Uyumlanabilen karakterlerin dehası.

SANAT

Bağımlılık Yaratan Romanların Püf Noktası

Catherine Nichols’ın Jezebel’de yayımlanan One Weird Trick That Makes a Novel Addictive başlıklı yazısının çevirisidir.

 

Adelle Waldman Ocak ayında New Yorker’ın Page Turner bloğu için “Romanlara Göre İdeal Evlilik” adında harika bir deneme yayımladı. Waldman, erkekler ve kadınların evlilik hakkında farklı şekillerde yazdıklarına dikkat çekiyordu. Mesela Roth ve Bellow kahramanlar arasındaki gizemli cazibeye ve göğüs şekline odaklanıyorlardı. Ferrante ve Austen entelektüel ve duygusal dengini bulma arayışını konu ediyordu. Waldman’ın denemesini okurken, Douglas Adams’tan bir alıntı aklıma geld:

 

Her gün, bütün gün, hakkında kannat oluşturmadan bir varlığın yanıbaşında oturmak zordur. Ancak, her gün, bütün günü başka bir varlığın üzerinde oturarak ve ona ait en ufak düşünce aklınıza gelmeden geçirebilirsiniz.

 

Adams bunu bir at ve binicisi için söylüyor ama ben şunu düşündüm: Kadın romancılar atın bakış açısından yazıyorlar.

 

Sevgili, koca veya baba… Bir erkeğin karakterini anlayarak ona uyumlanmak, edebiyat ve yaşamda kadınların hayatta kalma taktiği olmuştur. Mülk edinme hakkından sonra bile, kadınlar hâlâ sıklıkla ruh hali meteorolojistleri. İşler kötüye gittiğinde ise Kriz Masası. Erkekler kadınların zihinlerini okumaya zorunluluğunu bu biçimde yaşamadılar. Waldman, bu nedenle erkeklerin kurgularındaki ilişkilerin kadınlarınkinden farklı işlendiği yönünde güçlü bir tez ortaya koyuyor.

 

“Zekâ, beğeni ve sohbet… Bunlar kadınlar tarafından yazılmış roman kahramanlarının aşk ilişkilerinde tekrar tekrar ölçüp değerlendirdikleri koşullardır. Erkek yazarlar ise daha farklı ilerlerler” diyor Waldman. Anne Karenina’da Kitty ve Levin’in karmaşık evliliğini resmederken bile, Tolstoy’un Levin’i, Kitty’i aynı basit şartlarda görür.

 

“Endamının ince güzelliğiyle birleşen yüzünün çocuksu ifadesiydi onu düşüncelere daldıran. Gülümseyişi, onu her zaman yumuşacık ve şefkatin dolup taştığını hissettiği çocukluğundaki nadir zamanları hatırladığı bir dünyaya götürüyordu.”

 

Waldman’ın vurguladığı iyi düşünülmüş noktaya katkıda bulunmak isterim. Kadınların yazdığı romanlarda bulduğu şeyin, entelektüelbağ aramaktan da öteye gittiğini düşünüyorum. Erken on dokuzuncu yüzyıl kadın yazarlarının icat ettiği ve o zamandan beri ağırlıklı olarak kadın romancıların kullandığı bir roman tekniği var. Blues veya erken rock n’roll gibi- baskı koşullarında keşfedilen artistik patlama- gibi bir bir şey; uyumlanma tekniği.

 

Uyumlanma, insan tabiatını anlamanın kaleydoskopik yolu ve karakterlerin sabit olmadığını göstermek için kullanılan roman yazım tekniğidir. Gerçek yaşamda, insanlar odada kimin olduğu, ya da birbirlerinin ruh halleri ve tabiatlarından ne anladıklarına bağlı olarak sürekli değişirler. Karakter yalnızca tepeden aşağıya yuvarlanan bir top değildir; kadınların romanlarında adeta bir bilardo oyunu gibi yazılır, sonsuz potansiyel dönüşümleri ve sekmeleriyle. Kadın karakterler, yalnızca hangi adamın zihninin saygıdeğer bir evlilik için en yüksek ümidi verdiğini tartmaz, insanların diğerleriyle ilişkilerinde kendilerini yaratma yolları için çerçeveyi inşa eder ve tanımlarlar.

 

Uyumlanma şöyle çalışır: A kişisi B kişisinin yaptıkları ve söylediklerinden yola çıkarak onun tabiatına ilişkin bazı bilgileri kavrar ve bu bilgi, sonrasında A kişisinin B kişisine nasıl yaklaştığını değiştirir. Kulağa basit gelse de, bunu yazmak, hele de iyi yazmak çok zordur. Pek kimsenin denediği de yok. Oysa Jane Austen ve Charlotte Bronte bunu defalarca yaptı.

 

İşte size Aşk ve Gurur’dan bir örnek: Mr. Darcy Elizabeth’e ilgisini ifade etmeyi ilk deneyişinde onu dansa davet eder ve Elizabeth teklifi reddeder. Sonrasında, Elizabeth’i okurken görür ve odadaki diğer insanlara okumanın önemli olduğunu ve kitaplığının devasa olduğunu söyler. Darcy’nin evinde gerçekten muazzam bir kütüphane vardır. Ancak Elizabeth ipucunu anlamaz. Herhangi bir utangaç insan Mr. Darcy’nin flört sadağındaki okları algılayabilir: Elizabeth’in yakınında durup, arkadaşlarına onun hoşlandığını düşündüğü şeylerden hoşlandığını söylemek. Genellikle biz geriye kalanlar için olduğu gibi Darcy için de etkili bir yöntemdir. Fakat Elizabeth bunun bir flört olduğunu anlamaz veya anlamak istemez.

 

Sonra, Mr. Darcy arkadaşları ve Elizabeth ile yalnız kaldığı bir sonraki seferde uyumlanır. Mr. Bingley’in kişiliğine ilişkin onu yeren bir gözlemde bulunur. Bu Elizabeth’e bir hediye olarak takdim edilmiştir. Darcy bir önceki sahnede Elizabeth’in yaptığı yorumu temel alarak, yaklaşımını değiştirmiştir. Utangaç (başka bir durumda gözlemini asla ifade etmezdi), zeki (Elizabeth dışında kimse hakareti tam olarak anlamaz), biraz zalim olan kendi kişiliğinin elverdiği ölçüde değişir sadece. İnanılmaz derecede etkili bir sahnedir ve az konuşan biri olan Darcy’nin, kendisi adına sırlarını ortaya döken 3. kişi anlatıcı olmadan, nasıl Elizabeth kadar iyi geliştirilmiş bir karakter olabileceğini gösterir.

 

Darcy’nin Elizabeth’e hissettiği çekim Waldman’ın ifade ettiği erkek yazarlara ait aşk hikâyelerinde olduğu gibi anlatılmıştır burada da. Elizabeth’in güzel olduğunu, hoş bir figüre sahip olduğunu, gözlerinin zekâ dolu olduğunu fark eder Darcy (ama Austen detaylara girmez). Hiç bir fiziksel tanımlama bir diyaloğun düşünceleri ortaya serme üslubu kadar spesifik olamaz. Austen, Elizabeth’in endamının güzelliği yerine, Darcy’nin karakterinin çekici yönlerine doğrudan erişim sağlar bize.

 

Mr.Bingley’in karakteriyle ilgili sahnede (bu arada Elizabeth Mr. Darcy’nin bir arkadaşını aşağılamasına hiç de kanmaz) Mr. Darcy arkadaşlarından daha anlamlı konuşur, bazen tek bir ifadesine farklı insanlar için gizli anlamlar ekler. Argümanları mantıklıdır. Bir yazarın bakış açısından, bu gerçek ustalıktır: Hatalı bir karakteri zeki göstermek! Elizabeth, sohbet devam ederken Darcy’nin uyumlanmasını sağlayan kendi akıllı üslubuyla karşılık verir. Austen, burada trapezler arasında ters salto yaptırmaktadır.

 

Bir karakterin en başta tanımlanıp sonra son sayfaya kadar bu tanıma uygun konuşup davranmasındansa Austen’ın karakterleri sayfadan sayfaya değişir. Uyumlanma halleri diyalog ve hareketlerle gösterilir. Okur değişimlere ve değişimlerin sebeplerine olduğu kadar bu değişimlerin tüm karakterler arasında yarattığı etkiye de bağlanır. Bu teknik romantik bir hikâyeyi gizemli bir cinayete dönüştürür; okurlar da dedektifin ipuçlarına sahiptir. Elizabeth Mr. Darcy’e âşık olduğunda, bu kendimizde tecrübe ettiğimiz nedenlerledir.İnsan tabiatının laboratuvarındayız.

 

Diğer yönde bir örnek için muhtemelen birbirleriyle Elizabeth ve Mr. Darcy’den daha fazla konuşmuş ama yine de aşklarının nedeni ve ilerleyişi okura esrarengiz gelen Romeo ve Juliet’i ele alalım. Shakespere’in gülünç şakacıları Beatrice and Benedick, asla diğerinin söylediği ile değil, sadece dış güçler nedeniyle değişirler. Şakalar sadece komiktir; ilerleyen oyunda bir sonraki gelişmenin anahtarı hiç bir zaman değildirlerdir. Kişilikleri ve diğerine gösterdikleri anlayış birbirlerine duydukları aşk veya nefrete göre sabitlenmiştir.

 

Charlotte Bronte bizi bir adım ileriye götürür. Jane Eyre neredeyse tüm olası uyumlanma tekniği olanaklarını kullanır ve bunu karakterlerini sadece canlı bir şekilde değil neredeyse ürkütücü derecede gerçekçi resmetmek için yapar. Hem Jane hem Mr. Rochester hareketli hedeflerdir, ikisi de bir dizi karakteristik özelliğin toplamına hapsedilemez. Her zaman inişli çıkışlı bir ilişkileri vardır. Diğer bir deyişle, Waldman’ın tarif ettiği karakterdeki çekicilik her zaman saygı veya ideal evliliğe değil aynı zamanda büyük, dengesiz, tuhaf ve nefes kesici aşka götürür- erkekler tarafından diğer değer verilen niteliklileri içeren aşktan daha az yıkıcı gücü olmayan aşk. Austen’in aşklar ve olması gereken evlilik için model oluşturabildiği yerde, Bronte uyumlanma tekniğini karakterlerini ve aralarındaki bağları kendine özgü hale getirmek için kullanır.

 

Waldman birleşmelerini şöyle tanımlar “bir başkasının iç yaşamı nadiren bu kadar uyumludur, Rochester’in Jane Eyre ile olduğu gibi, başka birisinin kendi öz benlik duygusuyla mükemmel şekilde paralel olması” Kendisine katılmadığım az sayıdaki noktalardan birisi. İç dünyalarının bu kadar uyumlu olduğunu düşünmüyorum. Elizabeth Bennet’tan farklı olarak, Jane Eyre en eşitsiz koşullarda, aralarında muazzam yanlış anlaşılmalar olsa bile eninde sonunda kocası olacak Mr. Rochester ile evlenirdi, sadece kocasının iki eşli olacağını öğrendiği için yapmadı. Düğün iptal olduğunda, deli eş ortaya çıktığında ve Mr Rochester Jane’i isteği dışında tutmak için şiddet kullanma ihtimalini mırıldandığında bile-Jane çabucak affeder kendisini.

 

Kitabın son üçte birinde, dindar St. John Rivers Jane’e mükemmel evliliğin kâğıt üzerindeki versiyonunu teklif eder. Zihnine saygı duymaktadır. Birlikte seyahat etmeyi ümit eder. Zayıf olduğunda ona bakacak ve güçlü olduğunda profesyonel hedeflerini ve bağımsızlığını destekleyecektir. Hoş sohbettir. Tüm bunlar, kadınların istemeleri beklenen şeyler değil midir? Kadınlar-insanlar- muhtemelen çoğunlukla St. John Rivers ile ilgili bölümleri okumadan atlarlar, çünkü sıkıcıdır. Jane’in tüm uyumsal ve akıllı hesaplamalarına rağmen, Jane Eyre evlilikte saygınlık bulma değil içgüdüsel arzuyu tecrübe hikâyesidir.

 

Mr. Rochester, Jane’in dengi olmasına rağmen, kendi kusurlarını anlayamaz ve Jane’e eşiti gibi davranmaz- Bronte’nin bunu yaptığına inanan insan sözlerini kendisine söyletmesine rağmen. Hareketleri ikna olmuş gibi görünmez, kişiliğinin nihai versiyonu yoktur. Rochester’ın karakteri çift yönlü çizilmiştir-Kendisine ait saf ve masum bir kalp ister fakat Jane’i ona uyumlandığı kadar yalan söyleyerek, manipüle ve tehdit ederek elde eder.

 

Okur şöyle görebilir: Jane’in satın alınamayacağını anladığında, diyaloğunda bir bükülme olur, öncesinde olduğunu varsaydığı kişi değildir Jane. Jane’in söyledikleri ve keskin tavırları nedeniyle onunla ilgili düşüncelerini değiştirir. Jane’in patronu ve ne yapması gerektiğini söyleyebilecek kişi olmasının, sohbet etmeye de hak verdiğini düşünür- ancak düşünceleriyle ilgili konuşmasını emrettiğinde Jane’in yüzünde beliren rahatsızlığı anlar.

 

Bu noktada, Jane’in iyi düşünceler beslemeye devam etmesi konusunda çılgına dönmüş ve yaklaşımını değiştirmiştir: Jane’e nazik davranır ve Jane arkadaşlığını kabul eder. Bu bir süre devam eder ancak Jane’in toplum kuralları konusunda çok hassas olmaması nedeniyle romantik bir andan sonra kendisiyle yatmaya açık olabileceğini varsayar. Jane buna uymadığında, yeni bir plan yapmak zorunda kalır- zalim ruhlu bir entrika ile onu, kötü ve müstehcen bir kadına kur yaparken kendisini izlemeye zorlar.

 

Kendine özgü olan Jane bu tarzı sever- ne kadar çarpık olsa da açığa vurulan zekâyı takdir eder. Bir yandan kötülüğünü azarlarken aşkını itiraf eder. Karakterdeki aşk tuhaf ruh hallerine dalabilir ve bu kadın romancılar erkek benzerlerinden daha fazla ders planlı romantizm yapmıyorlar. Waldman, kadınların karakter üzerindeki dikkatlerinin, saygıdeğer bir evliliğe erkeklere göre daha fazla değer vermelerine yol açtığını söylüyor- Resmin sadece bir parçası olduğunu düşünüyorum. Kadınlar kişiliğin tutku uyandırabilme yolları hakkında yazmak, hatta insanların birbirlerini değiştirebilmesi üzerine yazmak için teknikler geliştirdiler.

 

Uyumlama tekniği sadece psikolojik derinliği aktarmanın etkin bir yolu değil, okuru rock n’roll gibi vuran bir yöntem. İnanılmaz derecede sürükleyici ve heyecanlı olması için deha seviyesinde yapılmasına gerek yok, ama çapraşıklık ve izleyicisiyle bağ kurma potansiyeli için bir tavan yok. Teknik, sıklıkla romantik çiftler için kullanılıyor ancak bu tek kullanım yeri değil. Shakespearvari ününe ragmen, Breaking Bad’in uyumlama tekniğinden yoğun olarak faydalandığını düşünüyorum. Teknik, Rüzgâr Gibi Geçti, Harry Potter, Alacakaranlık ve Açlık Oyunları’nda var. Tüm bu kitapların muazzam bir popülariteye ulaşması ve takıntılı takipçilere sahip olmasının tesadüf olmadığını düşünüyorum. Kitapların bağımlılık hissi yaratmasını sağlayan bu tekniktir. Karakterleri herhangi bir bakış açısı olmadan doğal olarak okumamıza izin verir, gerçek insanları okuduğumuz gibi.

 

Bu teknik, edebi külliyatın her yerinde bulunmaz. George Eliot, Woolf, Tolstoy, Dostoevsky veya Dickens’ın işlerinde yoktur, ne kadar romantik ve psikolojik olsalar da bu yazarlar farklı yöntemler kullanırlar. Flaubert’in serbest dolaylı söylemleri, Hemingway’in mimimalizmi, Nabokov’un maksimalizmi modern edebiyat haritasında sıklıkla büyük ülkeler olarak işaretlenerek övülürken, uyumlanabilen karakterlerin dehasının değerinin bilinmediğini düşünüyorum. Bronte ve Austen genellikle alkışlanır elbette ama ironiye bakın ki, bu başarılarının ölçeği nadiren psikoloji ve serbest dolaylı söylemdir. Görgü komedisi birisinin Mr.Collins’in yanlış çatalı seçmesine kıkırdaması gibi duyulur. Bu kadınlar, kendi güçsüz –atın altında- rollerinin materyallerinden, en güçlü ve etkili edebi tekniklerden birini yarattılar.

 

 
 
Ana görsel Sense and Sensebility’nin 2008 BBC uyarlamasından.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bir de bunlar var

Koyu Koyu Akan Bir Cerahatti
Steve Jobs: CEO’nun Vurduğu Yerde…
Metrobüs Müziği: Ayakta ve Öfkeli

Send this to friend