Hiç hesapta yokken bir araya gelen üç feminist kadın ve iddiasız süregiden bir feminist podcast hazırlama süreci...

KÜLTÜR

Feminist öğrenme üzerine düşünceler: Deli Asiye Deneyimi

Bir yıl kadar önce, daha kalabalık bir kadın grubundan kopup gelen üç kadın olarak Deli Asiye isimli bir podcast yayını başlattık. Koptuğumuz kadın grubu dağılmıştı, kopan kavga gürültüye şaşkın ve üzgündük. En gencimiz Damla, feminist bir podcast çekmeyi kafaya koymuştu, bizi de buna ikna etti. Derken, kendiliğinden ve iddiasız bir kayıt sürecine girdik. Çekemediğimiz zaman birbirimizi darlamadık, birimiz “hadi çekelim” dediğinde de darlanmadık. Filiz Bingönçe’nin Kadın Argosu sözlüğüne bakarken bulduğumuz Deli Asiye ismine bayıldık. Kendimize ara ara “Asiyeler” demeye başladık. Bir yıl boyunca konular üzerinde kafa patlatmalarımız, bazen kayıt dışı hararetli tartışmalarımız, içip içip dertleşmelerimiz Eğitim Fakültesinde feminist pedagoji üzerine doktora yapan Zeynep’in de gündeme getirmesiyle bizi “feminist öğrenme bu mudur?” sorusunu sormaya itti. Bu konuda düz bir yazı yazmaktansa her birimiz kendi sesiyle ortaya dökülsün istedim. Sonuç olarak, biri 20’li, biri 30’lu ve diğeri 40’lı yaşlarında üç farklı kadın olarak feminist tartışmalar yapıp bunu kayda almanın ve birliktelik halinin bize düşündürdüklerini, hissettirdiklerini konuştuk.

 

 

Feminist öğrenme üzerine düşünceler

 

Anıl: Zeynep, sen kendini nasıl Deli Asiye’de buldun?

 

Zeynep: Bu soruyla biraz feminist olma yolculuğumu deşmemi istiyorsun Anıl. 2001’de Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı’ndan mezun oldum. Şimdi öğretmenlik yapıyorum. Üniversitedeki okumalarda feminizm temasını seviyordum. O döneme dönüp çok baktım ve düşündüm. Acaba böyle bir şey konuştuk mu bölümde, hocalar bunun sözünü ediyor muydu? Mary Wolstonecraft okuduk, ne bileyim Aphra Behn gibi roman yazan öncü kadınları filan ama feminizmin çok lafı geçmiyordu diye hatırlıyorum. Sonra 2004’te Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları öğrencisi oldum. Akademik okumalar çok yoğun olmasına rağmen çok saftiriktim, öyle hatırlıyorum. Solculuk filan vardı ama Kadın Çalışmaları’nda niyeyse ciddi bir şaşkınlık yaşamıştım. Evliydim ve yeni bir evlilikti, zorlu bir evlilikti. O çalkantılı evlilikle feminist bilgi yan yana gelince epey hırpalayıcı oldu. Neredeyse her ders çıkışında özellikle kendi yaşamım üzerine düşündüğümü ve ağladığımı hatırlıyorum, SBF’den Kızılay’a giderken… Dolayısıyla benim için feminizme başlangıç yolculuğu biraz gözyaşı dolu bir yolculuk. Aynı zamanda bu öğrenme sürecinin insanda yarattığı coşkuyu da içeriyor o yolculuk. Kadın Çalışmaları çok dönüştürücü, çok çarpıcı bir etki bıraktı üzerimde. Ve kalıcı bir etki. Ama biraz kendine dönük okumalarla devam ediyordu, nedense kadın örgütlülüğünden, feminist örgütlülükten mesafeli durduğum bir süreçti. 2017’de Dünya Kadın Yürüyüşü’nün bir parçası olarak kurulan feminist yayın grubu yürekten içinde olduğum bir oluşumdu. Danışmanım Fevziye Hoca da bunu fark etmiş olmalı ki, “doktora tezini bunun üzerine yaz. Zaten çok içindesin, aklın fikrin orada” dedi. Feminizmin içindeki aktivizmin dönüştürücülüğü üzerine bir tez yazma çabasıyla ben o grubun içinde yer aldım. Böylece ikinizle tanışmış oldum. Ciddi anlamda coşkulu günler yaşadığım, kadınların bir arada olmasından çok keyif aldığım pek çok toplantı oldu. Teorisini okuduğum bir şeyi kadınlarla oldurmaya çalışmanın heyecanını hissediyordum aslında. Beraber atölyeler yaptık, ama sonuçta çatışarak oradan kopma durumunda kaldık. Sonra biz ayrıldıktan baya zaman sonra bir gün – hâlâ acılarımız tazeyken – beni aradınız, “biz böyle bir şey düşünüyoruz sen de katılmak ister misin” dediniz. Böylece dahil oldum Deli Asiye’ye.

 

Anıl: Daha önce, solcuyken örgütlü müydün?

Zeynep: Yok, aslında liseden beri hep bir derdim oldu; bir gayem, okuma hevesim oldu. Üniversiteye girdiğim ilk yıl, hatta felsefeden çok sevdiğim arkadaşım Eylem’le “ya biz artık örgütlenelim,” diye yayın okuyorduk. Fakat bir türlü bazı şeyleri aklımıza yatıramadık. Dolayısıyla benim için örgütlülük, ne bileyim… Eğitim-Sen üyesi bir öğretmenim. Mümkün mertebe karşı çıkmakta mantıklı gördüğüm bir şeyler için eylemlere katıldım yıllarca. Hep düşündüm örgütlü olmanın ne demek olduğunu. Bu benim için her zaman kafamda asılı duran sorudur. Bu soruyu aşağı indirip bir şey giymeye çalıştım, bunu kadınlarla yapmak istedim. Şimdiki okumalarımla dönüp baktığımda, “bu kadar kırılıp dökülmek yerine onarabilir miydik?” veya “başka bir yol mümkün müydü,” diye düşünüyorum. Aslında Deli Asiye benim için o başka yolun bir parçası, bir yüzü. Kafamdaki o örgütlülük, eylemcilik, ne denirse (aktivizmi kelime olarak çok sevmediğim için başka kelime bulmaya çalışıyorum) onun tek bir yolu olmadığını anlama, idrak etme süreci bu aynı zamanda. Bazen twitter’da bir şey yazmanın gerçekten bir şey anlamına gelip gelmediğine dair sorular soruyorum. Ama mesela şu an evdeyiz. Çok anlamlı twitter’da bir şey yazıyor olmak, bir yayın yapıyor olmak. Dolayısıyla tek yolu, tek kanalı olan bir şey değil bu. Anıl, sen kendi feminist olma sürecinden bahseder misin?

 

Anıl: Zaten annemin de etkisiyle toplumsal cinsiyet rollerine uyan veya uymaya çalışan biri olmadım hiç. İlerleyen yaşlarımda bunun sıkıntısını, insanlar (özellikle erkekler) tarafından garipsenerek, “sivri bir kadın” damgası yiyerek çektim. Bu durum düşündürdü beni, okumalar yapmaya itti. Hatta o dönem 5Harfliler’i keşfetmiştim, bayılıyordum oradaki yazılara. Erkeklerle veya erkeklik halleriyle dalga geçen yazıları okuyunca çok eğleniyordum. Dönüp baktığımda anlıyorum, aslında baş etme yöntemiymiş o mizaha sığınma halleri. En sonunda kendimi İstanbul Üniversitesi Kadın Çalışmaları’nda yüksek lisans yaparken buldum. Tezimi de 5Harfliler ve feminist mizah üzerine yazdım hatta. Ardından Hacettepe İletişim Bilimleri’nde doktora öğrenciliğine kabul edildim ve Ankara’ya taşındım.

 

Ankara’daki ilk zamanlarımda biraz bocaladım, o ara sağ olsunlar İlknur Hoca (Üstün) ve Aksu Hoca (Bora) beni Ayizi Yayınevi’nde staja kabul etti. O ara tesadüfen DKY yayın grubuyla yollarım kesişti. Ankara merkezli feminist bir web sitesi açacağımız için epey heyecanlanmıştım. Sonuçta yapamadık ve biz şu anki minik grubumuzla Deli Asiye’ye başladık. Sözün kısası, yayın grubunu saymazsak ben de geleneksel anlamda örgütlü olmadım hiç. Ama akademik feminist okumalara beni deneyimlerim götürdü diyebilirim.

 

Anıl: Damla, seni Deli Asiye’ye nasıl bir süreç getirdi?

 

Damla: Hacettepe’de Kültürel Çalışmalar yüksek lisansı yapıyorum. Kendimi feminist olarak tanımlamam daha çok yeni aslında. Aşağı yukarı dört sene önce, lisans yıllarımın son zamanlarında feminist okumalara başlamıştım. O da zaten aldığım dersler aracılığıyla oldu. Okumalarda ilerleyince yüksek lisans yapmaya karar verdim. O ara feminist teori giderek ilgimi çekmeye başladı. Diğer yandan, üniversitenin ilk yıllarında ve sosyal medya patladığından beri o mecralara çok büyük merakım vardı zaten. Feminist medya ile bu ikisi bir araya gelmiş oldu. Daha önce blog yazıyordum. İçerik üretmeyi çok seviyorum, özellikle internet üzerinde bir şeyler üretmeyi çok seviyorum. Basılı bir dergi çıkarmak şu an biraz anlamsız bir noktaya geldi. Diğer yandan, internette yayın yapmanın hiçbir değerinin olmadığını düşünen insanlar var. İnternetin değersizleştirilmesi canımı sıkıyor. Başka bir mecra aslında, sesini duyurduğun başka bir platform. Nasıl bir dergide sesini duyurabiliyorsun, sosyal medyada da duyurabiliyorsun, hatta sosyal medyayla sesini daha fazla kişiye duyurabiliyorsun.

 

Lisans bittiğinde kafamda sorular vardı. Kadın dergilerinde editörlük mü yapsam, yoksa çevirmenliğe mi devam etsem, diye kendime soruyordum. Yüksek lisansa başladığımda kendimi daha feminist bir çevre içinde buldum. O sırada aldığım bir dersin ödevi için derinlemesine görüşme yapmam gerekiyordu. Ben de feminist örgütlü kadınlarla görüşmeyi seçtim çünkü o zamana kadar onlarla hiç temasım olmamıştı. Kendimi çok akademi içinde kalmış hissediyordum. Yeni bir şey gördüm orada. Mutlu olacağımı, kendimi bulacağımı sezdim. Daha sonra Dünya Kadın Yürüyüşü’nün atölyelerinde buldum kendimi. Hatta ilk katıldığım atölye Aksu Hoca’nın atölyesiydi. Aksu Hoca’yı dinlemek için gittiğimde pek çok değerli insanla tanıştım. Orada tanıştığım kadınlarla da bir yayın grubu deneyimimiz oldu. Yayın grubu deneyimimiz benim ilk örgüt deneyimimdi. Örgüt denebilecekse yani… Artık örgütlülüğün tanımını bilemiyorum. Belki şöyle düşünebiliriz: Belli bir grupla herhangi bir platformu kullanarak düzenli olarak, aktif bir şekilde ses çıkarmak… Öyle bir tecrübem olmamıştı daha önce. Zaten feminist teoriyi birkaç yıldır biliyordum. Yayın grubu benim ilk deneyimimdi, biraz kötü sonuçlandı ama çok şey öğretti. Önceden çok sinirliydim ve kırgındım ama şu an baktığımda da çok şey öğrendiğimi düşünüyorum.

 

Anıl: Sonra peki?

 

Damla: Feminist yayın yapmaya sıcak bakıyordum. Zaten içerik üretmeyi seviyorum, e feminizme de ilgim var, ikisini birleştirmiş olacaktım. Zaten o dönemde hem akademik hem online feminist yayınları (5Harfliler, Çatlak Zemin) okumaya başladıkça daha da ilgim artmıştı. Ama şöyle düşünüyordum: Yeni bir şey lazım. “Video mu çeksek” dedim mesela ilk başta, sonra video çok zahmetli geldi. Bir de şöyle bir şey vardı, ben dâhil çevremdeki neredeyse herkes tez yazıyordu. Yapacağımız şeyin sürdürülebilir olması lazımdı.

 

Yayın grubu için düzenlediğimiz kampa geldiğim dönemde podcast’leri keşfetmiştim, feminist podcast dinliyordum. Yapması videodan daha kolay; hem yapan hem dinleyen için daha pratik bir içerik gibi geldi. Ayrıca, aramızda geçen tartışmaları çok kıymetli buluyordum ve onları bir şekilde kaydetmek istiyordum. Hatta Aksu Hoca’nın “Bu buluşmaların hepsi bir arşiv” demesi aklıma geliyordu. Yapılan her söyleşi, aramızda geçen tartışmalar… Mesela 90’lı yıllarda bunların pek çoğunun kaydı tutulmuş, kitapları bile çıkmış. Şu andan, 2010’lardan ne kalacak geriye diye baktığımda sosyal medyada yazdıklarımız, çevrimiçi yazılar var. Öte yandan da başka bir medya platformunu kullanarak kayıt meselesini daha da etkin bir hale getiremez miyiz diye düşünmüştüm. Podcast fikri de oradan çıktı. O dönemde Türkiye’de doğru düzgün podcast yoktu, bırakın feminist podcast’i. Bir iki taneydi. Son bir yılda belki 100-200 tane podcast çıktı.

 

Anıl: Evet, bu konuda öngörülüymüşsün Damla. Zeynep de aynı şeyi söyleyecektir muhtemelen. Sen yayın grubuna podcast fikriyle ilk geldiğinde “olur, tamam onu da yapalım” demiştim, ama senin kadar heyecanlanmamıştım açıkçası. Hep yazı yazmak üzerine plan yapıyordum çünkü. Podcast’i web sitesi için bir başlangıç olarak düşünmüştüm en fazla, şu an geldiği noktaysa çok daha farklı artık.

 

Damla: Okuyoruz, film izliyoruz tamam ama dinleyebileceğimiz, mesela evde bir şey yaparken açıp dinleyebileceğim, bana hitap eden bir yayın arıyorum. Feminizmi yeni yeni keşfettiğim, teorik okumaları yeni yaptığım dönemde Deli Asiye’yi görmüş olsam dinlerdim. Çok hoşuma giderdi. Ben podcast’leri keşfettiğim dönemde hep İngilizce dinliyordum. Feminist tartışmaları dinlemek için illa İstanbul Mor Mekan’da ya da Ankara’da bilmem nerede olmamız gerekmesin. Burada ayrıcalık farkları da söz konusu. İstanbul’da yaşayan kadınların feminist tartışmalara katılma yolu daha fazla. Ankara’dan bile fazla. Birazcık onun da kıskançlığı vardı bende.

 

Anıl: Hiç bu açıdan bakmamıştım.

 

Damla: Başka bir şey olsun ve herkes buna ulaşabilsin istedim herhalde içten içe. O yüzden podcast bana çok heyecan verici gelmişti. Hâlâ da heyecanlanıyorum yeni bölüm çekeceğimiz zaman. O heyecan beni 10-15 gün götürüyor. Devamında geribildirimler, beğenmeler, yorumlar… Arkadaşlarının sana mesaj atması, “Şurada şunu demişsin, çok güldüm” demesi çok hoşuma gidiyor. Oradan yeni yeni sohbetler açılabiliyor. Geçen bir arkadaşımla podcast’te konuştuğumuz konu üzerine tartıştık mesela.

 

Anıl: Sen ne düşünüyorsun Zeynep?

 

Zeynep: Konuştuklarınızı dinlerken şunu düşündüm: kadınlar feminist yolu inşa ederken bilinç yükseltmeyi üretmişler ve aslında eleştirel pedagoji sahasına onlar katmışlar. Bilinç yükseltme, deneyimlerimiz üzerine düşünüp oradan eleştirel bilgiye ulaşarak yapılan bir şey. Normalde okul pedagojisinde öğretmen anlatır, öğrenci dinler. Bunun dışındaki bilgiye alternatif erişim yolları tartışmaları zaten yetişkin eğitimi pedagojisinde mevcut. Kişilerin, yetişkinlerin kendi deneyimlerini eleştirel bir süzgeçten geçirmesine düşünümsellik de deniyor. Eleştirel bir perspektiften süzerek tekrar bakıp, hayata yeni bir yol çizme çabaları. İkinci dalganın katalizörü bilinç yükseltme, kişilerin kendi ağır deneyimlerinde ortaklaştıklarını anladıkları bir araçtı. Şimdi sen söyleyince, podcast biraz o rolü de üstleniyor gibi hissettim. Atölyeler grubunda “Biz atölyeler yapalım” diyorduk, ne oluyordu, yine bildiğimizi tekrar edip, bir akademisyen çağırıp ondan dinleyip ona sorular soruyorduk. “Kendimiz ne yaşıyoruz, meseleye nasıl bakıyoruz,” sorularını çok deşmiyorduk aslına bakarsan. Arkadaşlıklarda, dostluklarda, ders sonrası bir yere giderken o sohbetlerde derinleşiyorsun, belki deniyorsun biraz ama benim tecrübemde bilinç yükseltme seviyesine bir süre erişemedim ben. Hep kendi okumalarım ve kendi debelenmelerimle geçti süreç. Biz şimdi podcast’te gayet gündelik meseleler üzerinden bağ kurmaya çalıştığımız bir alan yarattık aslında.

 

Damla: Bir platform olarak podcast’i bir kenara bıraksak bile ben gerçekten bilinç yükseltme gruplarına katılmak, etrafıma bakıp bunları keşfetmek ve sohbetlerimizde derinleşmek istiyordum hep. Öyle bir çevre kazanmak istiyordum. Örgütlenmek istediğin zaman, bu konuda deneyimsizsen önce sosyal medya eylemlerine, sonra sokak eylemlerine başlıyorsun. Daha sonra orada bu işlerin nasıl gittiğini, kimin ne yaptığını, nasıl gruplar olduğunu anlamaya başlıyorsun. Ben sokağa çıkmaya başladığımda ve sokağa çıkanlarla bağ kurmaya başladığımda etrafımdaki insanların – bunu kötü bir şey olarak söylemiyorum bu arada – sadece sokak hareketleriyle ilgilendiğini gördüm. DKY’deki grup veya yayın grubundakiler gibi bir çevre bulamadım uzun süre. Neredeyse bir sene kadar… Sürekli bir arayış içindeydim, etrafıma bakıyordum, ne yapabilirim, bir şeylere katılmak istiyorum, aktif rol almak istiyorum, yazmak çizmek istiyorum, dışarı çıkmak istiyorum, en çok da birileriyle tartışmak istiyorum çünkü henüz fikirlerim taze. Beni birazcık beslesin ve üstüne daha fazla düşüneyim istiyordum. Kitaplardan biraz kopmak istiyordum… İlk bir sene o deneyimsizlikle tartışmaları derinleştirebildiğim bir yer bulamadım. Yayın grubuna girene kadar. Beni inanılmaz şaşırtan bir gruptu o. Hatta gruptaki arkadaş Coşku “Ankara’da bu kadar derinleşebilen bir grup kesinlikle yok, bunu biliyorsunuz, değil mi?” demişti, hatırlıyor musunuz? Bu anlamda, birbirimizi bulabildiğimiz, bu tartışmaları derinleştirdiğimiz bir ortam yaratabildiğimiz için çok şanslıydık aslında. Bu yüzden de, böyle bir ortam bulmuşken bunları kayda alma fikri çok heyecanlandırdı beni. Şans eseri bir araya gelmiş o grubun yaptığı tartışmalarla feminist bir arşiv oluşturmak istedim.

 

Anıl: Pek çok farklı konuda podcast bölümü çıkardık. Geriye dönüp baktığınızda hangisini seviyorsunuz en çok?

 

Damla: Kesinlikle evlilik bölümü.

 

Anıl: Benim için de öyle.

 

Zeynep: Ben bisikletten çok keyif aldım ya!

 

Damla: Bu arada en çok dinlenen bölümlerimizden biri evlilik.

 

Zeynep: Evlilikten darlanıyorum ben, geri dönüp dinlediğimde de.

 

Damla: Ama o bölümde o kadar espriye vurmuşuz ki!

 

Anıl: Bisiklet de çok tatlı bir bölümdü bu arada.

 

Zeynep: Bir gazla gelmiştim bölümü çekmeye…

 

Anıl: Son dönem kayıtlarımız için fiziksel olarak fazla bir araya gelemedik belki ama bisiklet bölümü sadece kaydın kendisini içermiyor; onun etrafına örülü birkaç gün var. Bisiklete binme konusunda gaza geldik, Zeynep ben ve bende kalan misafir arkadaşım Ayşe’ye ödünç bisiklet buldu, bisikletle kent gezisi yaptık… Bu bile tek başına podcast’i bir kayıt olmaktan çıkarıyor. Bir bölümü çekmeden önce de epey içip dertleştiğimizi hatırlıyorum.

 

Damla: Elena Ferrante ve kadın dostluğunu konuştuğumuz gündü o. Bu arada şöyle bir gözlemim var: Genel olarak bizim dahil olduğumuz akademik çevrelerin ve oradan içerik üretmeye çalışanların büyük kısmında teknoloji kullanımı ve bilgisi az. Bunu kullanabileceği fikrinin aklına gelme ihtimali de az. Bu beni çok şaşırtıyor.

 

Anıl: Bence güzel bir konuya değindin. “Ben teknoloji özürlüyüm hehe” diye övünülmesi beni de rahatsız ediyor biraz. Eskiden rahatsız olmazdım, güler geçerdim, hatta ben de yapardım bunu. Ama hayır, bu öğrenilebilen bir şey. Feminist pedagojiden bahsediyoruz mesela, bir öğrenme sürecinden. Başka bir şey öğrenmek neden kötü görünüyor ki? Neden teknoloji olduğunda bunun özürlüsü olmanın daha makbul olduğunu varsayıyoruz?

 

Damla: Demek istediğim tam da buydu. Böyle bir yaklaşım var gerçekten. İnkâr edemez bunu kimse.

 

Anıl: Erişimde sıkıntısı olur, anlarım. Sınıfsal bir şey zaten teknolojiye erişim. Ama bizim gözlemlediğimiz insanların teknolojiye erişim sıkıntısı yok. Bu bildiğin öğrenme tembelliği aslında. Kendimde bile gözlemliyorum.

 

Damla: Akademinin teknolojiye karşı bir antipatisi var gibi geliyor bana. Sanki onu öğrenirse öbür taraftan bir şeyler kaybedecekmiş gibi hissediyor.

 

Zeynep: Ben her şeyi yaşa, kuşağa bağlıyorum sanırım ama yaşın etkisi var gibi. Mesela bizim kuşakta basılı yayın sanki daha kıymetli, onu atmak zaman alıyor bence. Bir de, genel bir tasarımı olmadan bir şey üzerine konuşup bunu paylaşmak bir akademisyen için çıldırtıcı olabilir. Mesela ilk bölümümüze bir akademisyenden eleştiri gelmişti “Daha yapılandırılmış bir şekilde konuşsanız” diye. O kadar yerleşmiş ki o kafa. Bu kadar dağınık ve herkesin bir yerden bir şey dediği bir mecraya önyargıyı anlıyorum o yüzden.

 

Damla: Akademisyenlerin çektiği podcast’ler de var. Birkaç tanesi dışında dinleyemiyorum, çünkü çok yapılandırılmış geliyor bana. Ben bu kadar yapılandırılmış bir şey istesem açar makalesini veya yazısını okurum. Bana göre podcast’te biraz doğalında ilerleyen bir konuşma içeriği olmalı. Biz bir makaledeki gibi “Önce bu konuyu bitirelim, sonra öbür başlığa geçelim” veya “Bu konu bitmeden şu konuya geçilmez” şeklinde tartışmıyoruz normalde. Böyle olunca akmıyor o kayıt. Konuşmayla yazı farklı şeyler.

 

Anıl: Geçen onu düşündüm. Sizin hiç aklınıza geldi mi bilmiyorum… Üçümüz podcast yapmak için bir araya geldik. Tabii ki arkadaşlığımız da var ama çoğunlukla bizi bir araya getiren yayın çekmek. Bu da güzel bir şeymiş. Birbirimizin can dostu, en yakın arkadaşı değiliz belki ama bunun için bir araya gelmek de anlamlı geliyor bana. Onun dışında da şunu düşündüm: Üçümüz farklı kuşaklardayız diyemeyiz belki ama yaş aralıklarımızın skalası çok güzel denk gelmiş. O yüzden de tecrübelerimiz de kendi yaş grubumuza özel. Çok renkli olduk biz böyle.

 

Damla: Kesinlikle. Son podcast’imizi şöyle alıcı kulağıyla dinlediniz mi? Pek çok konuda epey çatışma var. Ama hepsini bir şekilde toparlıyoruz. Benim söylediğim bir şeye Zeynep karşı çıkıyor, Anıl’ın söylediği şeye ben karşı çıkmışım ama birbirimizi de görüyoruz, yıkıp dökmüyoruz. Üçümüz her konuda aynı fikirde olsaydık ve aynı arka plana sahip kadınlar olsaydık podcast bu kadar tartışmalı ve güzel geçmezdi bence.

 

Anıl: Evet. Ben birkaç kere podcast çekmeden önce Zeynep’le hararetli hararetli tartışmıştım mesela. Aslında o an kendimi çok kötü hissetmiştim, çünkü tartışırken çok sivri çıkışlar yapabiliyorum. Ama dönüp baktığımda “iyi ki tartışmışız” diyorum. En azından kırılıp dökülmedik yani…

 

Damla: Ben de böyle olsun istiyordum zaten. Herkesle aynı fikirde olup aynı şeyleri söylediğimiz bir ortamdan ziyade farklı görüşler olsun tartışalım istiyordum. Feminist tartışma yapmak istiyordum.

 

Zeynep: Bu dediğiniz şey, feminist pedagojiye karşılık geliyor. Ben de bu aramızdaki farklar meselesini, bir de önceki yaşadığımız çatışmaları falan düşünüyorum. Aslında olması gereken bir şeyi yaşıyor gibiyiz.

 

Anıl: Değil mi, öğrenmek anca böyle.

 

Zeynep: Evet, birbirinden öğrenme, birbirine öğretme. Birbirini ciddiye alma, onu duyma. Damla’nın yazın gittiği kampta herkesin birbirini dinlemesine hayran olmuştu ya.

 

Anıl: Kampı anlatır mısın Damla?

 

Damla: Geçtiğimiz yaz Üniversiteli Kadın Kolektifi’nin düzenlediği kampa gittim. İlk kamplarıydı, daha önce Kadın Savunması yapıyormuş. İlk olmasına rağmen 20-25 kadın geldi. En önemlisi de bu kadınlar Türkiye’nin dört bir yanından gelmişti: Karadeniz’den, Akdeniz’den, İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya… Birbirlerinin sözünü hiç kesmediler, kesseler bile anında yapıcı bir şekilde devam ettiler. Tartışmada iki kişi çatıştığı zaman birbirini bastırmaya çalışmadı. Bir fikir ortaya atıldığı zaman, fikir tek kişinin mülkiyetindeymiş gibi olmuyor. En önemli kısmı o. Kampın amacı Eylül ayında başlayacak twitter kampanyaları, sokak hareketleri için sloganlar ve metinler oluşturmaktı. Çok kapsamlı tartışmalar ve atölyelerle dolu bir kamp yaptılar bunun için. Yani sadece bağ kurmak, kız kardeşlik, bilinç yükseltmek amaçlı değildi. Politika da oluşturmaya çalışıyorlardı orada. En önemli noktası da şu: Gerçekten örgüt olabilmişler çünkü oradan çıkan bir fikir, “a şunu yapalım,” “burada bunu kullanalım,” “burada bu kampanya çok güzel olur” gibi fikirler hiçbir zaman Ayşe’nin Fatma’nın fikri olmuyor. O örgütten çıkmış bir fikir oluyor. Tamamen yapıcı, birbirini dinleyen, birbirine alan veren bir grup gördüm. Bunu nasıl başarıyorlar? Herkes kendini tutuyor, bir kere. Bu çok belli. Herkes sözünü kısa kesiyor, sözünü söylüyor, sonra çekiliyor. Oradan da en sonunda toparlayıcı bir konuşma da yapılıyor, böylece herkes konuştu havaya gitti gibi bir şey de olmuyor. Notlar alınıyor. Söylenen her şeyin notu alınıyor. Aynı zamanda inanılmaz arkadaşlıklar da geliştirdik orada üç dört gün içinde. Çok eğlendik, saçmaladık… Bu nasıl olabiliyor, gerçekten bilmiyorum. Ama anlattığım gibi örgütlülük gerçekten buymuş dedirtti bana.

 

 

Deli Asiye bölümlerini Spotify’da (https://open.spotify.com/show/6wgio2LYJfMSXSBPxqxMp9)

Apple Podcast’te (https://podcasts.apple.com/tr/podcast/deli-asiye/id1489056217?l=tr) veya Youtube’da (https://www.youtube.com/channel/UCahKw_tImAD2fQzn4nt3-bA/featured) dinleyebilirsiniz.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

KÜLTÜR

Y“Doğanın sarıp sarmalamasına ihtiyacımız var”
“Doğanın sarıp sarmalamasına ihtiyacımız var”

HES’lerin yıkıcılığını Kuru Su adlı romanına taşıyan Hande Aydın’la doğa, çıplaklık ve yazarlık üzerine söyleştik.

SANAT

Y“Sen ne kadar beni yok sayarsan say, ben buradayım”
“Sen ne kadar beni yok sayarsan say, ben buradayım”

Ağlanacak hallere gülmeleri en güzelinden anlatan Ayten Kaya Görgün’le güzel bir sohbet.

KÜLTÜR

YBir Adanmışlık Kitabı
Bir Adanmışlık Kitabı

Duayen oyuncu Nedret Güvenç’in acı tatlı anılarını Kendini Arayan Yıldız’da okuyun.

KÜLTÜR

Y“Ananı Da Al Git Buradan”
“Ananı Da Al Git Buradan”

Kadınların rolünün erkekleri eğitmek, 'düzeltmek' ve onlara bakmak olduğunu söyleyenlerden gına gelmedi mi?

Bir de bunlar var

Öteki Cinsiyetler: Bertrand Mandico’nun Vahşi Oğlanları
“En Seksi Devrimci” ve diğerleri
Cemile

Send this to friend