Ana akım muhalif arzu ise Filistin ve Israil boykotu gündeminden tamamen kopuk, Türkiye’nin bir şekilde yarışmaya dönmüş olmasından duyulan nostaljik bir heyecanda cisimleşiyor.

MEYDAN

Eurovision ve Türkiye’nin Yalnız Heyecanı

Bu sene 68. kez düzenlenen ve İsveç’in Malmö kentinin ev sahipliği yaptığı Eurovision Şarkı Yarışması, belki de tarihinin en ihtilaflı ve kaotik anlarına sahne olarak 11 Mayıs gecesi düzenlenen finalinin ardından son buldu. Yarışmanın gerçekleştiği bir hafta boyunca, alışılmışın ve belki beklenenin de aksine, Malmö Arena’dan yükselen sesler alkış ve sevinç çığlıklarından çok yuhalamalar ve Filistin’e özgürlük sloganları oldu. İsrail’in Filistin’de ve Gazze’de devam ettirdiği soykırımın gölgesinde gerçekleşen yarışma için, Avrupa Yayın Birliği EBU tüm çağrılara rağmen İsrail’in yarışmadan çıkarılmamış olması sebebiyle zaten bir süredir boykot ediliyordu. Boykot çağrılarının bir uzantısı olarak, etkinlik süresince Malmö’de Filistin ile dayanışma gösterileri gerçekleşti ve Eurovision’a alternatif Falastinvision gibi başka etkinlikler düzenlendi.

 

Bu yazıdaki esas amacım yarışmanın bu sene sahne olduğu olayların detaylı bir dökümünü sunmak değil. Ama şunu söylemeden geçemeyeceğim: Eurovision fanlarının önemli bir kısmı, katılan birçok yarışmacı ve yarışmayı bir şekilde takip etmekte olan geniş bir kamuoyu, etkinlik sırasında giriştikleri irili ufaklı protestolar ile yarışmanın, düzenleyicisi EBU’nun arzuladığı sakinlikte geçmesine engel oldular. Nitekim, haftaya da en çok bu protestolar damgasını vurdu. İsrail’in yarı final ve finalde halkoylamasında elde ettiği “başarının” kapkara lekesi baki olmakla birlikte, bize çok da bilmediğimiz bir şey anlatmıyor aslında. Zaten mevzu oylama sonucu ile rezil etmek değil, alanı baştan hiç açmamak olmalıydı, dolayısıyla puanlama üzerinden girişilecek bir analizi sadece gereksiz bulmuyor aynı zamanda reddediyorum. Çok büyük bir yanlış yapıldı ve bu yanlışta rezilce diretildi.

 

 

Halkoylaması sonuçlarına rağmen, İsrail’in imajını ve itibarını kurtarmak için EBU ile tam bir iş birliği içinde giriştiği bu süreçten hiç de beklediği sonucu alarak çıkamadığı, hatta sonuçta iyice rezil olduğu, EBU’nun da bu rezilliğe ortak olduğu aşikâr. 2022 yılında, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrası hiç vakit kaybetmeden Rusya’nın yarışmadan çıkarıldığını açıklayan ve bu kararı işgalci bir ülkenin katılımının yarışmaya ciddi bir itibar kaybı yaratacağı kaygısı ile gerekçelendiren EBU’nun, bu sene aynı tavrı son yedi ay içerisinde on binlerce Filistinliyi öldürmüş olan İsrail için göstermemiş olması, kaygı duydukları itibar kaybını misliyle yaşamalarına sebep olmuş oldu. İsrail’in sahnede bulunduğu anlarda salondan yükselen yuhalamalar ve sloganlar EBU’nun kullandığı ses ve görüntü teknolojileri sayesinde ekranlara yansımasa da arenadan çekim yapan katılımcılar yoluyla sosyal medyada epey dolaştı (link). Final gecesi, EBU’nun Eurovision organizasyonundan sorumlu bir numaralı kişisi Martin Österdahl’in ekranda göründüğü ve konuştuğu anlarda salondan yükselen ve Österdahl’ın mikrofondaki sesini neredeyse bastıracak kadar güçlü yuhalamalar da cabası.

 

Gelelim bu yazının esas meselesi olan Türkiye’ye. Bir soykırımın ve bu soykırımın faili ülkenin yarışmaya katılımının gölgesinde ve haliyle oldukça hararetli gerçekleşen, hakkında edilen tüm sözlerin de öyle ya da böyle bu gerçeklikle harmanlandığı böylesi bir senede, 12 yıldır yarışmaya katılmayan Türkiye yarışmaya konuk olarak döndü de ne oldu? 2003 yılında ülkeye ilk ve tek birinciliğini getiren Sertab Erener’in yarışmayı kazandığı parçası “Everyway That I Can” ile Malmö’deki yarışmaya konuk olmasına heyecanlanmak ve Batılılık fantezilerimizi tatmin etmek miydi bizlerden beklenen?

 

Kişisel sosyal medya hesaplarımda aynı anda adeta iki farklı Eurovision yaşandı son günlerde. Bir tarafta İsrail’in katılımı dolayısıyla tüm dikkatlerin yarışmanın paydaşlarının bu konuda ne yapacağına odaklanmış bir toplam ve hatta belki de bu senenin yarışmanın son senesi olacağına dair yorumlar yapılıyordu. Diğer tarafta ise bazı lubunyaların ve onların da dahil olduğu muhalif seküler ana akımın başını çektiği, Türkiye’nin yeniden bu Avrupa sahnesinde bir şekilde yer alıyor oluşu üzerinden dile gelen bir özlem ve gelecekte yarışmaya geri dönülmesine dair sayısız temenni, 2024 Eurovision’u üzerinden yaşanan yapayalnız bir heyecan.

 

Bu heyecan ve yalnızlığı üzerine daha fazla yazmadan önce Sertab Erener’in bu seneki dönüşü ile geri gelenin ne olduğunu anımsamak, biraz hafıza tazelemek, biraz da Eurovision’ın yukarıda bahsettiğim Türkiyeli takipçileri nezdinde nerelerde durduğunu ve his dünyalarında nerelere dokunduğunu irdelemek için kısaca 2003’e geri gitmek istiyorum. Her ne kadar bugün birçokları tarafından Türkiye’nin 2003’te Eurovision’da elde ettiği başarı “AKP’nin iktidar olduğu ama ülkenin henüz tam anlamıyla AKP tornasından geçmediği” bir döneme, dolayısıyla da AKP öncesi “eski” Türkiye’ye atfedilse de durum bundan oldukça farklıydı. Özellikle 11 Eylül 2001 sonrası Batı’nın gözünde yenilenmiş bir korku ve kaygı objesine dönüşen Orta Doğu, Batı’yı aynı zamanda bu tehlikeli dünya içinden kendiyle işbirliği edebilecek, artan tekinsizlik hissini bir nebze hafifletebilecek arayışlara da sürükledi. Kendini demokrat muhafazakar olarak tanımlayan AKP’nin seçimleri kazandığı, ve Türkiye’nin Doğu ve Batı arasında bir köprü olduğu imajını sahiplenmeye oldukça gönüllü olduğu bu yıllarda, Türkiye’nin uluslararası kamuoyundaki olumlu imgesi AKP’nin taze iktidarından pek de bağımsız değildi dolayısıyla. 2003’teki birinciliği getirenin sadece bu bağlam olduğunu iddia etmek şüphesiz büyük bir haksızlık olacaktır. Fakat Everyday That I Can’in bu bağlamı iyi yakalayan ve ona tam isabet konuşan bir parça ve performans olduğunu da düşünmeden edemiyorum, ki zaten bu da başarısına dahil edilebilir.

 

Erener, 2003’te Eurovision sahnesinde Avrupa’ya yılan hikayesi denilebilecek cinsten bir aşk hikayesini anlatan ve iflah olmazca tutulduğu diğerine “seni sevmeme izin ver, ben senin beni tekrar sevebilmen için elimden gelen her şeyi yapacağım” diye haykıran şarkısını söylüyor, TRT ekranlarında yarışmayı sunan Bülend Özveren de adeta Türkiyeli seyirciye Erener’in çağrısının Avrupalı dinleyicisinde karşılığını bulduğunu müjdelercesine defaatle salonun şarkıyla aşka gelip Erener’e kuvvetli alkışlarla eşlik ettiğini ve ciddi bir ilgi duyduğunu heyecanla anlatıyordu. Nihayet bu yarışmada görülmüştük ve değerimiz bilinmişti.

 

Şarkı, özellikle harem ve hamam imgelemleri ile yoğrulmuş klibi sebebiyle şaşırtıcı olmayan bir biçimde Edward Said’in şarkiyatçılık kavramına referansla çokça düşünüldü ve konuşuldu. Fakat şarkiyatçılığa eşlik eden bir kardeş kavramsallaştırma olarak garbiyatçılık bu gündelik tartışmalarda kendisine eşit derecede yer bulmadı. 2003’ten 2024’e giderken bu şarkı, yarattığı heyecanlar ve hatta bizzat Türkiye ile Eurovision arasındaki yılan hikayesini anlamlandırmada oryantalizm kadar, hatta belki ondan daha fazla garbiyatçılık kavramının da oldukça yardımcı olabileceğini düşünüyorum. Garbiyatçılık, en genel hatlarıyla Doğu’nun Batı’ya bakışını, Batı imgesinde dile gelen arzu ve bağlanmalarını ve kendisini Batı’nın tuttuğu ayna üzerinden tasavvur ediş biçimlerini irdeler [1]. Batı, şarkiyatçı söylem üzerinden bir Doğu imgesi kurgular ve bu kurgu üzerinden Doğu’yu bilmeye yeltenirken Doğu da boş durmamakta, Batı’yı ve kendini bu söylemin çerçevesi içerisinden yeniden tasavvur etmekte ve üretmektedir. Bu bağlamda garbiyatçılık bütünlüklü bir ideoloji veya söylem olmaktan ziyade, birbiriyle çelişir gibi görünen birçok tutumu bir arada düşünmeyi sağlayan hegemonik bir çerçeveye işaret eder [2]. Garbiyatçılık kavramının önerdiği bu çarpık ilişkisellik halini Türkiye’nin Eurovision serüveni içerisinde de okumak mümkün. Örneğin Everyway That I Can bir yanıyla Avrupa’ya tanıdık bir Türkiye imgesi sunarken, bir yanıyla da Türkiye’ye o güne kadar ebedi ve ezeli meselesi olagelmiş Batı’nın bir parçası olarak tanınma hedefinde önemli bir zafer bahşediyordu.

 

Meltem Ahıska’ya göre garbiyatçılık Türkiye bağlamında bir iktidar etme biçimini de imler. Türkiye hem modernliğini yüzünü Batı’ya dönerek ve Batı medeniyetinin bir parçası olarak kurgulayacak hem de bu uğurda uğraş verirken kendi benliğinden, özünden vazgeçmeyecektir. Bu bağlamda Türkiye için bir zamana kadar sıkça kullanılagelmiş olan Doğu ile Batı arasında bir köprü olma metaforu esasen bir sıkışmışlığa değil, iktidar için bir manevra alanına işaret eder. Türkiye ne tam anlamıyla Doğu, ne de tam anlamıyla Batı olmadığı ölçüde kendi hayal edilen özgünlüğü içinde iktidar açısından değerli bir yalnızlığa erişir, türlü meseledeki çelişkili tutumlar efsunlu bir cümleyle kolayca açıklığa kavuşturulabilir: “Burası Türkiye.”

 

Günümüze ve Sertab Erener’in Eurovision sahnesine dönüşü ile ortaya çıkan heyecanın bende bıraktığı kekremsi tada dönmek istediğim yer de işte tam bu yalnızlık meselesi. Zira, bu yalnızlık hali Türkiye’de iktidar için bir manevra alanı oluşturduğu ölçüde yeniden üretilen bir şey ise, toplum kesimleri açısından da kendi çeşitli ve çatışabilen garbiyatçı dertleriyle (“Batıya” duyulan arzu, nefret vs) kavrulma hali içerisinde öteki mesele ve dertlere kayıtsız kalmayı beraberinde getirir. Ahıska bu kayıtsızlık halini “garbiyatçılığın dehşeti” olarak tanımlar [3]. Garbiyatçılık üzerine Türkçe yazdığı bir makalede Ahıska’nın naklettiği bir anekdot, bu sene Sertab Erener’in Eurovision sahnesine dönüşü üzerine duyulan kayıtsız heyecan ile ciddi paralellikler taşıyor. Ahıska’nın aktarımıyla, 1938 yılında kazandığı devlet bursu ile Almanya’ya mimarlık eğitimi için gönderilen bir “Türk Promethe”sinin Nazi idaresindeki Berlin’den aktardığı anılarından bir kısım şu şekilde:

 

“[…] Geçenlerde bir Yahudi’ye dayak atarlarken ve iki muazzam havrayı yakarlarken gördük… Şimdiye kadar kimse bize Yahudi falan diye sataşmadı, hatta Türk rozeti taşımadığımız halde bize bir şey yapmaya yeltenmedi. Fakat geçen gece Yahudiler aleyhine tezahürat yapılırken, Atatürk’ün ölüm haberini alıp kulüpte toplanan Türklerin dağılması esnasında az kalsın bir gürültü kopuyormuş. Böyle birçok esmeri bir arada görüp Yahudilerin mukabil bir hareketi
sanan Almanlar epeyce gürültü etmişler; fakat polis meseleyi halletmiş. […] Almanya bambaşka bir memleket… Öyle bir memleket tasavvur ediniz ki bütün caddeler asfalt, bütün kaldırımlar beton olsun ve yolların üçte ikisi yayalara, ortası da otomobillere ayrılmış olsun…” [4]

2. Dünya Savaşı’nın ve Holokost’un kapının eşiğinde olduğu 1938 Berlin’inde Türk bir öğrencinin etrafında olup bitenlere, Yahudilere yaşatılmakta olanlara dair tanıklığına sızan en belirgin ve hatta belki de tek kaygının bir Türk olarak Avrupa’nın o zamanki ötekisi olan Yahudilerle karıştırılmama kaygısı olması oldukça manidar. Gelmekte olan bir soykırımın tüm alametleri gözünün dibinde belirirken yine de içinden çıkılamayan bu salt kendiyle meşguliyet halinin maalesef günümüzde de hala geçerli olduğunu gördük. Bugün, bir başka soykırım tüm dünya ile birlikte bizim de gözlerimiz önünde an be an cereyan ederken, Eurovision organizasyonu bu soykırımın failine meşru bir temsiliyet alanı sağladığı için yerden yere vurulup çeşitli şekillerde protesto ve boykot edilirken yeniden döndüğümüz Avrupa sahnesinin heyecanı içinde yalnızlaşmaktan başka çaremiz yok mu? Öte taraftan, konu bir soykırım ve buna dair kayıtsızlıkken Türkiye’nin kendi soykırımcı geçmişini ve bununla yüzleşmeyi reddeden tutumunu da hesaba katmak önemli olabilir. Belki de garbiyatçı bir çerçevenin içine sıkışmış olmanın dehşeti ve iktidar açısından kullanışlılığı sadece öteki ötekilere dair kayıtsızlıktan değil, kimliği yalnızca Batı karşısında bir ötekilik hali üzerinden kurguladığı ölçüde kendi failliğine bakmayı imkânsız kılıyor oluşundan da gelmektedir.

 

Sertab Erener’in bu sene Malmö’de yeniden sahne alacağını öğrendiğimde ilk hissim derin bir hayal kırıklığı oldu. Böyle mi olmalıydı? Ardından istemsiz bir şüpheciliğe de düştüm. Erener’i tam da böyle ihtilaflarla dolu bir senede özellikle mi davet etmişti EBU, hem de İsrail’in de ilk kez sahne alacağı 2. Yarı final gecesi için? Zamanının ılımlı Müslüman ülkesi birincisi bu yarışmaya tam da bu sene bir sebeple mi davet ediliyordu? Bu sorulara kesin bir cevabım yok. Erener’in perşembe günkü sahne performansı sırasında kameraların bir anlığına İsrail bayrağı sallayıp kendinden geçmiş bir biçimde şarkıya eşlik eden seyircilere odaklanmış olması belki de bu şüphelerimi iyice destekler nitelikte, bilemiyorum. Yazıyı şüpheci bir tonda kapatmak da geçmiyor içimden.

 

Elbette 2003’ten beri çok fazla şey değişti hem Türkiye’de hem de dünyada. AKP iktidarı artık kendisini Türkiye’nin Avrupa’ya açılabilecek kapısının anahtarı olarak takdim etmiyor. Fakat bu, garbiyatçı hegemonyanın sönümlendiği anlamına da gelmemeli. Aksine, Batı’nın ve onunla özdeşleştirilen değerlerin reddi, Batı’nın iktidar nezdinde perçinlenen dış mihrak statüsü, garbiyatçı hegemonyanın veçhelerinden biri. İktidar hala kuvvetli bir garbiyatçı arzuya sesleniyor: Batı karşısında daha fazla ezik hissetmemize gerek yok, nitekim onların bizi kıskandığı bir dünyada yaşıyoruz artık!

 

Bir an için Türkiye’nin güncel sorunlarına, hak, eşitlik ve özgürlük mücadelelerine yeniden Batı’ya yönelen bir vizyonun gerçekten çözüm olup olamayacağı sorusunu bir kenara bırakarak düşünelim. Batı’ya doğru yapılan ya da Batı’dan gelen olumlu hamlelerin çeşitli kesimlerde uyandırdığı heyecanın Türkiye’nin bugününe dair çeşitli tatminsizlik ve rahatsızlıkların tezahürü olduğunu söylemek yanlış olmaz sanıyorum. Diğer bir deyişle bugün, Batı vizyonu bir boş gösteren işlevi görerek ana akım seküler muhalifler nezdinde başka bir yaşama dair çeşitli arzu ve fantezilerin dile gelmesinin bir aracı haline gelmiş durumda. Özellikle de Türkiye’de haklar, eşitlik ve özgürlükler alanında son yıllarda yaşanan çok ciddi ihlallerin Avrupa ile görünürde yaşanan derin bir söylemsel ayrışmaya eşlik ettiğini hesaba katınca. Fakat bu gerçekliği teslim ettiğimiz bir durumda dahi, değişime dair, eşit, özgür ve onurlu bir yaşama dair arzuların garbiyatçı çerçevenin dışarısından hayal edilemiyor oluşu hala ciddi bir sorun olarak karşımızda duruyor. Avrupa ülkelerinden yükselen muhalif sesler 2024 yılında Eurovision özelinde Filistinle dayanışan bir paydada ortaklaşıp, organizasyona yönelen eleştirel bir sese dönüşebiliyor. Türkiye’deki ana akım muhalif arzu ise bu düzlemden neredeyse tamamen kopuk bir şekilde ülkenin bir şekilde böylesi bir senede dahi olsa yarışmaya dönmüş olmasından duyulan nostaljik bir heyecanda cisimleşebiliyor ancak. Buradan öteye geçilememesi hazin olduğu kadar dehşet de verici gerçekten. “Burası Türkiye” kolaycılığı içinde kendi yağımızda kavrulduğumuz, dolayısıyla “içimizde” ya da “dışımızda” türlü meseleyi dert edin(e)mediğimiz bu ruh halinden sıyrılmanın bir yolu olmalı. Aradığımız vizyon küresel Filistin dayanışmasında bulunabilir mi mesela?

 

 

 

Kaynakça:

[1] Meltem Ahıska’nın garbiyatçılığı Türkiye bağlamında ele aldığı kapsamlı çalışması için bkz.: Ahıska, Meltem. Radyonun Sihirli Kapısı: Garbiyatçılık ve Politik Öznellik. İstanbul: Metis Yayınları, 2005
[2] Ahıska, Meltem. “Garbiyatçılık: Türkiye’de Modernliğin Grameri,” Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Cilt 9, Dönemler ve Zihniyetler. İstanbul: İletişim Yayınları, 2009, s. 1051
[3] agy, s.1063
[4] Şarman, Kansu, der., Türk Promethe’ler: Cumhuriyetin Öğrencileri Avrupa’da (1925-1945), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2005. Alıntılayan Ahıska, “Garbiyatçılık,” s. 1064

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bir de bunlar var

Her Gün Yeniden Kurduğumuz Bir Şehrin, Bir Dünyanın Yerlisi Olmak
Başörtülü Bülent Ersoy ve Müslüman LGBTI Varoluş
Benim Çocuğum Belgeseli ve LİSTAG Aileleri

Pin It on Pinterest