçmişiniz var ki bunun içinde 8 aylık bir cezaevi süreci de var. Şöyle bir bakınca, daha 20’li yaşlara gelmeden siyasete başlamışsınız. Bu kadar erken yaşta sizi siyasete yönlendiren neydi?

 

Siyasetin içine doğduk biz. Benim ailem çok politik bir aileydi. Babamlar 12 Eylül dönemini ailece ağır yaşamışlardı. Cezaevinde ailemden çok kişi vardı. Hep o hikâyelerle büyüdük, sol/sosyalist mücadelenin, bu devlete itirazın, bunun bedellerinin hikâyeleriyle. Sonra 90’lı yıllarda benim halam Kürt özgürlük hareketine katıldı ve çok erken şehit düştü. Çocukluk hikâyemi anlatırken dikkat ettiysen halam çok önemliydi dedim. Çünkü benim için başka bir yeri vardı. Malatya’ya gittiğimde benim için o yabancılığı gideren en önemli kişiydi, benimle ilgilendi. Birlikte okuduk. O lisedeydi. Ben ortaokuldaydım. Aynı evde kaldık. Çok güzel anılarımız oldu. Sonra o üniversiteyi kazandı, İstanbul Üniversitesi Orman Mühendisliği’ne gitti. Oradan gerillaya katıldı ve çok erken şehit düştü. Onunla beraber benim için başka bir süreç başladı. Kürt sorunuyla, bunun yakıcılığıyla gerçek anlamda o zaman tanıştım ben. Kadın meselesi çok daha sonra oldu. İlk siyasi ilişkilenmem sosyalist mücadele ve Kürt kimliği mücadelesi üzerinden oldu. İster istemez kendinize bir hat çiziyorsunuz yaşanan haksızlıkları gördüğünüzde. Bir şekilde politikleşiyorsunuz aile içinde. Mesela benim ilk okuduğum kitap Lenin’in kitabıydı.

 

Başka neler okuyordunuz?

 

Marks’ı okuyordum daha ortaokulda. Babamın okuduğu ne varsa okuyordum. Komünist İmam diye bir kitap vardı çok meşhur o zaman. Onu okuduğumu çok iyi hatırlıyorum. Dünya klasiklerini yine ortaokulda okudum. Çok seviyordum okumayı. Annem o zaman bana hep derdi ki “Bu kadar okuyup molla mı olacaksın?” Ama tabi okuduğum her şeyi anlamıyordum. Babama soruyordum. “Baba bu ne demek, şurada ne demek istiyor?” diye. Bazen espri yapıyordu annem “sen mi okuyorsun baban mı okuyor belli değil.” diye. Böyle bir ortamda büyüdük. Sosyalizm Ansiklopedisi, Gorki’nin Ana’sı, Sosyalizmin Alfabe’si, Rus klasikleri… Şimdi okuyabildiğimden çok daha fazla okuyordum o zaman. Sonuçta çiftçi bir ailenin kızıyım. Köyde büyüdüm. Kışın okula gidiyorduk. Yazın tarlada çalışıyorduk. Tarlada da çok çalışırdım ben. Dedem derdi “hep iki kişinin işini yapıyorsun”. Öğle arası geldiğinde tarlada herkes yatar dinlenir, o güneşin altında yoruluyorsun tabi. Ben kitap okuyarak geçirirdim o tarladaki öğle arasını bile. Çok seviyordum okumayı. Bunun da etkisi olmuş olabilir politik şekillenmede. Böyle böyle büyüdük işte. Tabi halamın mücadeleye katılması benim için çok etkili oldu. Daha önceki yoğunlaşmalarım, sol ve sosyalist mücadele eksenindeydi. Sonra halamın katılımıyla Kürt mücadelesi, Kürdistan’da yaşanan savaş gerçeği, bunlara yönelik kitaplar okumaya başladım. Çünkü Malatya’da doğrudan sıcak savaşı yaşamıyorsun. Halam şehit düşünce biraz daha kendi geçmişimle, başta bahsettiğim yabancılaşmanın ne kadar derin olduğuyla yüzleştim. Kürt kimliğinden dolayı, Alevi kimliğinden dolayı, kadın kimliğinden dolayı bu erkek egemen sistemin, kapitalist modernitenin sizi kendi kimliğinize ne kadar yabancılaştırdığını ilk fark etmeye başladığınızda büyük bir hayret yaşıyorsunuz. Lisede siyasi etkinliklere filan katılıyordum ama o zaman aktif siyasetten ziyade her çevrenin dergisini okuyan, onlarla tartışan, mülayim mi derler, öyle biriydim. Sonra üniversiteyle beraber aktifleştim.

 

Üniversiteyi nerede okudunuz?

 

Mersin Mut’ta iki yıllık Harita Kadastro okudum. O zaman tercihler öyleydi. Yazıyorsun bir şey, hangisi gelirse. Ben de en sona yazmıştım, o geldi. Ama bölümle ilgili en ilginç anım şudur: Gözaltına alınmıştım. Polisin biri geldi bana şöyle dedi: “Abdullah Öcalan da Harita Kadastro’yu bitirmiş.” -Halbuki meslek lisesinde Harita’da, sonra Ankara Siyasal- Öyle bir bağlantı kurarak, herhalde “hangi yolun yolcusu olduğunu biliyoruz” mu diyor, “hepiniz aynı yolun yolcususunuz” mu demeye çalışıyor…

 

Haritacılık yolu…

 

Evet, o da bir yol tabi.. Ben biraz yaptım da aslında mesleğimi. Çok erkek egemen bir meslek sahası. İnşaatta çalıştım. Herkes şaşırıyordu. İnşaatta bir kadın. Ama iyi oldu o deneyim.

 

Üniversiteden sonra?

 

Daha sonra İstanbul’a Esenler’e gelip aktif siyasete katıldığımda benim için daha devrimsel bir süreç başladı. İlk geldiğimde tam ne yapacağımı bilemiyordum, en azından gidip HADEP’e üye olayım, aidatımı vereyim diye düşünmüştüm. Zaten çalışıyordum da o sırada. Sonra orada mahalle komisyonundayken dediler ki “kadın komisyonuna gir”. Nerede ihtiyaç varsa oraya destek vermek lazım ya, e kadın komisyonunda da ihtiyaç var işte. Ama tabi ben o zaman kendimi hiç kadın komisyonunda düşünmüyordum, “gençlik”te olmak istiyordum. Kadın bilincimin ne kadar eksik olduğu, daha doğrusu kadın olarak kendime ne kadar yabancılaşmış olduğumla ilgili yüzleşmem de böyle başladı. İlk yüzleşmem Kürt kimliğimle ilgiliydi ve onunla beraber Alevi kimliğim. Sonra işte kadın kimliğim. Kadın mahalle komisyonunda çalışmaya başladığımda gerçeklerle tanıştım diyebilirim. O zaman Sayın Öcalan’ın kadınlarla, toplumsal cinsiyetle ilgili çözümlemeleri vardı. Onları okuyordum. Kadınların çıkardığı kadın dergilerini okumaya başladım. Yavaş yavaş kadın meselesinin hiç de bize öğretildiği gibi olmadığını, kendini kendi cinsine ne kadar yabancılaştıran bir sistemin içinde yaşadığımı fark ettim. Halbuki ben sosyalist bir ailede, alevi, ilerici bir ailede büyümüşüm. Kadın erkek eşitlik var, eşittir, eşit olmalıdır, bitti. Bu kadardı mesele benim için.

 

O zamana kadar, kadınlıktan, kadın olmaktan kaynaklı sorunlar yaşadığınızı düşünmemiş miydiniz hiç?

 

Genel bir sistem içinde değerlendiremiyorsun ki. Kendi kendine baş etmeye çalışıyorsun. Erkek egemen sistemi dert edinmiyorsun okuyup öğrenmeden önce. Geleneksel olarak öğretilen kadın erkek rollerini devam ettiriyorsun ve bu sistemin içinde kalarak sorunları çözmeye çalışıyorsun. Ama Esenler’de çalışmaya başladığım dönemde, 98’te 20’li yaşların başındaydım ve orda şunu farketttim. Bu sistemin sana yaptığı en kötü şey: kendi cinsini, hemcinsini sevmeye izin vermiyor sana. Nasıl ki bu erkek egemen sistem kadını kendisine yabancılaştırıyor, rol modeli olarak erkeği alıyor, fark ettim ki kadınlar da aslında kendisine bir rol model erkek seçiyor, kendi hemcinsiyle sürekli kavgalı hale geliyor, yaşanan kişisel, ailevi, ilişkisel sorunlarda aslında hep kendi hemcinsine suç buluyor, sorun çıkartıyor. Erkeği sorgulamıyor. Gelin kaynana ilişkilerinden tutun anne kız ilişkilerine, kardeşler arasındaki ilişkiye, önce kadınlar arasındaki, sonra da kadın-erkek bütün ilişkilere daha dikkatli bakmaya çalışıyorsun. Nasıl bir hiyerarşi kurulduğunu, kadınların bu sistem içinde nasıl ötekileştirildiğini, yok sayıldığını farklı biçimlerde fark ediyorsun. O yüzden kendi açımdan Esenler’deki kadın komisyonunu devrimsel ikinci süreç olarak görüyorum.

 

Ondan sonra artık feminist politikaya merak saldım. Feminist yayınları, akademisyenleri okumaya başladım. Zaten şöyle bir şey oluyor. Direkt kadınlarla temas ediyorsunuz mahallede. İlk dönemlerde çok zordu. Özellikle evli kadın arkadaşların yaşadıkları sorunlarda çözüm geliştirmekte çok zorlanıyordum. Ama o hikâyeler size bu sistemin nasıl kurulduğunu, bu erkek egemen sistemin aslında kadınları nasıl bir cendereye soktuğunu, nasıl köleleştirdiğini o kadar iyi anlatıyor ki… Kitaplar teorik olarak ifade ediyor ama yaşamak çok başka. O zaman gerçek mücadele başlıyor. Bir yandan bir halkın özgürlüğü için mücadele ediyorsunuz. Bir yandan da aslında bütün bir sistemi değiştirmeye çalışıyorsunuz. O yüzden ben ideolojik olarak bu sistemin her yönüyle karşısındayım. Bu sadece Kürt halkının özgürlük mücadelesi değil benim için. Kadınların özgürlük mücadelesinin de eş zamanlı yürütülmesi gerektiğine inanıyorum.

 

“Teori başka yaşamak başka” dediniz…

 

Hayat sana nereden kaybettiriyorsa, orada bir şeyleri arıyorsun. Bu defa kişilik çözülmesi başlıyor. Kendi kişiliğini deşiyorsun. Nerelere kadar sirayet etmiş bu sistem diye arıyorsun. Bir bakıyorsun, iliklerine kadar bu sistem seni esir almış. Her kadın için böyle mi gelişiyor bilmiyorum ama sonrası sürekli mücadele. Size öğretilen kadınlık rollerini, ilişki tarzını reddetmeye başlıyorsunuz. Bu başka çatışmalara neden oluyor. Toplumda aykırı duruma geliyorsunuz. Çünkü toplum normallerine itiraz ediyorsunuz. Toplumun normal gördüğü şeyler size anormal geliyor, sizin normalleriniz toplumun anormali oluyor. Bu defa toplumsal çatışma zeminleri oluyor. Erkeklerle ya da yanınızdaki hemcinsinizle bile bir irade savaşına giriyorsunuz. “Ben de varım” mücadelesi aslında.

 

Röportajın ikinci bölümü için buraya, üçüncü ve son bölümü için buraya .

 

Duygu Aytaç hem Sebahat Tuncel’in fotoğraflarını çekti, hem de çok güzel sorular sordu. Bir de buradan teşekkürler.

 

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ENGLISH

YInterview with Nuriye Gülmen: “I have more hope today than I did on the first day”
Interview with Nuriye Gülmen: “I have more hope today than I did on the first day”

Our resistance is greater today. We are thousands of people who harbor the same hope.

MEYDAN

YNuriye Gülmen’le Röportaj: “İlk Günden Çok Daha Umutluyum Bugün”
Nuriye Gülmen’le Röportaj: “İlk Günden Çok Daha Umutluyum Bugün”

Nuriye Gülmen 143 gündür Yüksel Caddesi'nde direniyor. 23 gündür açlık grevinde.

SANAT

YNazım Hikmet’ten Sevdalı Bulut, Çocukluktan Dünya
Nazım Hikmet’ten Sevdalı Bulut, Çocukluktan Dünya

Sevdalı olmak, toprağı yeşertmek, bir kötüyü yenmek, yeraltı ülkesinden kurtulmak hep kendinden vermekle mümkün olur masallarda.

MEYDAN

YLeyla Ferman: Türkiye’deki Ezidiler Büyük Korku İçinde
Leyla Ferman: Türkiye’deki Ezidiler Büyük Korku İçinde

"Ezidiler, Türkiye devleti ve IŞİD arasındaki ilişkiler nedeniyle Türkiye'de güvende hissetmiyorlar. Burada kalırlarsa devletin onları IŞİD'e vereceği korkusuyla yaşıyorlar her gün."

Bir de bunlar var

Mümkün Olmadı Hocam
KEİG: Kadın İstihdam Paketi Kadınlara Gelecek Vaat Etmiyor
Çeksene Elini: Tacize ve Şiddete Karşı Yeni Bir Uygulama

Send this to friend