Bir araştırmaya göre kadın arkeologların %68’i saha çalışmalarında çeşitli biçimlerde cinsiyetçiliğe maruz kalmış; kadınların %71’i taciz edildiğini, %26’sı ise hakarete uğradığını belirtmiş.

MEYDAN

“Üzgünüm, buraya yemek yapmaya değil kazı yapmaya geldim!” : Cinsiyetçilik, erkek egemen mitler ve feminist arkeoloji

Çok da uzun olmayan bir süre önce, akademideki cinsiyetçilik ve ayrımcılık durumu hem Türkiye’de hem dünyadı konuşulmaya başlandı; bununla nasıl mücadele edileceği konusunda ciddi bir yol kat edildi. Arkeoloji disiplini özelinde baktığımızda, karşılaştığımız cinsiyetçilik, ırkçılık ve ayrımcılık gibi örnekler farklı ülkelerde benzer pratiklerle işlese de Kuzey Avrupa, Kuzey Amerika, İspanya gibi ülkelerde özellikle 1980 sonrasında ivme kazanan feminist arkeoloji, arkeolojik bilgi üretiminde ve akademide bu tür pratikleri görünür kılmayı başardı. Fakat Türkiye arkeolojisi için bunu söyleyebilmekten halen çok uzağız. Bu yazıda feminist arkeolojinin ortaya çıkışını tarihselliği içinde çeşitli örneklerle ele aldıktan sonra, ikinci bir yazıda Türkiye arkeolojisinin gelişimini, eleştirel bir feminist yaklaşıma duyduğumuz ihtiyacı ve bu alandaki eksikleri tartışmak istiyorum.

 

Arkeolojide cinsiyet eşitsizliği

 

19. yüzyıl sonları, 20. yüzyıl başlarında Avrupa’da bir bilim dalı olarak ortaya çıkmaya başladığı süreçle birlikte arkeoloji, değişen siyasetin temel başvuru kaynaklarından biri oldu. Savaş, sömürgecilik ve yeni ulus-devletlerin inşa süreciyle birlikte, kültürlerin kökeni sorusu ile ulus-devletler için vazgeçilmez bir siyasi hegemonya aracı haline gelen arkeoloji, ürettiği bilgiyle ulus-devletlerin sürdürülebilirliğine tarihsel argümanlar sağlarken, geçmişe yönelttiği sorular da bu çerçevede şekillendi. Bu sebeple, diğer sosyal bilim dallarının gündeminde olan toplumsal cinsiyet çalışmaları ya da disiplin içi cinsiyet eşitliği gibi kuramsal ve sosyo-politik tartışmalara mesafesi daha büyüktü. Disiplinde eleştirel feminist yaklaşımların ortaya çıkışı 1970 ve 80’li yılları bulmuştur. Bunun hemen öncesinde, 1960’lı yıllarda ise Kuzey Avrupa, İngiltere ve Kuzey Amerika’da arkeolojide bir paradigma değişimi yaşandı: kültür-tarihçi sorunsallardan uzaklaşan arkeoloji, objektif ve pozitivist bir metodolojiyle buluşmaya başladı. Yeni Arkeoloji adıyla tanınan bu akımın en bilinen temsilcilerinden Lewis Binford ve bu yeni paradigmanın inşasında yer alıp adı daha sonra unutulan Sally Rosen Binford’ın hikayesi, disiplinin cinsiyet eşitsizliği ve ayrımcılığa dayanan köklerini tartışmak adına mükemmel bir örnek sunuyor. Fakat buna girmeden önce kısaca, feminist arkeolojinin ortaya çıkışına ve disiplinin sosyo-politik dinamiklerine kısaca göz atalım istiyorum.

 

1960’lı ve 70’li yıllarda arkeoloji, siyasal alanda yükselen 68 hareketinin de etkisiyle birlikte, sınıfsal ve ekonomik eşitsizlikler gibi temaları disiplin içerisinde tartışmaya açtı. Bu yönüyle, disiplinin “demokratik” bir soluk kazandığı iddia edildi.[1] Ancak aynı dönemde yine yükselişte olan feminist kadın hareketi ve disiplinin temelindeki cinsiyet eşitsizlikleri ve ayrımcılık görmezden gelinmekteydi. Bu durum, aslında halen bilimsel uğraşların elit, beyaz erkeklere özgü görülmesinin arkeoloji geleneği içerisindeki köklü yeri ile ilişkiliydi elbette.[2] Sadece erkeklerin arkeoloji eğitimi alabildiği ve bölümlerde profesyonel pozisyonlarda çalışabildiği 19. yüzyıldan itibaren, bu köklü geleneğin kırılması aşamalı ve yavaş bir sürece yayıldı. Arkeoloji bölümleri 20. yüzyılın başlarında kadın öğrencileri de kabul etmeye başlamış, bugün dünyanın birçok yerindeki arkeolojik araştırmaya öncülük etmiş kadın arkeologlar yetişmişti. Ancak 1970’li yıllara dek, örneğin İngiltere’deki üniversitelerde kadın öğrenciler yalnızca kadınların parçası olabildiği kolejlere mensuplardı.[3]

 

1970’lere gelindiğindeyse değişim ivme kazanmaya başlar. Arkeolojide feminist perspektifli çalışmaların yoğunlaştığı Kuzey Avrupa üniversitelerinde akademik kadrolar artar, kadın arkeologlar iş bulabilmeye başlar. Ancak neredeyse tümü erkeklerden daha düşük pozisyonlarda çalışırlar. Yükselen feminist hareketin de etkisiyle bu durum disiplinde cinsiyet eşitliği tartışmalarını başlatır.[4] Bu dönemde Kuzey Amerika’da antropoloji ve arkeoloji programlarına kayıtlı kadın ve erkek öğrencilerin sayısı eşitlenmeye başlar. Ancak istatistikler, daha çok erkeklerin bu programlardan mezun olma şansı elde ettiğini, kadın öğrencilerin erkek öğrencilere kıyasla daha zor burs bulabildiğini, doktora programlarını bitirebilen kadınların ise iş bulma şansının daha düşük olduğunu, bulduklarındaysa eşit işe eşit maaş almadıklarını gösteriyor[5]. 1970’lerin ortalarından itibaren kadınlar disiplinde sayısal görünürlük kazansa da, üst pozisyonlara baktığımızda, profesörlük kadrosu alabilen kadınların oranı uzun bir süre boyunca %10 civarında kalır.[6]

 

Ne geçmişte ne bugün, sayı eşitliği cinsiyet eşitliğinin sağlandığı anlamına gelir. Toplumsal olarak kadınlara atfedilen geleneksel roller dolayısıyla doktora ve sonrasında akademik pozisyonlarda yükselmelerinin olanaksızlaştırılması, çalışmalarına finansal destek bulmakta zorlanmaları, bölüm içi pozisyonlarda ve arkeolojik çalışmalarda “ikincil” ve daha düşük konumda iş bulabilmeleri, cinsel taciz gibi etkenler hala belirleyici. Toplumda “eve ait” olduğu söylenen kadınlara, arkeolojik çalışmalarda da “ev işi” olarak görülen çizim, düzenleme, depo ve malzeme çalışmaları gibi görevler uygun görülüyor[7]. Uzun bir süre boyunca kadınlar, arkeolojik saha çalışmalarına erkeklerden daha az katılabildiler. Finansal destek ve akademik pozisyon bulabilme şansının saha/kazı çalışmalarına bağımlı olduğu disiplinde bu durum cinsiyet eşitsizliğinin hem nedeni hem sonucudur.

 

Sally’nin hikayesi

 

1960’ların sonlarında arkeolojide bir paradigma değişimi yaratan tartışmalar ve buradan doğan Yeni Arkeoloji akımı bugün en çok Lewis Binford ismiyle bilinir. Buna karşılık, aynı dönemde bu çalışmalara eşit derecede katkı sunan, arkeolojinin “bilimselleştirilmesini” savunan bu akımın öncüsü, veri toplama ve analiz aşamalarını birebir gerçekleştirmiş olan Sally Rosen Binford’dır. 1968 yılında basılan New perspectives in archaeology (Arkeolojide yeni perspektifler) kitabının iki editöründen biri olan Sally Rosen Binford’ın adı uzunca bir süre unutulmuştu. Bütün bu çalışmalar Lewis Binford’a Ulusal Bilimler Akademisi üyeliği, Amerikan Arkeoloji Topluluğu’ndan Yaşam Boyu Başarı Ödülü, New York Times’da ölüm ilanı yayınlanacak derecede bir itibar getirmiş,[8] hatta bir asteroide adı verilmişti. Son yıllarda feminist ve kuir arkeologların iade-i itibar niteliğindeki çalışmalarına dek arkeoloji camiasında Sally’nin yeri, üçüncü eşi Lewis’in biyografilerinde bir dipnot olmaktan öteye geçmedi.[9]

 

Sally Binford ve köpeği Jack.

 

Sally’nin hikayesi, arkeolojinin değişmeye başladığı, siyasal alanda feminist hareketin güç kazandığı, demokratikleşmenin, sömürge karşıtlığının tartışıldığı 60’lı ve 70’li yıllarda cinsiyetçiliğin ve ayrımcılığın disiplinin ne kadar içine işlemiş olduğunun en dramatik ve en bilinen örneklerinden biri. Sally’nin arkeolojiyi bırakmasından kısa bir süre sonra feminist arkeologlar disiplinde ciddi bir dönüşüm yaratacak bir süreç başlattılar. Bu sebeple, ister istemez “Sally arkeolojiyi bırakmasaydı nasıl olurdu?” diye sorarak, onun hikayesiyle devam etmek istiyorum.

 

Sally, Chicago Üniversitesi’nde doktora programına başladığında bir kez evlenmiş ve boşanmış, kısa bir süre sonra ikinci evliliği de sona erecek bekar bir anneydi. Yahudiydi, bölümdeki hocalar tarafından tasvip edilmeyen yetişkin bir kadındı. Chicago Üniversitesi antropoloji bölümünde lisansüstü öğrencilerin ilk etkinliğinde bölüm başkanının söylemleri, dönemin ve bölümün cinsiyetçiliğini açıkça ortaya koymuyor mu?: “Burası profesyonel bir bölüm ve her zaman birkaç tane hevesli ev hanımı ve benzerlerini kabul ediyoruz.” Ancak Sally’nin yaşamı ve duruşu makbul ve mağrur bir ev hanımı olmanın çok uzağındaydı ve cinsiyetçi ve ayrımcı bu bölümde yer edinmesi kolay olmadı. Ünlü paleoantropolog Clark Howell danışmanlığında doktora tezini yazmaya başladığı dönemde Howell’den sosyal hayatı nedeniyle ve ayrıca dar giysiler giyip makyaj yaptığı için bölümde pek tasvip edilmediğini” duyacak, “ancak işini iyi yapmaya devam ettiği müddetçe danışmanının onu desteklemeye devam edeceği” sözünü alacaktı. 1960 yazında Harvard’dan bir ekip tarafından Fransa’da yürütülen bir kazıya katılan Sally, burada da ırkçı ve cinsiyetçi tutumlarla karşılaşmış; kadınları ve Yahudileri sevmeyen ve boşanmaya karşı olan kazı başkanının, onu eşine alışveriş ve yemek için yardım etmekle görevlendirmesi üzerine şu ünlü sözü etmişti: “Üzgünüm, buraya yemek yapmaya değil kazı yapmaya geldim.”

 

1961’de Lewis Binford Chicago Üniversitesi antropoloji bölümünde kadroya girdikten sonra Sally ve Lewis’in ilişkisi dönemin ve yaşadıkları ortamın cinsiyetçi ve ahlakçı ortamında evlilikle sonuçlanır. Sally’nin yıllar sonra kendisiyle röportaj yapan Janet Clinger’a[10] anlattıklarıyla devam edelim:

“… Kazıdan döndüğümde, Lew beni bekliyordu ve ilişkimiz başladı. … Önümüzdeki dönem bölümde kalıcı bir pozisyon alacaktı. Lew inanılmaz derecede zeki fakat aynı oranda deli ve agresifti. Chicago’daki diğer bölüm mensuplarıyla arası açıktı. Benimle vakit geçiriyor olması ve Chicago’ya geri döndüğümüzde beraber yaşayacak olmamız (bu günah olarak görülüyordu) kalıcı bir pozisyon alabilmesinin önünde engel olacaktı.”

 

Lewis bu problemi bertaraf etmek için Sally’e evlenme teklif eder. Sally, daha önce iki kez evlenmiş biri olarak evliliğin kendisine uygun bir şey olmadığını söylese de Lewis’in işini kaybetmemesi adına onunla evlenmeyi kabul eder. Evlilikleri süresince Lewis’in çalışmalarının neredeyse tümüne yardımın ötesinde bir katkı sunar:

“İnanılmaz zekiydi ancak yazmayı beceremiyordu. Evlilikteki görevim, yazdıklarının anlaşılabilir bir İngilizceyle yeniden ifade edilmesine yardım etmek ve doktorasını tamamlamasını sağlamaktı … Süper kadın gibiydim. Her şeyi yapıyordum. Yemek, temizlik, onun yerine sınavlarına girmek, tezini anlaşılır bir İngilizceye çevirmek… Diğer yandan kendi kariyerimi de sürdürüyordum. Evliliğimizin ilk iki yılı entelektüel anlamda da cinsel anlamda da çok yüksekti. Ama sonunda, birlikte yaptığımız her iş için övgü ve itibarı onun üstlendiği bir noktaya geldik.”

 

Bu itibar gerçekten de ölene dek ve sonrasında Lewis’in oldu. Halen, Yeni Arkeoloji’nin ele alındığı çalışmalarda Lewis Binford hikâyenin, teorinin ve arkeolojinin ana kahramanıyken Sally’nin adı “bu yeni akıma dair büyük heyecan duyan” lisansüstü öğrencilerin yanında, “daha sonra eşi olacak olan Sally” notuyla anılıyor ya da bahsi dahi edilmiyor.[11]

 

Farklı şehirlerdeki üniversitelerde verdiği dersler, kalıcı pozisyon arayışları ve Lewis’e bakarken diğer yandan kendi kariyerinde de ilerlemeye çalışan Sally, 1968’de Ortadoğu’da gerçekleştireceği bir doktora sonrası araştırması için bursa başvurur. Bursu aldığında, Lewis, giderse döndüğünde onu bulamayacağını söyler. Sally, sonradan pişman olacağı bir kararla burstan ve projeden vazgeçer. Takip eden yıllarda Lewis’in mevcut alkol problemi büyür ve Sally’e fiziksel şiddet de uygulamaya başlar. 1969 baharında Sally bütün eşyalarını bir depoya yerleştirir, köpeğini alarak arabaya atlar ve Lewis’i terk eder. Lewis’ten ayrıldıktan sonra arkeoloji ve antropolojiye dair akademik ilgisi sürse de “cinsiyetçi, ırkçı, sağcı pislikler” olarak tanımladığı camiada bir bölüm toplantısına daha tahammülünün kalmadığını belirtir: “Tabii camiada bela olarak nam salmıştım. Zeki ve ‘haddini aşan’ bir kadın olmanın bana bu anlamda hiçbir getirisi olmadı.” Nitekim, bir süre sonra Sally yavaşça akademiyi ve arkeolojiyi bırakır. 1970’ler ve 80’ler boyunca feminist hareketin bir parçası olan Sally 1994 yılında, 70. yaş gününde “Daima 69!” diye biten bir not ile yaşamına son verir.

 

Feminist arkeoloji ne anlatır? Mitler ve eleştiriler

 

Bir feminist olarak Sally Rosen Binford’ın 1979 yılında yayınladığı “Are goddesses and matriarchies merely figments of feminist imagination? Myths & matriarchies (Tanrıçalar ve matriarka feminist hayal gücünün bir ürünü mü? Mitler ve matriarka)” makalesi çağının ötesinde, dönemin ana akım feminist yazınında sıklıkla yer bulan özcü, ana tanrıça odaklı yaklaşımlara bir eleştiri niteliğindedir. Toplumları ve tarihi çizgisel ve evrensel modellerle ele alan kültür-tarihçi ekolün arkeolojideki yansımalarından biri olan bu tür özcü yaklaşımlar, geçmiş toplumlarda cinsiyet rollerine dair yorumlamalara uzun süre etki eder. Marija Gimbutas’ın prehistorik toplumların eşitlikçi, barışçıl, anaerkil bir düzende yaşadığı ve doğa/toprak ile özdeş bir ana tanrıça inancına sahip oldukları teorisini[12] de içerisine alabileceğimiz bu çalışmalar, arkeolojik yorumlamada erkek merkezli yaklaşımlara eleştiri olarak doğan ancak kadınlık rollerini de evrensel bir şekilde ele alma eğilimi taşıyan çalışmalardır. Sally Rosen Binford’ın bu erken eleştirisi, prehistorik toplumlarda yaygın bir ana tanrıça inancına dair çok az kanıt bulunduğu yönündedir: “Mitleştirilmiş bir matriarkal geçmişe dair en temel eleştirilerden biri—bunu kanıtlayacak veri eksikliğinin yanı sıra — bu mitin, çeşitli inançları yaymak isteyenlerce tarihsel bir gerçekmiş gibi kullanılmakta olmasıdır. Geçmişi anlamanın yolu mitler üretmekten geçmez.”

 

Nitekim, feminist arkeoloji de arkeolojik bilgi üretiminin mit dolu ve erkek egemen biçimlerine karşı bir eleştiri olarak doğar. 1979’da Norveç’te gerçekleştirilen “Were they all men? (Tümü erkek miydi?)” konferansı, arkeolojik verinin erkek odaklı bir bakış açısıyla ele alınmasının ötesine geçmeyi öneren ilk toplantılardandır.[13] Ancak bu dönemde teorik ve eleştirel bir çerçevede üretim yapan feminist arkeologlar, akademik dergilerde yayın yapma konusunda engellerle karşılaşırlar ve ana akım dergilerde çalışmalarını yayınlayabilmeleri 1980’lerin sonlarını bulur.

 

1984 yılında Margaret Conkey ve Janet Spector’ın prestijli bir dergide yayınlanan makalesi, içeriği ve eriştiği okuyucu kitlesi açısından toplumsal cinsiyet arkeolojisinin dönüm noktalarından biri olur.[14] Yazarlar makalede, toplumsal cinsiyet perspektifli bir arkeolojinin mümkün olabilmesi için, bilgiyi üretme biçimlerimizin ve beslendiğimiz yaklaşımların önümüze koyduğu engelleri aşmamız gerektiğini belirtirler.[15] Tarihsel olarak gelenekçi, beyaz, üst/orta sınıf erkekler tarafından domine edilmiş arkeolojide,[16] geçmişteki cinsiyet ilişkilerine dair çıkarımlar günümüz basmakalıp yargılarına benzerdir: zayıf ve pasif, hane ile ilişkili rollere sahip kadınlar ile güçlü ve aktif, kamusal alanda görünür erkekler. Bu tür yorumlamalar, günümüz toplumsal normlarına uygun oldukları için sorgulanmadan kabul edilirler.[17] Conkey ve Spector da Batı odaklı ve erkek merkezli yaklaşımın geçmişte cinsiyet rollerini nasıl algıladığımızı temelden etkilediğini belirterek, arkeolojiye üç önemli eleştiri sunar: geçmişin günümüz değerleriyle yorumlanması, ırkçı yaklaşımlar ve erkek odaklı bilgi üretimi ve yorumlama. Bu yaklaşımları kırmak için gerekli olan, arkeolojik yorumlamanın merkezine cinsiyetleri ikili karşıtlıklar üzerinden ele almayan, feminist epistemolojilerden beslenen, toplumsal cinsiyet perspektifli eleştirel bir metodolojinin yerleştirilmesidir.[18]

 

1990’lı yıllarda arkeolojide feminist perspektifli toplumsal cinsiyet çalışmaları artar. Ancak buna paralel olarak, feminist teori ve politika ile kurulan ilişki üzerine tartışmalar da başlar. “Tarafsızlık” ve “pozitivizm” odaklı yaklaşımlar ve üretilen bilginin teorik ve politik bağlamları gibi tartışmalar dolayısıyla, kimi araştırmacılar feminist teoriye mesafelidir.[19] Bu arka planda, bir değerlendirme makalesi yayınlayan Margaret Conkey ve Joan Gero, arkeolojide toplumsal cinsiyete odaklanan birçok çalışmanın toplumsal cinsiyet teorisi ve bilgi üretiminin feminist eleştirilerinden faydalanmadığını belirterek, feminist teorinin cinsiyet, eşitsizlik, güç, ideoloji gibi birçok araştırma sorusuna dair geniş bir teorik çerçeve çizebileceğini vurgular.[20] Feminist teoriye mesafeli çalışmaların, arkeolojide yalnızca kadınlık veya erkeklik ile ilişkili rolleri arayan, toplumsal cinsiyeti basite indirgemiş çalışmalar olduğu tespitiyle, Conkey bu durumu şu şekilde açıklar: “Toplumsal cinsiyet, pozitivist ve çizgisel yaklaşıma eklenen yeni bir değişken olarak algılanmaktan öteye geçememiştir.”[21]

 

2000’lerin başından itibaren ise arkeolojide toplumsal cinsiyet araştırmaları, sosyal bilimlerde feminist ve kuir teorilerin yarattığı paradigma değişimlerinden etkilenmiştir. Bu etki altında, toplumsal cinsiyetin tarihin belirli bir kesitinde tüm toplumlarda benzer şekillerde inşa edilmediği, toplumsal cinsiyet kimliğini var eden ve onunla birlikte var olan farklı kimliklerin de ele alınması gerektiği önerilmiş, eril merkezli yorumların yanı sıra heteronormatif bakış açılarının da aşılması gerektiği vurgulanmaya başlamıştır. Yeni çalışmalar, karşıtlıklar yerine kimliklerin zamansal ve mekansal çeşitliliğini, nasıl dönüştüğünü ve diğer kimliklerle nasıl bir kesişim sergilediğini anlamaya odaklanmaktadır. Bu tür çalışmalarla birlikte feminist arkeoloji, insan toplumlarının karmaşıklığını ve deneyimlerin çeşitliliğini anlamak ve patriyarkanın ürettiği mitleri aşmak adına önemli açılımlar sunmaktadır.

 

Başa dönecek olursak:

Sally arkeolojiyi bırakmasaydı nasıl olurdu?

 

Feminist arkeoloji bilgi üretiminde çığır açıcı öneriler sunmuş ve disiplini ciddi şekilde etkilemiş olsa da, disiplinin yapısal sorunlarıyla yoğun bir mücadele vermeksizin cinsiyetçiliği, ayrımcılığı, ırkçılığı aşabilmemiz mümkün değil. Arkeolojiyi Sally değil Lewis Binford bırakmış olsaydı, bu tekil örneğin bile disipline nasıl bir etkisi olurdu, sormadan edemiyorum. Bilgiyi üreten ve bir araya getiren birçok kadının, genç araştırmacının anılmayan adını daha sık anabilir miydik? Daha da önemlisi, gençlerin, kadınların, LGBTİ+’lerin, azınlıkların daha eşitlikçi bir arkeoloji deneyimi yaşamasını, iş güvencesine kavuşmasını, dışlanmamasını, “beyaz, ayrıcalıklı, heteroseksüel erkekler” kadar burs, proje ve yayın şansı elde etmesini sağlayabilir miydik? Sally Rosen Binford, sadece adının anılmasıyla bile, arkeoloji ve antropolojide uzun yıllara yayılan cinsiyetçi ve ayrımcı köklerin ifşa edilmesini sağladı. Feminist ve kuir arkeologlar, bu miras üzerinden arkeolojide cinsiyetçiliğin ve ayrımcılığın görünür kılınması için çeşitli çalışmalar gerçekleştiriyorlar.

 

Türkiye’de, disiplinde karşılaşılan cinsiyetçilik ve istismar biçimleri üzerine gerçekleştirilmiş, benim bulabildiğim yayınlanmış bir çalışma ne yazık ki henüz mevcut değil. Fakat dünyadan örneklerle devam edecek olursak, ABD’de Southeastern Archaeological Conference üyeleri arasında gerçekleştirilmiş bir anket çalışmasına bakabiliriz: anket katılımcılarının %68’i saha çalışmalarında çeşitli biçimlerde cinsiyetçiliğe maruz kaldıklarını belirtmişler. Kadınların %71’i taciz edilmiş, %26’sı ise hakarete uğramış. Sonuçlar, özellikle kadınların, arkeolojide geçirdikleri süre arttıkça cinsiyetçi tutum, taciz ve istismar tecrübelerinin arttığını gösteriyor. Bu sayılar, bu tür tecrübeleri atlatabilen ve buna rağmen arkeolojiye devam edebilenleri yansıtıyor sadece. Tacize uğrayanların %53’ü bu tecrübe üzerine arkeolojiyi bırakmış.[22]

 

İngiltere’de gerçekleştirilen bir anket çalışmasında ise, cinsiyetçilik ve cinsel istismar olarak tanımlanması gereken pratiklere dair katılımcılardan birinin cevabı çok çarpıcı: “Arkeolojide hep karşılaşılan gündelik şeyler. Anketi yapan kişi belli ki arkeolojide normal gündelik yaşam ile başa çıkamayan biri.” Anketi gerçekleştiren araştırmacı, Cambridge Üniversitesi’nde yaşadığı cinsel tacizi şikâyet ettiği için üniversite yönetimi tarafından ciddi bir yıpratma politikasıyla karşılaşan, ödül alan çalışması “prestijli erkeklerce” aşağılanmış genç bir kuir lisansüstü öğrencisi. Yayın yapma ve görünürlük bağlamında yeni bir çalışma ise,[23] son on yıllarda disiplinde kadın arkeologların sayısında ciddi bir artış yaşanmasına rağmen, bunun cinsiyet eşitliğini sağlamadığını tespit ediyor. Prestijli dergilerde yayın yapan kadınların büyük çoğunluğunun cis-kadın, beyaz ve heteroseksüel olduğunu ve dolayısıyla disiplinin bilgi üretimi dinamiklerinin halen eşitsiz olduğunu söyleyen çalışma, prestijli dergilerde yayın yapabilenler içerisinde ise heteroseksüel, beyaz erkeklerin sayıca ağırlığını koruduğunu gösteriyor.

 

***

 

Meselenin Türkiye bağlamına baktığımızda, arkeolojide kadınların, ilk kuşak arkeologlardan bu yana sayısal olarak yüksek bir temsil oranına sahip olduğunu görüyoruz.[24] Fakat, disiplinin kurumsallaşmaya başladığı dönemde yeni kurulan ulus-devletin ideolojisine hizmet etmek amacıyla yurtdışına eğitime gönderilen ve döndüklerinde arkeoloji bölümlerinin kuruluşunda yer alan ilk kuşak arkeologlar ve yetiştirdikleri öğrenciler içerisinde yer alan bu güçlü kadın figürlerin arkeolojiye devam edebilmesinin koşulunun, dönemin resmî ideolojisiyle uyumlu bilgi üretiminde bulunmaları ve çizilen sınırların dışına çıkmayan bir rol model teşkil etmeleri olduğunu da eklemek lazım. Bu yüksek temsiliyete rağmen disiplinin cinsiyetçi kökenlerinin kadın arkeologlara atfettiği rolü açıklayan bir alıntıyla devam edelim: “…özellikle ileride çalışma gereksinimini duymayacak olan kız öğrencilerin gelmesine önem veriyordum. Böylece bu hanımlar, evlendikleri zaman briç partileri yerine konferanslara gidecekler, eski eserlerimizi kurtarıcı sanat hareketlerine katılarak bulundukları yerde kültür düzeyi yüksek bir ortam yaratacaklardı.”[25] Bu yaklaşım günümüzde belli bir oranda kırılmış ve kadın arkeologlar görünürde saygı görüyor olsa da arkeolojide halen tabu olan, tartışamadığımız şeyler var. Kadınlar ve erkekler arasındaki sayısal eşitliğe rağmen, kaç arkeoloji bölümünde kadın ve LGBTİ+ öğrenciler saha çalışmalarında karşılaşma riskleri olan cinsiyetçilik, ayrımcılık ve taciz biçimlerinden haberdarlar? Bunlarla karşılaştıkları takdirde alınacak önlemlere, başvurulabilecek mekanizmalara dair bir çalışma var mı? Bu sorulara dair etkin bir politika yaratamayışımızın altında, toplumsal kabullerin yanında, arkeolojinin politika ve teoriye olan mesafesi ve disiplinin yapısal sorunlarına dair feminist eleştirilerin eksikliği yatıyor. İyice uzamış bu yazıyı bitiriyor, Türkiye’de arkeoloji disiplinin tarihsel yapılanmasını ve bugünkü deneyimlerimizi farklı boyutlarıyla tartışmayı ikinci yazıya bırakıyorum.

 

 

Kaynakça

Bertelsen, R., Lillehammer, A., Naess, J.-R., (ed.). 1987. Were They All Men? An Examination of Sex Roles in Prehistoric Society. Acts from a workshop held at Ulstein Kloster, Rogaland, November 2-4, 1979. Stavanger: Arkeologisk Museum i Stavanger.

Conkey, M. W. 2003. Has Feminism Changed Archaeology?, Signs, 28(3), 867-880.

Conkey, M. W., Gero, J. M. 1997. Programme to Practice: Gender and Feminism in Archaeology. Annual Review of Anthropology, 26, 411-437.

Conkey, M. W., Spector, J. D. 1984. Archaeology and the Study of Gender. Advances in Archaeological Method and Theory, 7, 1-38.

Çevik, Ö. 2013. Türkiye Arkeolojisi’nde Öncü Kadınlar. İçinde O. Tekin, M. H. Sayar ve E. Konyar (ed.), Tarhan Armağanı. M. Taner Tarhan’a Sunulan Makaleler (s. 131-141). Ege Yayınları.

Diaz-Andreu, M., Sørensen, M. L. S. 1998. Excavating Women: Towards an Engendered History of Archaeology. İçinde M. Diaz-Andreu ve M. L. S. Sørensen (ed.), Excavating Women. A History of Women in European Archaeology (s. 1-27). Routledge: London.

Engelstad, E. 2007. Much More than Gender. Journal of Archaeological Method and Theory, 14, 217-234.

Gero, J. 1985. Socio-Politics and the Woman-at-Home Ideology. American Antiquity, 50(2), 342-350.

Gero, J. 1994. Excavation Bias and the Woman-at-Home Ideology. İçinde M. C. Nelson, S. M. Nelson ve A. Wylie (ed.), Special Issue: Equity Issues for Women in Archaeology. Archaeological Papers of the American Anthropological Association, 5(1), 37-42.

Gimbutas, M. 1991. The Civilization of the Goddess: The World of Old Europe. Harpers: San Francisco, CA.

Heath-Stout, L. E. 2020. Who Writes about Archaeology? An Intersectional Study of Authorship in Archaeological Journals. American Antiquity. DOI:10.1017/aaq.2020.28

Kramer, C., Stark, M. 1994. The Status of Women in Archaeology. İçinde M. C. Nelson, S. M. Nelson ve A. Wylie (ed.), Special Issue: Equity Issues for Women in Archaeology. Archaeological Papers of the American Anthropological Association, 5(1), 17-22.

Meyers, M. S., Horton, E. T., Boudreaux, E. A., Carmody, S. B., Wright, A. P., Dekle, V. G. 2018. The Context and Consequences of Sexual Harassment in Southeastern Archaeology. Advances in Archaeological Practice. DOI:10.1017/aap.2018.23

Pope, R. 2011. Processual archaeology and gender politics. The loss of innocence. Archaeological Dialogues, 18(1), 59-68.

Quinlan, L. 2019. “… and his wife Sally”: The Binford Legacy and Uncredited Work in Archaeology. Society for American Archaeology Annual Meeting 2019, Albuquerque, NM.

Sørensen, M. L. S. 2013. The History of Gender Archaeology in Northern Europe. İçinde D. Bolger (ed.), A Companion to Gender Prehistory (s. 396-412). Wiley-Blackwell.

Wylie, A. 1994. The Trouble with Numbers: Workplace Climate Issues in Archaeology. İçinde M. C. Nelson, S. M. Nelson ve A. Wylie (ed.), Special Issue: Equity Issues for Women in Archaeology. Archaeological Papers of the American Anthropological Association, 5(1), 65-71.

Wylie, A. 1997. The Engendering of Archaeology. Refiguring Feminist Science Studies. Osiris, 12, Women, Gender, and Science: New Directions, 80-99.

Wylie, A. 2002. Thinking from Things: Essays in the Philosophy of Archaeology. University of California Press: Berkeley.

[1] Akt. Pope 2011: 62.

[2] Pope 2011: 62-64.

[3] Diaz-Andreu ve Sørensen 1998: 4-5.

[4] Engelstad 2007: 219; Sørensen 2013: 399.

[5] Kramer ve Stark 1994.

[6] Wylie 1994.

[7] Gero 1985, 1994.

[8] Quinlan 2019.

[9] ibid.

[10] Janet Clinger’ın çalışması 2005 yılında Our Elders, Six Bay Area Life Stories adıyla yayınlanmıştır. Burada Sally Rosen’den alıntılar için bkz.: https://susiebright.blogs.com/susie_brights_journal_/2008/05/sally-binford-n.html

[11] Quinlan 2019

[12] Gimbutas 1991.

[13] Bertelsen vd. 1987.

[14] Conkey ve Spector 1984.

[15] Conkey ve Spector 1984: 21.

[16] Gero 1985: 244.

[17] Wylie 2002: 187.

[18] Conkey ve Spector 1984: 28.

[19] Engelstad 2007: 218; Wylie 1997: 95.

[20] Conkey ve Gero 1997.

[21] Conkey 2003.

[22] Meyers vd. 2018.

[23] Hearth-Stout 2020.

[24] Çevik 2013.

[25] Akurgal 1993’den akt. Çevik 2013.

 

Ana görsel: 1929, İskoçya,  Skara Brae kazı alanı. 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bir de bunlar var

Cansız Mankene Forma Giydirip Kına Gecesi Yapma Janrının Düşündürdükleri
Seks İşçiliğini Victor Hugo’dan Öğrenmek
Zamanın Hortlağı

Pin It on Pinterest