Şiir yazmayan ama varoluşuyla şiir eyleyen mevcudiyetler vardır hayatta.

KÜLTÜR

Vasistaslara Bakmak: Trapezci Kızla Annesi

Göğe bakmayalı hayli oldu. Oldukça mahçupum bu durumdan, itiraf etmeliyim. Oysa gökyüzünün kâh alışkanlıkla bakar olduğumuz, kâh aşinalığımızdan devşirdiğimiz bir ürpermeyle ayırdına vardığımız o sular kadar hercai hallerini bilmez değilim. Aralıksız kara düzen akıntısıyla da, bazen neftili kurşuni, bazen mürrekkeple çivit mavisi arası alacasına da bakakaldığımız Boğaz suları kadar renkli, sürprizli ve katmanlı olduğunu. Göğe bakmaya ancak, Boğaz’dan çok sonra başladım. İnsanların sürekli deniz kıyısındaymış gibi gezindikleri ama denizi olmayan sıcak ve nemli bir yerde. Sırf “Thelma ve Louise” filminin bir anını-kuşkusuz, o göğe doğru “topukladıkları” anı- yaşantılamak için otobanda kilometrelerce yol aldığımızı, göğün turuncudan kızıla her rengini sadece gözümüzde değil asıl göğsümüzde karşılamak için üst yolların, devamında gökyüzünden başka bir şey olmadığı algısını veren dik eğimlerinin tepe noktasını kolladığımız akşam gezintilerinde. Seher vaktinin alacakaranlığında göğe bakmanın tadına varmam için bu ıssız eve gelmem gerekti. Gelen günü selamlamanın, ona açılmaya dair bir sözü pencerenin kenarına usulca bırakmanın, sonra onu yeniden yeniden bulmanın keyifli tenhalığına. Ancak burası uzun ve kalbimi hâlâ ağrıtan bir hikâye… Şimdi epeydir göğe açılmayan bir pencereye bakar olmamı anlatmak istiyorum. Vasistaslara uzun uzun bakmamın hikâyesini.

 

***

 

Bosna’dayım. Komşum Zora ile parça pörçük izlediğimiz sayısız filmlerden biriydi sanırım. Hoş, kendi başıma da bölgeye, savaşa, öncesine ve sonrasına dair bir dolu film ve belgesel izledim ama nedense bu filmi Zora’yla birlikte izlemiş olduğuma dair ısrar ediyor hafızam. Yanılıyor olabilirim. Siyah beyaz bir film bu. Ne adı sanı, ne yönetmeni var aklımda; künyesine dair tüm bilgiler nakıs (size de olmaz mı böyle, çok önemli bir sahne, söz, jest ya da görüntünün tüm dünyevi referanslarından sıyrılıp adeta yolda kazaen bulduğunuz, sizin olmayan ama sadece belirli bir zamanda ve yerde karşınıza çıktığı için ve siz ona uzun süre baktığınız için size dair bir kayıtmış ve giderek sizden başka kimsenin nesi olmadığına ikna olmaya başlamış kadar uzak/yakınlığa varmaya dair tuhaf ve yabani bir his?) Zihnimin bu seyre neden yaşını başını almış, Saraybosna’da eser miktarda kalan Sırplardan biri olarak etrafı saran Müslümanların “yeni kavrulmuş” olarak nitelenen, dışlayıcı türlü çeşit katlanılmaz hallerinden muztarip ve kendini ısrarla ve haklı bir gururla Partizan olarak tanıtan bir yaşlı kadını ortak ettiğime dair bir fikrim hem çok, hem de pek yok. Muhtemelen beni o memlekete getiren sebeplerin içinde erken yaşında kaybettiğimiz anneannenin ve Bosna’nın o kimlik imlerinin çok övünülen ve giderek müşkül bir biçimde seyrelen çoklu dokusunu bana hatırlattığı ve yaşattığı için. Birlikteyken Yugoslavya hiç bitmemiş gibi davranabiliyorduk. Bunu aramızda hiç konuşmayacak kadar iyi biliyorduk. Bir de ve sanırım asıl önemlisi, karakterinde olan kendiliğinden bir büyüteç: onunla yapılan her şey, konuşulan her konu başkalarıyla olup olabileceğinden daha iri, daha renkli ve doygun haliyle kalırdı insanın üstünde. Şiir yazmayan ama varoluşuyla şiir eyleyen mevcudiyetler vardır hayatta; onlardan biriydi Zora, bir nevi yaşayan şiirteç.

 

Onun giderek meftunu olduğum süt yanığı kokan mutfak odasında, kahve sigara eşliğinde izliyor olmalıydık bu filmi. Siyah-beyaz oluşundan ve atmosferinden Yugoslavya sinema tarihinin çok önemli bir dönemi olan Crni Talas (Siyah Dalga) filmlerinden olmalı diye tahmin ediyorum. Filmde Sırp bir ailenin devlet komünizmi temrinleriyle gerilimli ilişkilerinin ev içi hayatlarında ve karı koca arasında aldığı gündelik haller konu ediliyor. Kız çocuğu ile annenin evde birlikte geçirdiği zamanlar filmin belki de amaçlamadığı kadar anlatının nabzı şimdiki aklımda. Çocuk 4-5 yaşında, anne ise geç 20’lerinde, güzel ve bir o kadar da mutsuz bir kadın. Kocası ile geçinemiyorlar. Kadın Sırbistan içinde bir iç başkalık yeri olan Vojvodina’dan ve adam da Sancaklı bir Sırp. Adam devlet memuru ve etrafındaki pek çokları gibi Komünist partiye üye oluyor. Zamanla, toplantılarına düzenli olarak katıldığı parti teşkilatının ileri gelenlerinin ağzıyla konuşmaya başlıyor. Olur olmaz, mesela akşam yemeklerinde, uzun söylevler çekmeye başlaması ise karısının sinirine dokunuyor. Başlarını sokacakları bir eve bir an önce kavuşmak için adamın partiye yazılmasına birlikte karar verdiklerini hatırlatıyor. Yetmezse, partinin üst düzey yetkililerinin kirli çamaşırlarından dem vuruyor. Adamsa karısını inançsızlık derecesinde şüpheci olmakla ve ilkel bir milliyetçi ve örümcek kafalı bir Ortodoks kalmakla itham ediyor. Biteviye tartışıyorlar. Böyle zamanlarda kız çocuğu oyuna veriyor kendini. Yatak odasına gidiyor.

 

Belgrat’ta devlet tarafından kendilerine verilmiş küçük bir toplu konut dairesinde yaşıyorlar. Birbirine geçişli bir hol ve salon, bir de yatak odasından ibaret bu ev. Gündüzleri annesi holde trikotaj makinasında kâh ağlayarak kâh şarkı mırıldanarak örgü örerken, kız çocuğu da oyun mekanına çevirdiği yatak odasında vakit geçiriyor. En sevdiği oyunsa trapezcilik. Babasının bir hafta sonu götürdüğü sirkte gördüğü trapezcilere özenmiş, yatağın üzerinde hoplayıp duruyor. Arada yatağın altını kontrol ettiğini görüyoruz , yatak altının diğer ucundan , oyun arkadaşı gibi. Orada sakladığı bir şey var ama oyununa izin verdiği kadar eşlik etmişiz, nedir bilmiyoruz. Annesi içerden arada bir sesleniyor ama pek de karışmıyor odayı ve yatakları talan etmesine. Evin anneli kızlı gündüz hali filmin en rahvan ve keyifli akan sekansları. Ama çok sürmüyor ve bir kıyamet kopuyor. Adam ve kadın çok sert tartışıyorlar. Adam geceyi kendi annesinin yanında geçirmek üzere kapıyı çarpıp çıkıyor. Kadınsa gecenin devamında triko makinası başında ağlayarak sabahlıyor. Kız çocuğu hep yatak üstünde, deliler gibi sıçrıyor. Kadın üç beş dinar fazla kazanıp aile bütçesine katkıda bulunmak için ördüğü yün elbiselerden birini bir sonraki güne, acil randevulu birine yetiştirmek için makina başında çırpınıyor. Fonda İspanyolca bir plak var. Kadın pikaptan gelen puslu kadın sesine gözyaşlarıyla eşlik ediyor ara ara. Bu arada makina arıza yapıyor, ilmek kaçırmaya başlıyor. Kaçan ilmekleri geri getirmek için kullanılan tığa bezeyen aleti arıyor kadın köşe bucak. Aleti yatağın altında kızının elinde bulunca cinnet geçiriyor. Kız çocuğu bu ilmek aletinin trapezcilerin egzersizleri için çok gerekli bir şey olduğunu söylüyor annesinin gümbürtüsünden fırsat bulduğu bir arada. Nisam znala diye sayıklar gibi tekrar ediyor, “bilmiyordum”.

 

Bir sonraki sahnede kadını sabahlığı ve terlikleriyle apartman kompleksinin kenarındaki çalılıklarda görüyoruz. İşe giderken selam veren komşusuna yanıt vermeyecek kadar kendinden geçmiş bir halde. Çalılıklardan bir dal koparıyor hırsla ve telaşla. Arada kız çocuğunu banyoda beklerken gördüğümü hatırlıyorum. Bu sefer oyun arkadaşı değiliz ama suç ortağıyız sanki, ne olduğunu bilmediğimiz bir suçun cezasını bekliyoruz. Bakırdan banyo kazanının önünde tir tir titriyor. Kadın eve geldiğinde eliyle koymuş gibi banyoda bulduğu kızı yatak odasına götürüyor. Onu yatağa yatırıp pantolonunu sıyırdıktan sonra elindeki dalın yapraklarını teker teker ayıklıyor karşısında. Kapı çalıyor bu arada, elbisesini almaya gelmiş bile siparişçi kadın. Kadın açmıyor, işi var, öfkesi geçmeden kızı dövmesi lazım. Yerlere düşen yaprakları görüyor olmalıyız. Sonra da yapraklarından olmuş ince dalın kızın kalçasına inmeden önceki kavisli sesini duymuş. Viyp viyp viyp. Bir kadının acı ve şiddettin şehvetiyle kamaşmış yüzünde geziniyor kamera, bir de kızın darbelerle kızaran küçük kalçasında. Tüm sıkışmışlığı ve çaresizliği içerisinde kızının canını acıtırken ne kızı ne de anneyi birbirinin karşısına koymayan bir şiddet sahnesi bu. Suç orda değil artık.

 

Çocuk hiç ağlamıyor. Anne daha çok vuruyor. Hiddetindeki çaresizlik yüzümüze savruluyor.

 

Derken banyonun vasistasından bir ses duyuluyor, adamın sesi. İşe gitmeden önce eve geri gelmiş ancak kapıya varmadan duyduğu sesler üzerine aralık camdan sesleniyor can hıraş. Yanında triko elbisenin müşterisi kadın da var. Akşamki kavganın devamı kıvamında karısına sövüyor adam. Kızı hemen bırakmasını yoksa onu cehennemlik edeceğini. Elbisesini bekleyen kadın, “yapmayın beyefendi” diyor, “elbisenin acelesi yok” diye ünlüyorsa da sesi ulaşmıyor adama. Anne kız bir anda duruyorlar. Kadın kızı kucaklıyor ve birbirlerine sarılarak ağlamaya başlıyorlar. Kız çocuğu dayak yerken akıtamadığı gözyaşlarını bu sarılma esnasında bırakıyor. Annesinin yanaklarından akan yaşları parmağıyla sildikten sonra ağzına götürüyor. Anne de aynısını yapıyor. Tebessüm ediyorlar. Adamın sesleri gelmeye devam ediyor ama onlar başka bir yerde ve zamanda gibiler, aldırmıyorlar. Çocuk kadına trapezci olduğunda onu tüm bu dertlerden kurtaracağını söylüyor. Kadın çocuğa daha sıkı sarılıyor. Kaçan ilmeği geri çeken aleti eline veriyor ve avuçlarını eliyle kapatıyor. “Ne zaman istersen kullanabilirsin” diyor kulağına usulca. “Sen trapezcilerin en şahanesisin!”

 

Filmle ilgili hafızam da burada bitiyor. Filmim kopuyor.

 

İlmek aletinde donmuş bir karede. Vasistastan dökülen sesler hâlâ üzerinde.

 
 
 

Görsel: Love trapezist – Abba artist.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ECİNNİLİK

YZora Partizanka!: Saraybosna’dan Bir Şafak Türküsü
Zora Partizanka!: Saraybosna’dan Bir Şafak Türküsü

“Benim adım Zora, alt kattaki komşunuzum ve partizanım.”

Bir de bunlar var

Serdar Ortaç – Çok Yönlü Bir Sanatçı
Bir Mezar Taşı
‘Her mektup bir aşk mektubudur’: I love Dick ve kadın arzusu üzerine

Send this to friend