Röportajın ikinci bölümünde: Osmanlı'da deliliğin tıbbileşme süreci, V. Murad'ın tahttan indirilmesi, bimarhanelerdeki disiplin yöntemleri ve dahası...

TARİH

19. Yüzyıldan Günümüze Delilik: Fatih Artvinli ile söyleşi – 2. Bölüm

Söyleşinin 1. bölümü burada, 3. bölümü ise şurada

 

Kitapta 1876 yılında çıkarılan Bimarhaneler Nizamnamesi’ne yoğunlaşarak bu düzenlemenin deliliğin tıbbileştirilmesi ile paralel gittiğini söylüyorsunuz. Peki deliliğin tıbbileştirilmesi nedir ve nizamname hangi anlamda bu sürece hizmet etti?

 

Burada deliliğin tıbbileştirilmesinden kasıt aslında daha önce aileye, mahalleye veya daha geniş anlamda topluma ait bir kategori olarak düşünebileceğiniz deliliğin aileden, kişiden, toplumdan alınıp tıbbın bir alanı haline getirilmesi sürecidir. Bunu nizamnamenin farklı maddelerinde görebiliriz. Örneğin ikinci maddede şöyle diyor; “hanelerde bir mecnûn zuhûr edip familyası bağlamağa mecbur olduğu halde bağlanıp takîben hükûmete haber verilmesi” gerekir diyor. Yedinci maddede ise “Cinnete mübtelâ olanların hapsi ancak hükûmete âittir” diyor. Bu tabii önceki dönemleri düşündüğümüz zaman zihinsel anlamda bir kopuşu temsil ediyor. Dolayısıyla daha önceki yüzyıllar ile karşılaştırdığımız zaman, öncelikle delilik kişinin kendisine ve ailesine ait bir durumdur. Sonra yakın mahallenin, köyün, toplumun, belki o şehrin konusudur. Ama bu kavramın devletin bir konusu olması, özellikle de devlet aracılığı ile tıbbın konusu olması yeni bir süreç ve deliliğin tıbbileştirilmesi, tıplaştırılması sürecinin önemli bir parçasıdır.

 

Nizamname, kendisine veya çevresine zarar verdiği düşünülen kişilerin, yani mecnunların (delilerin, psikotik kişilerin) artık tamamen tıbbın ve devletin kontrolünde olması gerektiğini açık bir şekilde düzenliyor, birincisi bu. İkincisi ise nizamnamede gördüğümüz üzere bimarhanenin, modern bir akıl hastanesi şeklinde anlatılması. Delilerin hasta olarak ele alınması, günün belli saatinde vizitler yapılması, sorular sorulması, muayene edilmesi, dosyasının tutulması, delilik nedenlerinin araştırılması söz konusu. Mesela bu nizamname ile birlikte Mongeri bir de 20 soruluk bir form hazırlıyor. Özellikle Anadolu’dan gönderecek makamlar için. Bu formdaki sorular temel sorular ve oldukça kapsamlı. Sonraki dönemlerde de benzer formlar düzenleniyor. Kişinin sosyo-demografik bilgilerinin yanısıra tıbbi öyküsüne yönelik sorular içeriyor. Mesela, “ne sebepten mecnun olmuştur” sorusu temel bir soru. Ya da “afyon ve esrar kullanır mı?” “bir tarikata mensup mu?”, “intihar etmek istediyse ne türlüsünü istemiştir” gibi sorular. Çünkü alkole bağlı psikoz olabilir, epileptik bir öyküsü olabilir ya da dini hezeyanlara sahip olabilir. Bu, durumu tek başına bir deli kategorisinden çıkartıp tıp pratiği hâline getiriyor. Kişiyi tedavi etme, en azından belli bir süre toplumdan uzaklaştırma yetkisini bir kuruma, hekime vermesi açısından nizamname deliliğin tıbbileştirilmesinde önemli bir adım. Tabii bir de ilerleyen yıllarda, artık kişiler, psikiyatristlerin hastalık adlandırmalarıyla daha çok yüz yüze gelmeye başlıyor. Hastanın anlattıkları psikiyatrinin diline tercüme edilmeye başlanıyor.

 

1858’deki Ceza Kanunnamesi ile delilik tanımının ilk kez ceza hukukuna girdiğini belirtiyorsunuz; bu kanunla suç işlediği sırada cinnet geçirdiğine kanaat getirilen bir kimse kanuni cezadan muaf tutularak bimarhaneye gönderiliyor. Bu durum suç ve delilik arasında nasıl bir denge kuruyor?

 

Eskiden, “46’lık” deniyordu. Nedeni, eski ceza kanununun 46. Maddesi. Bu maddeye tabii olan kişinin cezai ehliyeti yok yani eylemleri sonucu cezai yaptırım uygulanmıyor. Bu madde kapsamına giren ve raporu olan kişiler kastediliyor. Bu türden hukuki sorumluluk, cezai ehliyet durumları adli psikiyatrinin alanı. Pek çok ülkede bu düzenlemeler, kanunlarda açık şekilde tarif edilmiş ve hekimlere de bu konuda yetki verilmiş. Osmanlı Devleti’nde modern ilk ceza kanunu, 1840 yılında yapılıyor ve burada hekimlerin adalete yardımcı olmaları, bilirkişilik yönünde ifadeler var. Ama 1858 yılındaki Ceza Kanunu’nda yeni bir durum olarak akıl hastalığı-suç ilişkisine yer veriyor. Suçlunun suç işlediği sırada, cinnet halinde olduğu tespit edilirse cezadan muaf tutulur deniyor. Kişinin suç işlediği esnada bir akıl hastalığına sahip olup olmadığına kimin karar vereceği ise belirsiz aslında. Burada bu kararı verebilecek bir otorite o dönem itibari ile yok, dolayısıyla suçun işlendiği sırada kişi akıl hastası mıydı değil miydi sorusunun cevabını ancak bir bilirkişi olarak hekimler verebilirdi. Bu alanda uzmanlaşmış hekim olarak psikiyatrist figürünün ortaya çıkışı da bu dönemlere denk düşüyor.

 

ToptaşıBimarhanesi

 

Bu kanundan sonra mahkemeler deliliğinden şüphelendikleri, hakkında kararsız kaldıkları kişileri Süleymaniye’ye daha sonraki yıllarda Toptaşı’na gönderiyorlardı. Adli psikiyatrinin doğuşu ve pratiği ile modern psikiyatrinin doğuşu ve pratiği Osmanlı örneğinde birbiriyle iç içe geçmektedir. Castro bir yazısında, ülkedeki bütün mahkemelerin Mongeri’ye evrak göndermeye başladığını söylüyor. Dolayısıyla 1858 Ceza Kanunu ile birlikte deliliğin pozitif hukukun alanına girdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. En son noktada bir bilirkişi olarak halihazırda birkaç psikiyatrist vardı. Tabii çok daha açık durumlarda, yerel mahkemelerde buna gerek görülmüyordu. Adli psikiyatri aynı zamanda suiistimale ve tartışmaya açık bir alan. Bu alanın elbette siyasetle de teması var. Kamuoyuna mal olmuş bazı davalarda bunu görüyoruz; akıl hastalığına sığınarak ya da rapor ile cezadan sıyrılmaya çalışılması her dönemde vardı. Bu konuda siyasetin psikiyatriden yardım istediği, işbirliği yaptığı yahut baskı yaptığı vakalar da var. Bunun az da olsa bilinen örneklerini hem Osmanlı’nın son döneminde hem de Cumhuriyet döneminde görüyoruz.

 

Siyaset ile psikiyatrinin kesiştiği yerlerden biri de, V. Murad’ın akıl hastalığı nedeniyle tahttan indirilmesi ve yerine II. Abdülhamid’in geçmesi. Bu olay, gerçekten de hem siyasi hem de psikiyatri tarihi açısından önemli, belirleyici bir gelişme mi?

 

Kesinlikle önemli; bence 1876 yılı hem siyasi tarih hem de psikiyatri tarihi açısından önemli bir yıl. Önce Sultan Abdülaziz, bir darbeyle ve dönemin Şeyhülislamının verdiği fetvayla tahttan indiriliyor. Yerine V. Murad geliyor. Bir kaç gün sonra da, Sultan Abdülaziz, gözaltında bulundurulduğu Feriye Sarayı’nda, bilekleri kesilmiş halde ölü bulunuyor. İntihar mı cinayet mi tartışması bugün de devam ediyor. Amcasının ani ve şüpheli ölümünün de tetiklemesiyle, V. Murad giderek derinleşen, ağır bir psikoza giriyor. 93 gün sonra “akıl hastası” olduğu gerekçesiyle tahttan indiriliyor ve yerine II. Abdülhamid tahta çıkıyor. Bu arada V. Murad’ın akıl hastası olduğuna dair raporu imzalayarak tahttan indirilmesini sağlayan isimlerin arasında Mongeri ve Castro da var. Burada kritik nokta, V. Murad’ın akıl sağlığına ilişkin yorumlar ve bu olayın II. Abdülhamid üzerindeki etkisi.

 

V. Murad kalan ömrünü Çırağan Sarayı’nda sıkı bir kontrol altında geçiriyor ve ilk zamanlarda akıl sağlığının düzeldiğine yönelik haberler yayılıyor. Muhaliflerin gözünde, V. Murad akıl sağlığı yerinde olmasına rağmen kapatılmış ve tahta yeniden çıkması gereken bir sultan. Sonrasında Ali Suavi olayı var, başarısızlıkla sonuçlanan Çırağan’ı basma girişimi. Sonuçta V. Murad hakkındaki şaibelerle ve ailesiyle birlikte, Çırağan’da dışarıya kapalı bir hayat yaşıyor, 1904 yılına kadar. Sultan Murad meselesi, II. Abdülhamid’i mutlaka etkilemişti ama psikiyatri tarihini de etkilemiştir. Mazhar Osman’a göre, II. Abdülhamid, V. Murad’ın iyileşebileceğine dair büyük bir korku ve endişeye sahipti. Hatta onu hatırlatan kelimeler yasaklanmıştı. Yine Mazhar Osman ve diğer bazı tanıklara göre, II. Abdülhamid döneminde, deliliği çağrıştıran her türden ifade, mecnun, cinnet, deli, tımarhane, ihtilali şuur v.b. kelimeleri kullanmak ve psikiyatriyle ilgili kitap yayımlamak yasaklanmıştı. Kendisinin de Tababet-i Ruhiye kitabını ancak II. Meşrutiyet’in ilanından sonra yayımlayabildiğini söylüyor.

 

Avni Mahmud da benzer şeyler söylüyor. Tabii bu Toptaşı’nın durumunu da etkilemişti, çeşitli efsaneler de üretilmişti aynı dönemde. Siyasi muhaliflerin buraya kapatılması, ziyarete izin verilmemesi vb. gibi. İkinci Meşrutiyet’ten hemen sonra el konulan kurumların başında Toptaşı’nın gelmesi de bunu gösteriyor zaten. Yani Toptaşı, II. Abdülhamid rejimiyle özdeşleşen kurumlardan biriydi. Dolayısıyla basitçe bir akıl hastanesinden öte, siyasal, simgesel bir anlamı da vardı.

 

Kitapta en çok dikkat çeken iki disiplin unsuru duş ve zincire vurma. Öncelikle zincire vurmanın nasıl ortadan kalkıp hangi zapt unsuru ile yer değiştirdiğinden sonra da duşun bir cezalandırma aracı olarak kullanılmasından söz eder misiniz?

 

Psikiyatride sosyal kontrol ile tedavi arasında ince bir çizgi var. Bir tarafı cezalandırma bir tarafı tedavi gibi düşünülebilir, özellikle de 19. yüzyıl için. Zincir uygulaması batıda da doğuda da hemen hemen aynı şekliyle var; yani delilerin tımarhanelerde, ellerinden, ayaklarından ya da boyunlarından duvara veya pencereye zincirlenmesi. Bir insanın, kendisiyle, çevresiyle ya da toplumla ilişkisinde sorunlar yaşayan bir kişiyi, fiziksel olarak sınırlamak, sabit hale getirmek yani tespit etmek, hareketsiz kılmak için kullanılması, o kişinin onuruna ve insanlığına aykırı bir fiil. Ama bu düşünce ancak Fransız Devrimi’nden sonra yaygınlık kazanıyor. Burada da bir başlangıç miti olarak Philippe Pinel’in Paris’teki delilerin zincirlerini çözmesi kabul ediliyor. Kısıtsızlık düşüncesi yani hastaların fiziksel olarak tespit edilmemesi, hastaların bina içinde, bahçede dolaşmaları ve gerektiği durumlarda ise tespit gömlekleri yani deli gömleklerinin kullanılması fikri yaygın olarak 19. yüzyıl başından itibaren kabul görmeye başlıyor. Ama her yerde aynı zamanda ve aynı biçimde değil elbette. Örneğin Mongeri, 1856 yılından sonra Süleymaniye Bimarhanesi’nde zincir usulünü kaldırıyor. Daha eski yüzyıllarda zincirci, tomrukçu gibi kadroların olduğunu biliyoruz bu tür kurumlarda.

 

Mongeri yine adları dayakla özdeşleşen güllabilerin görevine son vermeye çalışıyor. Yalnız bu da zincirlerin ya da dayağın ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. 1894 yılında Edirne Bimarhanesi’ne mesela bir yazı gönderilerek, zincir usulünün zararları nedeniyle terk edildiği ve artık deli/tespit gömleğinin kullanılması gerektiği hatırlatılıyor. Tabii Edirne’de bu devam ediyor, hatta 1914 yılında kitapta da resmini koyduğumuz üzere Mazhar Osman Doğu’daki son delinin zincirini çözdüğünü söylüyor. Fotoğraf Pinel’in resmedildiği tablolara benziyor. Oysa Bakırköy’de de ilerleyen yıllarda insanların zincirlerle, iplerle bağlanıp getirildiğini görüyoruz. Tabii zincirle duvara sabitleme bitiyor ama yine hastanede bu tür tespit araçları onun yerine geçiyor. Kayışla, kemerle yatağa sabitleme ya da gömlek kullanımı yaygınlaşıyor. Bundan on beş yıl öncesine kadar da, yine tespit gömlekleri kullanılıyordu. Araçlar değişebilir esasında ama amaç insanı hareketsiz kılmak ise zincirin, deli gömleğinin fonksiyonunu ilaçlar karşılıyor da denebilir. Artık fiziksel olarak değil, güçlü antipsikotikler ile ruhsal olarak da sabitlendiği de iddia edilebilir.

 

Pinel.

Pinel.

 

 

Mazhar Osman zincirleri çözüyor.

Mazhar Osman zincirleri çözüyor.

 

Duş ise daha çok Avrupa’daki örneklerde görülüyor, soğuk duş bir cezalandırma pratiği elbette ama tabii ki Toptaşı ya da Bakırköy’ün ilk dönemlerinde, yani yoğun bir hasta nüfusunun olduğu yerlerde sistematik bir duşlama veya hidroterapiden bahsedemeyiz. Yine de hastaları disipline etmek, itaate zorlamak amacıyla tedavi pratiği olarak düşünülse de bir cezalandırma olarak kullanılabilir. Başka biçimler de mümkün elbette, hastanın diğerlerini huzursuz ettiği bir durumda tespite alınması ya da bunun saatinin uzatılması, hastanın bununla tehdit edilmesi ya da ilaçla cezalandırılması gibi şeyleri de yine bu anlamda, cezalandırıcı biçimiyle düşünebiliriz. Elbette bunlar artık çok daha az rastlanabilen yöntemler, hangi koşullarda ne sürelerle tespitin olması gerektiği bu dönemde daha sıkı belirlenmekte.. Öte yandan tespit, aynı zamanda tedavinin bir parçası. Kendisine ya da çevresine zarar verme düşüncesi (homicide ve suicide riski) bulunan hastalar için bir önleme aracı. Psikiyatri pratiği kurumlara göre değişebilir ama bugünkü psikiyatride, giderek azalsa da devam eden klasik tespit uygulaması denilince ilk akla gelen cezalandırma değil, kişinin kendisine ya da çevresine zarar vermesini önleme aracı olması.

 

On dokuzuncu yüzyılda akıl hastalarının sayısının giderek arttığını görüyoruz. Bunun sebepleri hakkında neler söylenebilir? Örneğin, bu oranın önceden de düşük olmadığını ama akıl hastalığının hâlihazırda görünür kılındığını söyleyebilir miyiz?

 

Evet bunu söyleyebiliriz, yani açıklamalardan biri bu olabilir. Psikiyatri tarihçilerinin tam cevabını bulamadığı bir soru bu, daha doğrusu cevapların üzerinde anlaşamadığı. On dokuzuncu yüzyılda, evet, akıl hastalarının sayısında ciddi bir artış var her yerde. Artışın nedenleri konusunda farklı argümanlar mevcut. Mesela bu dönemde insan nüfusunun da artmış olması iddia edilebilir ama yeterli değil çünkü nüfus yüzde yirmi artarken hastaneye giriş sayıları iki kat, bazı yerlerden dört-beş kat artıyor. Şehirleşmenin artması, tarımdan sanayi toplumuna geçiş, sosyal desteğin zayıflaması gibi nedenler de sıralanabilir. Belki doğrudan biyolojik ve çevresel nedenlerden dolayı, akıl hastalarının sayısında gerçekten bir artış vardı da denilebilir.

 

Bir başka açıklama modeline göre ise hastalar sadece yer değiştirmişti. Yani eskiden evlerinde, başka kurumlarda olan kişiler aileden, toplumdan tımarhanelere geçmişti, yani basitçe yer değiştirme etkisi diyebiliriz. Edward Shorter bunu itme ve çekme etkisi olarak açıklıyor. Bir yandan toplum akıl hastalarını bu kurumlara itiyordu, hazır bu kurumlar açıldığı için oralara gönderiyordu ya da özel psikiyatristler ve yeni açılan akıl hastaneleri onları kendilerine doğru çekiyordu. Bizim örneğimizde, arz eksenli bir belirleme olduğunu düşünüyorum. Yani toplumun buna yönelik bir talebinden ziyade bir meslek grubu olarak psikiyatristler ortaya çıkıyor ve kurumlar açıldıkça, o kurumda kalacak kişi sayısı da ona göre artıyordu.

 

Belki günümüzde bunu tıbbın diğer alanlarıyla ilgili olarak da iddia edebiliriz. Örneğin Artvin’e bir onkoloji hastanesi açarsanız sadece kanser teşhisi alan kişi sayısını arttırırsınız. Reel olarak zaten kanserli hasta orada yaşıyordur. Ya da bugün küçük bir ilçeye ilk defa bir psikiyatrist atanırsa, başvuran sayısı ve teşhis alan kişi sayısı artacaktır.

 

Bu açıklamanın dışında yine de spesifik bazı psikiyatrik bozukluklarda hasta sayısı 19. yüzyılda artmıştı. Örneğin bazı yerlerde alkol tüketimindeki artışa bağlı hasta sayısı ya da nörosifiliz vakalarında bir artış olduğu gözleniyor ama şizofrenide gerçekten bir artış var mıydı bu hâlen tartışılan bir konu. Yani önceden zaten vardı ama sizin de dediğiniz gibi acaba daha mı görünür hale geldi. Yine de sayılara baktığımızda yüzyılın başı ile sonu arasında 3-4 kat kadar bir artış olduğunu görüyoruz. Toptaşı için o dönem, diğer ülke örnekleriyle karşılaştırınca daha az ama kendi içinde ise büyük bir artış var. 300 ile başlayan hasta sayısı kısa süre sonra 1200 kişiye ulaşıyor. Bakırköy başlangıçta, 1920’lerin sonlarında 700 kişi civarında ama 1970’lerde bir ara sayının 5000-6000 kişiye ulaştığını biliyoruz. Tabii genel nüfusa oranla kurum sayısı artmamış bizim örneğimizde. Yine o dönem boyunca bizde özel psikiyatri kurumları yok, yakın zamanlara kadar da yataklı özel kurum sayısı yine karşılaştırınca çok az.

 

Gunaydin Gazetesi 3 Aralik 1968

Günaydın Gazetesi, 3 Aralık 1968

 

Devletin hastanelerin yayılmasına izin vermediği gibi bir durumdan bahsedebilir miyiz?

 

Hayır, çünkü böyle bir talepten de bahsedemeyiz. Hatta bürokrasi öteden beri merkezi devletin yeni akıl hastaneleri açmasını istemiş ama çeşitli nedenlerle gerçekleşmemiş. Mesela bölge akıl hastaneleri projesi, 19. yüzyıl sonunda dile getiriliyor ama ancak 1925’te gerçekleşebiliyor. Elazığ ve Manisa’da 50’şer yataklı hastane açılıyor. Yani devlet yeni akıl hastanelerinin açılmasını desteklemek bir yana, var olanı iyileştirmeye de pek yanaşmıyordu. Benzeri bir durum hapishaneler için de geçerli. Devlet modern olanı inşa ve var olanı da ıslah edemiyordu. II. Meşrutiyet sonrası böyle bir çaba, ideal akıl hastanesi inşa etme söylemleri var ama sonuçta Bakırköy Hastanesi de Reşadiye Kışlası’ndan dönüştürülüyor. Bir de bu alandaki sorunlar merkezin gözünde o kadar önemli, öncelikli ya da ciddi değil. Osmanlı Devleti 20. yüzyıl başında daha kendi coğrafyasında nerelerde darüşşifalar, bimarhaneler ya da buna benzer hastaların konulduğu yerlerin olduğunu yeni yeni öğrenmeye çalışıyordu.

 

Merkez ile çevre arasındaki bir problem, iletişimsizlik diyebilir miyiz buna?

 

Evet, bunu söyleyebiliriz ama esas olarak bunu bir hafıza yokluğu olarak da düşünebiliriz ya da hafıza azlığı. Çünkü 1908’den sonra bile İstanbul’dan vilayetlere yazılar yazılarak “siz orada akıl hastalarına ne yapıyorsunuz?” soruları sorarak anlamaya çalışıyordu. Mesela Adana Valisi akıl hastalarını sevk edecek yer olmamasından şikayet ediyor, ya da bu işe bir çözüm bulun artık diyordu. Bu sorunların çoğu diğer hastaneler açılsa da devam etti. Hangi şehirdekiler hangi hastanelere sevk edilebilir, nasıl sevk edilmeli meselesi 19. ve 20. yüzyıl boyunca tartışılıyor, daha yakın zamanlara kadar bölgeler ve şehirler belirlenmiş olsa da yine uygulamada sorunların bir kısmı devam ediyor.

 

Meselenin kurumsal hafıza veya bürokratik hafıza ile de ilişkisi var bence. Süleymaniye-Toptaşı-Bakırköy çizgisinde tıbbi açıdan değil belki ama idari açıdan pek çok ortak nokta, süreklilikler var. Aynı sorunlara aynı çözümler bulunmaya çalışıldığını, kısa süre sonra unutulup yeniden aynı sorunların, aynı nedenlerle tekrar ortaya çıktığını görüyoruz. Örneğin taşradan gönderilenler, sevk sorunları, depo hastanesi haline gelme sorunları. 1880’lerde, 1910’larda, 1970’lerde argümanlar bu açıdan çok farklı değil. Çözümler için de her dönemde hazırlanıp unutulan ruh sağlığı yasası, politikası çalışmaları, Avrupa’daki akıl hastanelerini yerinde inceleme ziyaretleri (model almak için), açık kapı sistemi, toplum içinde tedavi bu açılardan örnek olarak sayılabilir.

 

1960’ların ortası ve 70’lerin başında yeni bir girişim olarak İstanbul’un farklı semtlerinde toplum ruh sağlığı merkezleri açılıyor, o dönem için önemli bir gelişme, kısa süre sonra kapanıyor. Şimdi üç dört yıl önce yeniden, aynı gerekçelerle, hemen hemen aynı semtlerde tekrar açılmaya başlandı. Yine 1960’larda meşguliyetle tedavi adı altında açılan çeşitli atölyeler, dokuma, çorap, briket, maket vs. var. Bir kısmı 90’larda yeniden gündeme geliyor, kapatılan gündüz hastanesi yeniden açılıyor. Buna benzer örnekler çok.

 

Ana görseldeki fotoğraf: Bimarhanede kadın hasta koğuşu.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

TARİH

Y19. Yüzyıldan Günümüze Delilik: Fatih Artvinli ile söyleşi – 3. Bölüm
19. Yüzyıldan Günümüze Delilik: Fatih Artvinli ile söyleşi – 3. Bölüm

3. bölümde: 19. yüzyıl sonunda bimarhanelerde gündelik yaşam; "erkek hastalığı" paralizi jeneral, "kadın hastalığı" histeri ve diğer akıl hastalığı istatistikleri...

TARİH

Y19. Yüzyıldan Günümüze Delilik: Fatih Artvinli ile söyleşi – 1. Bölüm
19. Yüzyıldan Günümüze Delilik: Fatih Artvinli ile söyleşi – 1. Bölüm

Fatih Artvinli'yle Toptaşı Bimarhanesi'nden Bakırköy'e akıl hastalıkları, tedaviler ve devlet politikaları...

Bir de bunlar var

Meşrutiyetin Ruhu
Başlarız Kaldığımız Yerden, Sen Benim Soyadımsın
Susan Sontag, Ayıcık

Send this to friend