Sibil’in oyunlarında yaşam nasıl bir kurmacaya dönüşüyordu? Kadınların paylaşa paylaşa büyüttükleri, evlere sığmayan düşleri dünyayı karış karış nasıl dolaştırıyordu?

KÜLTÜR

gelecek’e ne oldu?*

Zabel Asadur, edebiyat dünyasında “bilinen” adıyla Sibil. Batı Ermenice yazılmış tiyatro metinlerini ararken, biyografiler, bibliyografyalar arasında dolanıp dururken Lerna Ekmekçioğlu ve Melissa Bilal’in derledikleri Bir Adalet Feryadı:Osmanlı’dan Türkiye’ye Beş Ermeni Feminist Yazar 1862-1933’ten öğrendim Sibil’in sadece öykü, roman ve şiirlerinin değil oyunlarının da olduğunu.[1]

 

Yaşamı boyunca kadınların eğitim hakkı için çalışan, henüz on yedi yaşındayken sınıf arkadaşı sekiz kadınla Azkanıver Hayuhyats Ingerutyun’u (Milletperver Ermeni Kadınlar Cemiyeti) kuran ve bu cemiyet aracılığıyla taşradaki çocukların ve kadınların eğitim alması için faaliyetler yürüten Sibil… Ermeni okullarında okutulan Ermenice dilbilgisi kitabı Tankaran’ın iki yazarından biri olan, dönemin süreli yayınlarında yazıları yayımlanan Sibil… 1863’te Üsküdar’da doğan 1934’te Şişli Mezarlığı’na gömülen Sibil…

 

Zabel Asadur, Sibil.

 

Sibil’in oyunlarında yaşam nasıl bir kurmacaya dönüşüyordu? Yaşadığı dönem genç bir kadının dilinden nasıl aktarılmıştı metne? İmgelerinin sahnesi neresiydi? O sahnede hayat bulan karakterler nasıl çizilmişti? Okurun henüz karşılaştığı bir yazarla ilgili aklına gelebilecek sıradan sorulardı benimkisi. Sıradan sorularımın peşine düştüğümde önce şu bilgiye ulaştım:

8 Mart 2003’te Hay Gin Kadın Platformu, Zabel Asadur anısına “Yazar, şair Zabel Asadur ve eşi Hrant Asadur bu evde yaşamıştır.” yazılı bir plaket hazırlayıp plaketi bir vakitler yaşadığı Kınalıada, Akasya Sokak’taki evine asmak ister çünkü “Sibil de Adalı bir yazardı ve tıpkı Sait Faik gibi, tıpkı Reşat Nuri gibi ada vapurlarından, akasyalarından beslenmiş, yazdıklarına yaşadığı yerlerin izlerini bırakmıştı. Ama yaşadığı yerler, onun izlerini bugüne taşımamıştı. Belki Ermeni diye, belki kadın diye, belki de Ermenice yazdı diye… Belki […]”[2]

 

 

 

1918, Proti diye düşülmüş notu okuyorum elimdeki oyun metninden. Bugünkü Kınalıada, o zamanlar Sibil’in kaleminde Proti. Oyunu merak edip aramaya başladıktan aylar sonra bulabilmiştim. Oyunun kopyası, yazıldığı yerden binlerce kilometre öteden, bir başka ülkeden, kişisel bir arşivden çıkarılıp gönderilmişti. [3] Oysa şuracıkta, demek Kınalıada’daki o evde yazılmıştı. Oyunda mekân Beyoğlu’nun Cadde-i Kebir’inde[4] bir ev. Evdeki kadınların gerilimli ilişkisi metne konu oluyor. Bu evde yaşayan kadınlardan biri odasına çekilmiş roman yazıyor, gün ortasında evden çıkıp akşama kadar sergi dolaşıyor, tiyatrolara gidiyor, müzeleri geziyor, şehrin sokaklarını adımlıyor. Gülerek konuşmaktan, açık renk ve dekolte giymekten, herkesin önünde piyano çalıp şarkı söylemekten çekinmiyor. Adı, Arusyak. Arusyak, İzmir’de tanıştığı Arşak ile evlenip İstanbul’a, Arşak’ın annesi Diruhi ve kardeşi Hanımik’le yaşadığı eve, gelin olarak geliyor. Oyun da adını buradan alıyor, Harsı yani Gelin. Geleneklerin, yeniliklerin, değişimlerin orta yerinde, bir evde, çeşit çeşit kadın halleri oyunda kendine yer buluyor.

 

Daha başka oyunları da varmış Sibil’in. Biri de çocuk oyunuymuş, “-mış”, “-miş”. Öğrenilemeyen “geçmiş” zaman metinleri. Öğrenmemenin, öğrenememenin zamanı şimdi. Şimdide asılı kalmış bir geçmiş.

 

Sibil’in ulaşabildiğim metinleriyle belki de hiç ulaşamayacaklarıma doğru genişleyen bir aralıkta bir diğer oyunundan bahsetmek istiyorum aslında, Alparslan’la (Aleksandr Panosyan) birlikte yazdıkları. Eserin Ermenice adı Maknis, Türkçedeki karşılığı Mıknatıs.[5] 1909’da, İstanbul’da Matteosyan Matbaası’nda basılmış. Matbaanın ismini koleksiyoncuların, sahafların eline düşmüş kitaplardan biliyorum. Çoğunun basıldığı matbaa burası. Hangi semtteydi hatırlamıyorum. Kendi halinde sıradan bir merakı gidermek için bakıyorum. Baktığım yerde 16.12.1949 tarihli bir TBMM tutanağı çıkıyor karşıma. Önceki maddelerin olduğu sayfa yok, beşinci maddenin sonu okunuyor, altıncı madde ise şöyle başlıyor: “Emvali metrukeden Matosyan Matbaası, kanunun sarih hükümlerine rağmen; Cumhuriyet Gazetesi sahibine bilamüzayede nasıl icar edilmiştir?”[6] Tutanaktaki bazı sözcükler gözüme takılıyor: “Yunus Nadi tarafından Cumhuriyet Matbaasında vukubulduğu bildirilen yangında…” “yangın için bir kayıt…” “Resmi evrak ve defterlerin yok edilmesine dair 1934 tarihli bir tüzük…” “yok edilmek üzere tamamen kaldırılmış ve sandıklara konularak yığın yapılmış…” “25 sene geçmiş olmasına göre hiçbir bakımdan bu dosyaların bulunmasında da fayda mülahaza edilmemektedir.”

 

Bu okuduklarımı bilmiyordum. Oysa bir vakitler haber olmuş, haber üzerine yazılar da yazılmış. Emval-i metrukeyle ilgili okumuştum ama bunu bilmiyordum. Bunu bugüne kadar hiç bilmemiş olmakla bildiklerim arasında büyüyen bir huzursuzluk beliriyor.

 

 

 

Oyun metni 5 kuruşa Milletperver Ermeni Kadınlar Cemiyeti yararına satılmış. Pera Union Française sahnesinde hayırsever Oriortlar tarafından temsil edilmiş. İki perde, sahne İstanbul’da bir mahalle. Karakterler: Digin Gabaryan, Arsine, Mey, Şuşan, Vehanuş ve Ağavni. Digin Gabaryan, Arsine’nin annesi. Mey, Şuşan ve Vehamuş, Arsine’nin arkadaşları. İzmit Bahçecikli Ağavni, Gabaryanların hizmetçisi.

 

Sahnelemeyle ilgili şöyle bir not yazılmış:

Bu tiyatro oyunu özel olarak sanatsever Oriortlar tarafından temsil edilmek üzere yazılmıştır. Cemiyet ve aile çevreleri içinde ya da hayırseverlik amaçlı temsiller vesilesiyle bu oyunu sahneye koymak isteyenler olursa Digin ve Oriort Gabaryan’ın İstanbullu, soylu ve medeni Ermeni kadın tipi olduğu bilinciyle rollerini oynamaları gerekmektedir. Oriort Mey, anglofon ve İngiliz hayranı, özgür düşünceli, Ermeniceyi İngiliz aksanıyla konuşur. Oriort Şuşan bir Fransız tavrı sergiler. En önemli ve en zor rol hizmetçinindir. İzmit, Bahçecik taraflarından olan hizmetçi oralı kadınlara özgü telaffuzla, uzayan vurgularla ve jestlerle konuşmalıdır.[7]

 

Neden en zor rol İzmit, Bahçecikli Ağavni’yi oynayacak olanındı? Sadece telaffuzla mı ilgiliydi? İzmit, Bahçecik’i yıllar önce görmüştüm. Bahçecik’in Ermenilerin yerleşim yeri olduğunu öğrenmem sadece birkaç yıl öncesi. Bahçecikliler Ermenice sözcükleri nasıl telaffuz ederlerdi acaba?

 

Perde açıldığında Bahçecikli Ağavni’nin elinde çalı süpürgesi ile beyaz bir toz bezi vardır. Evde bir o yana bir yana koşup duruyordur. Büyük eziyet olarak gördüğü ev işlerinin yükünü anlatır: “Yap yap, ne sonu geliyor ne dibi görünüyor. Sil de sil, süpür de süpür, yıka, kurut, yemeğe yetiş, bir aşağı koş, bir yukarı… Böyle, her gün sabahtan akşama kadar böyle… Değil çekilecek dert değil…”[8] değil de hanımını seviyor Ağavni. Bir yandan ev işlerinden bunalırken bir yandan da anlatıyor: Evin hanımı önce eşini kaybetmiş sonra da malı mülkü. Pek iyi bir kadın. Sadece biraz titiz (!), evdeki ufacık bir şeyin bile yeri değişsin istemiyor, tozun zerresine tahammül edemiyor. Tüm gün evde tertip istiyor, düzen istiyor. Bir de kızı için hayırlı bir kısmet istiyor. Anne istiyor ama kızı Arsine evlenmeyi henüz düşünmüyor. Sorguluyor Arsine. Evliliği sorguluyor, evliliğin yükleyeceği rolleri sorguluyor. Arsine’nin arkadaşları da sorgulayıp duruyor. Mesela Vehamuş kadınların kamusal alandaki rolünü sorguluyor, taşradaki yoksulların, şehirdeki yetimlerin sorunlarını tartışıyor. Mey ve Şuşan da dahil olunca tartışmalar dallanıp budaklanıyor. Bu tartışmaların her biri ayrı başlıklarda konuşulup yazılmayı hak ediyor.[9] Oyun, bunun için muazzam bir zemin sunuyor ama oyunun bu ana hattında ilerlemekten beni alıkoyan, odağımı kaydıran bir başka şey var: Oyun boyunca sık sık bir araya gelen kadınların kimi zaman birbirinden farklılaşan kimi zaman birbirine eklenen ama her defasında paylaşa paylaşa büyüttükleri evlere sığmayan dünyanın haritasında karış karış dolaştıran düşler

 

Mesela bir gün büyük ikramiye çıkarsa ne yapacaklarına dair hayaller kurarlar. Şuşan ekspresle Paris’e gitme hayali paylaşır:

“Grand Opéra, Musée du Louvre, Comédie Française, les grands boulevards, Rue de la Paix, Les Grands Magasins, Champs Elysées, automobile, ballon dirigeable… Oradan Suisse, Genéve, Montblanc, Nice, Cannes, Menton, Rome, Floransa, bataille des fleurs, barcarolle a Venice… Ve oradan da harikulade kıyafetlerle Pera’nın, Büyükada’nın kibar hanımlarını épater için ver elini İstanbul.”[10]

 

Mey ise Niyagara Şelalesi’nden arkadaşlarına kartpostallar göndermek için Transatlantic’le Amerika’ya gitmeyi düşünür ve devam eder:

“Alaska’daki madenleri görüp California’daki milyonerlerle tanıştıktan sonra Patagonya’daki vahşilerin hayatını incelerdim. Daha sonra Güney Kutbu’ndan Okyanusya, Melburn, Sandviç ve Avazagadz adalarına geçerdim. Oradan Himalayalar üzerinde sabah kahvaltısı yapmak için Hindistan’a geçerdim. Oh! How splendid it would be! Pekin, Tokyo, Şangay, Kiyoto ve Suçeol… Sarı Irmak üzerindeki şehirlerden hiçbirini kaçırmazdım. O! Tren, gemi, sport, lawn tennis, croket, polo!… Hiç oturmadan ata binip hop hop Amazon olmak, tekne yarışlarına katılmak, erkeklerle birlikte kürek çekmek ve onları geçmek! Oh! What a delicious dream!”[11]

 

Mey’in bu tatlı rüyası da Şuşan’ın gezi planları da Vehamuş’un aklına pek yatmaz. Onun bir başka hayali vardır. “Ben” der Vehamuş:

“Ben, eğer benim param olsaydı memleketin ücra köşelerine okullar açmak, ışık ve bilgi yaymak için doğru Hayastan’a giderdim. Kilikya’nın yoksul köylerine, Muş’un, Harput’un, Van’ın, Sasun’un, Hınıs’ın ve Pasinler’in ücra köşelerine okullar açardım. Karanlıkta kalmış yerlere tatlı bir söz, bir fayda, hastalara ilaç, çıplaklara giysi, umutsuz çiftçilere tohumluk… Bir şefkat, bir cesaret ve nihayet beni şefkatli bir melek gibi kabul edecek, sevip kutsayacak bütün soydaş babalarıma, annelerime, kız ve erkek kardeşlerime yardım götürürdüm. Ah! İyilik yapmak, iyi olmak, -Bu değil midir bir Ermeni kadınının yeryüzündeki başlıca ideali ve en büyük görevi?”[12]

 

İster Kilikya’nın yoksul köylerine ister Paris’in geniş caddelerine açılsın hayaller geleceği besliyor. Geçmişin izi ve her şeyin olası olduğu o günlerin puslu havası oyun boyunca varlığını hissettirse de umutla bezeli yarın fikri bir yolunu bulup ışıldıyor. Bu yarın fikrine, geleceğe inanca neşeli, muzip bir tavır eşlik ediyor. Geleceğe inanç hayallerin sahiplerini de başkalaştırıyor. Onlara çizilen sınırları zorlamayı, onlara uygun görülen tanımlardan taşmayı deniyorlar her defasında. Bunu bazen kadınları esin kaynağı musalara benzeten, klişe ifadeleri yan yana getirerek kendini şair, yazdığını da şiir olarak tanımlayan ama en çok da kadınları ve kadınlığı tanımlamaya çalışan bir adamın aşk mektubunu birlikte okuyup eğlenirken bazen de bir evin içinde yahut dünyanın herhangi bir yerinde birbirleriyle ve dünyayla ne tür bir ilişki kurmak istediklerini tartışırken, birbirlerini bağlı oldukları nesneler, kişiler, fikirler üzerine eleştirirken bağlılık ve özgürlük, eşitlik ve adalet üzerine konuşurken yapıyorlar, hep bir neşeyle hep bir coşkuyla. Gelecek güzel günlere duyulan inanç, oyunun son perdesinde Bahçecikli Ağavni’nin sözleri ve bir kutlama sahnesiyle bir kez daha kendini gösteriyor. Yarın umutla beklenen bir zaman olarak işaretleniyor. Kadehler sağlık, mutluluk ve gelecek için kalkıyor.

 

Oyunda perde inerken, metnin yüz yıl sonrasından okurun şimdisinden metne bakarken huzuru kaçmış bir sessizliğin içinde aklımda bir soru dönüp duruyor: Geçmiş kaç kez kaç türlü yazıldı da, gelecek’e ne oldu?

 

 

 

*Metinde adları anılan Sibil’in her iki oyununu da Batı Ermeniceden okumaya çalışırken Ermenice bilgimin yetmediği her an yaşadığım tercüme zorluklarını Tomas Terziyan’ın bilgisi, sabrı ve desteğiyle aştım.    

       

[1] Sibil’in oyun yazarlığı ve yaşamı hakkında daha fazla bilgi Victoria Rowe’un A History of Armenian Women’s Writing: 1880-1922kitabında yer alan “Education is the Key: Sybil and Mariam Khatisyan” isimli bölümün Sibil kısmının Zülal Kılıç tarafından yapılan çevirisinde bulunabilir. Bunun için bkz. Victoria Rowe, “Sorunun Temel Çözümü Eğitimdedir: Sibil”, Bir Adalet Feryadı Osmanlı’dan Türkiye’ye Beş Ermeni Feminist Yazar 1862-1933, Lerna Ekmekçioğlu, Melissa Bilal (der.), İstanbul: Aras Yayıncılık, Temmuz 2017, s. 117-163. 

 

[2] İlgili haber ve Hay Gin Kadın Platformu’nun açıklaması için bkz. http://www.radikal.com.tr/radikal2/sibil-istanbullu-mu-870570/

 

[3] Harsı oyununun Batı Ermenice kopyasını Tomas Terziyan aracılığıyla Artsvi Bakhchinyan gönderdi. Oyunun Nishan Parlakian tarafından yapılan İngilizce tercümesi için de şuraya bakılabilir: Zabel Asadur, “The Bride”, Notable Women in Modern Armenian Drama, 1850-1970: An Anthology, Nishan Parlakian (ed.), USA: Armenian Heritage Press and AIWA Press, 2009, s. 249-275.

 

[4] İstiklal Caddesi

 

[5] Maknis’e Aram Kamburyan vasıtasıyla T.E.A.O. Vakfı Kütüphanesi’nden ulaştım.

 

[6] https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d08/c022/b018/tbmm080220180240.pdf

 

[7] Sibil- Alparslan, Maknis, İstanbul: Matteosyan Matbaası, 1909: s.7.

 

[8] A.g.e, s. 8.

 

[9] Bu tartışmalarla ilgili hem Bir Adalet Feryadı: Osmanlı’da Beş Feminist Yazar 1862-1933 hem de Lerna Ekmekçioğlu’nun Bir Milleti Diriltmek 1919-1933: Toplumsal Cinsiyet Ekseninde Türkiye’de Ermeniliğin Yeniden İnşası kitapları bana rehberlik etti. Aklımdaki pek çok soru için cevap oluştururken yeni sorular sormama da vesile oldu.

 

[10] Sibil- Alparslan, Maknis, İstanbul: Matteosyan Matbaası, 1909: s.25.

 

[11] A.g.e., s. 26.

 

[12] A.g.e. s. 26-27

 

Görsel: Christine Ay Tjoe, I need your hand. 

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bir de bunlar var

Kadın Kadın Mıdır?
(Karşı Cinsin Kıyafetlerini) Giyinme Odası
Herkes Keser Sevdiğini

Pin It on Pinterest