Alevilerin zarar görmemek adına kimliğini gizleme ihtiyacı LGBTİ+ların dolaptan çıkmadan önceki deneyimine oldukça benzer olduğunu geçmiş deneyimlerime bakınca anlıyorum.

KÜLTÜR

Mekânın Travmada Nasıl Bir Rolü Olabilir?     

Editörlüğünü Umut Tümay Arslan’ın yaptığı Cuma Fragmanları bir kısmı kalıba girmiş, bir kısmı dışarıda kalmış ya da şekilsiz bir kadınlık tecrübesiyle, yarı-pişmiş bir kadınlık tanımıyla bir biçimde bağlı, herhangi bir film, roman, şiir, sanat, kültür ürünü, büyük meseleler-küçük meseleler-orta meseleler, ama en çok yazmak, yazının gücü ve güçsüzlüğü ve kadınların yazması hakkında.

 

 

Cuma fragmanları için henüz tam olarak ne yazacağımı bilmiyorken dahi aklıma ilk gelen konular her zaman zaten dert edindiklerimdi: kırılganlık/aidiyetsizlik/yalnızlık ve kimlik/mekân/coğrafya.

 

Öncelikle bu metnin oldukça kişisel olacağını daha baştan söylemem gerek; başa çıkmaya çalıştığım hisler, anılar ve mekânları bir yandan da akademik olarak çalıştığım beşerî coğrafya ile birlikte düşüneceğim.  Bunlar sürekli zihnimde dönen ancak kamusal alanda yazmadığım düşünceler, bu sebeple kendimi kırılgan bir pozisyona sokuyor olmanın endişesini taşıyorum; bu sebeple yazdıklarımı bir miktar sansürleyeceğim, tamamen açılmayacağım. Size hepimizin sahip olduğu oldukça sıradan dertlerden bahsedeceğim, ama belki bazılarınız benden daha iyi baş ediyordur, bilmiyorum.

 

Sahip olduğum kimliklerden ötürü kendimi sıklıkla yabancı ve yalnız hissettiğim mekânlarda bulundum, yaşadığım mahalle/kent, üniversiteler, sosyal ortamlar… Farklı kültürlerden, sınıflardan, cinsiyet ve cinsel yönelimlerden insanlarla olmak zamanla kendi insanlarımı ve mekânlarımı aramaya itti beni, hala da bulduğumu söyleyemem. Hiçbir yere ait hissedemiyorum ne tek başıma yaşadığım evime ne de 15 yıldır yaşadığım, yetişkinliğimi geçirdiğim İstanbul’a. Sahip olduğum tüm kimliklerim de hep “arada” gibi, tam olarak bir yere veya gruba ait değil gibi. Bir yandan da bu aidiyetsizlikle gelen yalnızlık hissinin benim kişisel sorunum olmadığına inanıyorum, hatta jenerasyonlar arası aktarıldığına inanıyorum; özellikle de “azınlıklar” için, diğer travmalarla birlikte.

 

Başta söylediğime dönecek olursam. Kişisel hikayemi beşerî coğrafyayla birlikte düşünmeye yani. Sorum basitçe şu: Mekânın travmada nasıl bir rolü ve failliği olabilir?

 

Bugüne kadar 11 farklı ev ve 3 farklı şehirde yaşadım ve bu şehirlerin hiçbiri memleketim değildi. Annemle babamın bir köyü var ama ben orada hiç yaşamadım; öte yandan yine de memleket diye konuştuğum tek yer. Kendimi bildim bile nerelisin dediklerinde uzun uzun açıklama yapmaktan kendimi alamam (birçok konuda olduğu gibi) ve onlara şunu sorarım: Nerede doğduğumu mu, nerede büyüdüğümü mü, kökenlerimi yani yetiştirildiğim kültürü mü soruyorsun? Hepsinin cevabı farklı ve benim hakkımda çok farklı fikirler veriyor gibi hissediyorum ve aslında hiçbiri tek başına benim hakkımda yeterince bilgi vermiyor; ama bunların hepsi benim kimliğimi oluşturuyor. Belki de coğrafya/mekân üzerine düşündükçe ve okudukça tüm bunların bu kadar önemli olduğunu görüyor ya da o sayede farkına varıyorum. Sonuç itibariyle aslında tek hissettiğim şey mekânsal/coğrafi aidiyetsizlik. Bu aidiyetsizliğe farklı ölçeklerde -ülke, kent, üniversite ve ev- değinmek istiyorum; çünkü bunların hepsi farklı kimliklerimle eşleşiyor.

 

 

Alevi Olarak Açılmak

 

“Oysaki (toplumsal) mekân, şeyler arasında bir şey, ürünler arasında herhangi bir ürün değildir, onların ortak-varlıkları ve eşzamanlılıkları içindeki ilişkilerini, yani (nispi) düzeni ve/veya (nispi) düzensizliği kapsar. Bunun sonucunda bir işlemler kümesi ve dizisi doğar, dolayısıyla basit bir nesneye indirgenemez. […] Geçmiş eylemlerin sonu olarak yeni eylemlere imkân tanır, bunları telkin eder ya da engeller” (Lefebvre, 2015, s. 99).

 

Memleketim sorulduğunda annemle babamın köyünün olduğu Avanos’u (Nevşehir) söylüyorum, fark ettiyseniz Nevşehir’in bir köyü demiyorum; çünkü Nevşehir ve Avanos çok farklı beşerî coğrafyalara sahip, bu sebeple farklı kültürlere işaret ediyor. Bazen ise Alevi kimliğime vurgu yapmak için tanımlarken köyümüzün Hacıbektaş’a (Nevşehir’in çoğunlukla Alevilerin yaşadığı ve Aleviler için manevi değeri yüksek başka bir ilçesi) yakın olduğunu belirtirim. Annemle babam 9 yıldır Avanos’ta yaşadıkları için, senede en az iki kez gitmem sayesinde bu kent hakkında daha çok fikir sahibi olmaya başladım. Nevşehir İç Anadolu’nun Sünni muhafazakâr ve milliyetçi bir şehri. Pek tabii tahmin edeceğiniz üzere kent nüfusunun çoğunluğu Alevilerden hoşlanmaz (bu konuda sayısız örnek verebilirim ama gerek duymuyorum). Nevşehir’deki birkaç Alevi köyünden biri de bizimki, bu sebeple Nevşehirliler bizi bilir; köyünüzü söylediğiniz an Alevi kimliğini saklamak (çünkü çoğunlukla saklamamız gerektiği öğretilir) pek mümkün olmaz.

 

Alevilerin zarar görmemek adına kimliğini gizleme ihtiyacı LGBTİ+ların dolaptan çıkmadan [coming out of closet] önceki deneyimine oldukça benzer olduğunu geçmiş deneyimlerime bakınca anlıyorum. İstanbul’a üniversite için geldiğim ilk senede arkadaşlarımın sınıf arkadaşlarıyla bir barda buluşmuştum. Muhabbet esnasında Nevşehirli olan çocuk köyümü söylememle Alevilikten ötürü kötü bilindiğimizi söylemişti. Gecenin ilerleyen saatlerinde ise sarhoş olmamla birlikte Alevi olduğum için bana asılmıştı, Alevilerin ahlâksız olduğuna inandığı için… İstemeden come out[açılmak] edilmiş olmuştum o gece. “Alevi olarak açılma” kavramını yakın arkadaşım Ali Yıldırım’ın yüksek lisans tezinde (2018) Alevilerin inançsal ve performatif cem ritüelleri yoluyla bir tür “takiyyeden” çıkma ve LGBTİ+ların dolaptan çıkma kavramları arasında kurduğu analoji üzerinden düşünmeye başlamıştım. LGBTİ+ Alevilerin açılma deneyimlerini de içeren çalışması bu kimliklerin kesiştiği sosyal ve politik alanlara odaklanıyordu. Kendisini ilk olarak tezi sayesinde tanısam da arkadaşlığımızla, yaptığımız paylaşımlarla bu kimliklerin kesişimi konusunda farkındalığımı artırmaya devam etti ve benzer kimliklere/deneyimlere sahip olduğumuz için yalnızlık hissimi giderenlerden biri oldu. Ali’nin de çalışmasında belirttiği üzere tek açıldığımız kimliğimiz cinsiyetimiz ve cinsel yönelimimiz değildi; sahip olduğumuz bütün kimliklerimiz bir çeşit dolapta olma ve açılma deneyimlerine sebep oluyordu.

 

İlk defa Alevi olarak açılmam lise sonda Kürt bir arkadaşımaydı; hatta tanıştıktan kısa süre sonra açılmıştım güvende hissettiğimden. Hatta çok mutluydum onu tanıdığıma çünkü o da “öteki”ydi, yaşadığımız muhafazakâr milliyetçi şehirde Kürt nüfusu da epey az olduğundan ötürü. Bu açılmanın rahatlatıcılığı bir yana, çocukluğum boyunca kimliğim açık olacak korkusuyla defalarca anksiyete krizine girdiğimi bilirim (LGBTİ+lar bilir). Her Alevi dendiğinde başımdan aşağı kaynar sular dökülür gibi olurdu, elim ayağım titrer, konuşmamak için kendimi tutardım, pek konuşabilecek halde de olmazdım zaten. Şimdi fark ediyorum da birçok çocuk için ağır bir deneyim. Bir keresinde lise sonda en yakın kız arkadaşım sınıfın ortasında benimle birlikte diğer insanlara “mum söndü” anlattığında tüm bu fiziksel tepkilerle birlikte söylediklerinin doğru olmadığını kızarak söylemiştim, kendimi açık etmemeye çalışarak. Zaten bulunduğum muhafazakâr okulda en yakınlarımdan dahi slutshaming [ahlaksızlık iddiasıyla utandırma] ve benzeri olumsuz deneyimler yaşamış kalmış biri olarak Alevi olduğum bilinse kim bilir daha neler yaşardım.

 

Tüm bunların travma olduğunu epey geç fark ettim yıllarca destek almış biri olmama rağmen, bundan 2 yıl önce gittiğim bir psikiyatrist kendim hakkında çok da bilgi vermeden bana “Alevi misiniz?” diye sorduğunda şaşırarak evet demiştim (muhtemelen o da Aleviydi, birbirimizi tanımak gibi özel güçlerimiz var). O da bana Alevilerin travmatize edilmiş bir toplum olduğunu söylemişti, pek tabii… Yıllarca psikiyatristlere ve psikologlara yalnızlık sorunlarımı anlatıyor oluşumu ve tüm bunların ilişkisini yeni yeni fark ediyorum. “Yakın arkadaşlarım”dan dâhi gizleniyor olmam yalnızlık hissini elbette getirir, ne de olsa yabancılar[i] arasında yaşıyordum. Tüm bunların ardından şunu düşünüyorum Alevilerin olduğu bir mahallede/ilçede/şehirde yaşıyor olsaydım belki de birçok travmamı yaşamamış ve kendimi bu kadar yalnız hissetmemiş olacaktım. Peki, neden benim yaşadığım şehirde hiç Alevi yoktu?

 

 

Alevi Coğrafyası

 

Toprak, terör yoluyla zapt edilip muhafaza edilen bir yerdir; bölge, güç yoluyla yönetilen mekândır. (Neocleous, 2015)

Coğ­rafya önce savaş yapmaya yarar sözü, sadece askeri harekata yarar anlamına gelmez; sadece şu ya da bu düşmana karşı açılması gereken savaş olasılığına karşı değil, aynı zamanda devlet örgütünün, üstünde güç kullandığı insanları daha iyi denetlemek amacıyla, bölgeleri düzenlemesine yarar. (Lacoste, 1998)

 

 

Türkiye Alevi Coğrafyası. Kaynak: www.alikenanoglu.net/alevi-koyleri-listesi/

 

 

Alevi coğrafyası düşünüldüğünde Dersim, Sivas ve Erzincan etrafında yoğunlaşan, buralar dışında ise Türkiye’ye yayılmış, seyreltilmiş bir harita çıkar (bkz: Şekil 1). Doğrusu bu haritanın beni epey şaşırttığını söylemeliyim, transların “Çocukken bir ben bir de Bülent Ersoy var sanıyordum.” demesi gibi, ben de 18 yaşına kadar Alevi olarak açılmamış biri olarak sadece bizim sülale var sanıyordum, -malum Alevilerin medyada pek temsili de yok. Tabii ki Alevilerin var olduğunu biliyordum ama büyüdüğüm şehirde (adını söyleyerek kendimi tetiklemeyeceğim) hiç Alevi ile karşılaşmamıştım. Belki onlar da benim gibi saklıyordu; ancak haritada hiç kırmızı işaretlenmemiş sayılı şehirlerden birinde büyüdüğüm için karşılaşmamam çok garip de değildi. Peki, neden bir Kürdistan coğrafyası olduğu gibi bir Alevistan coğrafyası yoktu? Neden Aleviler Anadolu’ya bu şekilde dağı(tı)lmış bir haldeydi? Buna sebep olarak Salman’ın (2017) literatürden aktardığı sebepler şunlar: Alevilerin göçebe oluşu ve Osmanlı İmparatorluğu’nun 16-19. yüzyıllar arası döneminde savaş, ayaklanma ve Kızılbaş kıyımları, kitlesel Alevi göçleri. Salman 1919-1950 yılları arasındaki Alevi göçlerini ise Alevilere karşı sindirme ve soğurma politikalarıyla ilişkilendiriyor; bu sebeple özellikle Kürt/Zaza Aleviler devlet şiddetiyle kıyıma maruz kalıyor ve göçe zorlanıyor ya da eğitim politikaları ve Alevi inancının devamını sağlayan dergâhların kapatılmasıyla asimilasyon politikalarına maruz kalıyor. 1960-1979 yıllarında tüm Türkiye’de kırdan kente yaşanan göçte Alevilerin, diğer gruplardan farklı olarak, inanç ve kimliklerini saklama (takiyye) ihtiyacı ortaya çıkıyor (Salman, 2017); bu maalesef benim de 90’lar sonu ve 2000’lerde yaşamaya devam ettiğim bir süreç. Salman 1980 sonrasında Alevilerin kendi adlarına konuşup seslerinin yükseldiğini söylüyor. Bu noktada kendi deneyimimin 1970’lere benzer olması sebebiyle zaman ve mekânın birbirinden ayrılmasının ne kadar zor olduğuna dikkat çekmek istiyorum. Her ne kadar belirli kentlerde tarihsel olarak Aleviler için olumlu bir gelişme olsa da, birçok kentte bu gelişmeden söz edemeyebiliriz. Ben hala 2000’lerde yaşadığım şehirde belki de İstanbul’un 1970’lerini yaşıyordum bu dönemlendirme bağlamında. Zaman her mekânda aynı şekilde ilerlemiyor.

 

Haritaya tekrar tekrar bakıyorum, Alevilerin yoğunlaştığı Dersim, Erzincan, Malatya, Tokat, Çorum, Adıyaman ve Maraş haricindeki şehirlerde yaşayan Aleviler köylerinin dışına çıktıklarından bu şehirlere karşı aidiyetleri var mıydı? Ya da Sivaslı ve Maraşlı hemşehrileri tarafından katledilmiş Aleviler ne kadar bu şehirlerle memleket ilişkisi kurabiliyor, aidiyet hissedebiliyor? Haritanın büyük bir nüfusa işaret ettiğini tahmin ediyorum, peki bu kadar Alevi nerede? Ünlü Onur Yürüyüşü sloganında söylendiği gibi “her yerdeyiz” ama yeterince görünür de değiliz. (İnternet öncesi) Medya temsillerini düşünüyorum TV’de Alevi temsili var mıydı, çocukken çok fazla Alevi türkü ve deyişlerinin çaldığını hatırlıyorum popüler yayınlarda dahi, peki Alevi deniyor muydu? Pek hatırlamıyorum bunları… Aklıma daha çok TV’de canlı yayında M.A. Erbil’in ve G. Ümit’in “mum söndü” muhabbeti geliyor.

 

 

Mekânın Mücadeledeki Rolü

 

Kentte doğan ilk nesil olarak kendimi kentli ve köylü olma noktasında biraz arada hissediyorum doğrusu, bir aidiyetsizlik de burada… İstanbullular da zaten Anadolu’nun küçük bir şehrinden geldiğim için beni “taşralı” olarak adlandıracaktır pek tabii. Annemle babam evlendiklerinde İzmir’e, orada yaşayan köylüler vasıtasıyla birçok Alevinin yaşadığı Narlıdere’ye (artık epey değişip soylulaşmış bir ilçe) göçmüşler ilk olarak ve hayatımın ilk 9 yılı da burada geçti bu sebeple. Göç eden insanların hemşehrilerinin yaşadığı yerlere taşınması oldukça yaygın pratik, bu sayede yaşadıkları mekânlarla aidiyet ilişkisi kurmak kolaylaşıyor olmalı ve yalnız hissetmiyor olmalılar. Bu sayede aynı kimliğe sahip hemşehrileriyle benzer yaşam tarzını bir miktar devam ettirebiliyorlar. Sonrasında ise 9 yaşında küçük bir şehre, öncesinde bahsettiğim bizim gibi olmayanların arasına gittik. Bu elbet zorunlu bir göç ya da sürgün değildi, ekonomik sebeplere dayalıydı. Ancak şimdi fark ediyorum da kendi mahallene sahip olmaman, kendi insanlarının etrafında olmaması önemliydi. Örneğin eğer bir Alevi mahallesinde yaşasaydım din kültürü öğretmeni bu kadar kolay bir şekilde “Aleviler sapkındır” diye “ders” anlatabilecek miydi? Yukarıda Neocleous ve Lacoste’un da işaret ettiği üzere iktidarlar ulus-devlet kimliğine göre makbul olmayan toplulukların bir mekâna sahip olmalarına izin vermek istemez. Bu sebeple politik mahalleler olarak adlandırılan mahallelerde TOMA ve akrep eksik olmaz, bu mahalleler soylulaştırılır, belediye sınırları değiştirilir, farklı kimliklerden insanların ve hatta muhafazakâr cemaat örgütlenmelerin buraya taşınması sağlanır. Mekânsal asimilasyon politikaları ülke ölçeğinden kent ve mahalle ölçeğine devam eder; bir arada yaşayan belirli bir bölgeye sahip olan marjinalize edilmiş gruplar güçlenmemeli çünkü.

 

Mekânınız varsa iktidarınız ve mücadeleniz vardır.

 

Anarşist coğrafyacı Breitbart (2012), mekânı mücadelede bir partner/ortak [partner in struggle] olarak gördüğünden bahseder; yani mücadele sadece mekânın içinde ya da mekân için değildir; mekân da mücadelenin bir parçasıdır, faillerinden [agent] biridir. Bir mekân başlı başına bir faildir sadece bir temsil değildir, bir fiziksel mekâna işaret etmekle kalmaz; tarihsel ilişkiler ağını kendisiyle birlikte taşır.

 

Coğrafyası, yurdu, toprağı, mahallesi olmayanların mücadele ortağı da olamadığını, mücadelede yalnızlaştığını düşünmek için yeterince sebebimiz var.

 

 

[i]  Alevilerin Sünnileri tanımlama biçimi.

 

Kaynaklar:

Breitbart, M. M. (2012). Looking backward/acting forward. Antipode, 44(5), 1579-1590.

Lacoste, Y. (1998). Coğrafya savaşmak içindir. Özne.

Lefebvre, H. (2015). Mekânın Üretimi. Sel Yayıncılık.

Neocleous, M. (2014). Devleti Tahayyül Etmek. NotaBene.

Salman, C. (2017). Türkiye Göç ve Kentleşme Süreçlerinde Alevi Deneyiminin Yeri: Bir Dönemlendirme Önerisi. İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 24-51.

Yıldırım, A. (2018). Reconsidering the negotiation among intersecting identities: LGBT+ Alevis in Istanbul. İstanbul Bilgi Üniversitesi. Yüksek Lisans Tezi.

 

 

Ana Görsel: İzmir’in Gaziemir ilçesinde bir evin duvarına yazılmış yazıdan detay, Kasım 2019.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bir de bunlar var

Batı Sanatında Darlanan Kadınlar
Halil İnalcık’ın Ardından: Bir Soru Peşinde Koşmak
Ses Getiren Yapım: Alışırım

Pin It on Pinterest