Mıknatıs ve Ay sergisinin ortasında, trans bir mekanda, izleyiciyi içinden geçiren, dönüşüme davet eden bir yerde PARÇALANMIŞ sizi bekliyor.

YAZI

PARÇALANMIŞ Üzerine Bir Söyleşi

PARÇALANMIŞ, 6 Eylül – 12 Ekim arasında, Nilbar Güreş’in kişisel sergisi “Mıknatıs ve Ay” kapsamında, Galerist’te sergileniyor. Serginin küratörlüğünü üstlenen Kevser Güler, Nilbar Güreş ve Didem Görkem Geçit’le 5Harfliler için söyleşti.

 

Kevser: Sevgili Didem, Sevgili Nilbar, Öncelikle PARÇALANMIŞ çalışması için ikinizi de tebrik ederim. Mıknatıs ve Ay sergisi üzerine çalışmaya başladığımda yapıt ile tanıştım ve ilk andan itibaren, gerçekleştireceğimiz bu serginin kalbininin burada attığını hissettim. Nilbar’ın üretiminde birkaç bakımdan biricik olduğunu düşünüyorum yapıtın. Birincisi bir fotoğraf ve video yerleştirmesi olması itibariyle, diğer yandan Nilbar’ın üretiminde sıklıkla görmeye alıştığımız sahnelenmiş fotoğraflardan farklı, neredeyse bir portre olarak işlemesiyle. Yapıtın ortaya çıkması sürecinden bahsetmek ister misiniz?

 

Didem: Tabi ki! Fikir Nilbar’dan geldi. Pekçok konu üstüne sohbet ediyoruz fakat bir konuya sanatla yaklaşmak Nilbar’ın yolu. Benim böyle bir düşüncem hiç yoktu, ki aslında, itiraf edeyim, en başta yapabileceğine de inanmadım. Hiç bilmiyorum ki nasıl bir sanatçı. Dostluğunu biliyorum ben. Biz 6 yıldır tanışıyoruz, Gezi’de tanıştık.

 

Nilbar: A yok, yok, Trans Pride’da tanıştık.

 

Didem: Hah öyleydi, evet. İşte PARÇALANMIŞ ile ilgili konuşmaya başladığımızda Nilbar’a hakkaten inanmadım. Bir anlamı olacağına da inanmadım, yapılabileceğine de. Çünkü inanın çok gelen var. Herkes fikir dolu, proje dolu! Fakat sonrasında gerçekten Nilbar’ın bir sanatçı olarak da başka olduğunu hissettim ve inandım. Hem bunun bir anlamı olduğuna hem de Nilbar’ın bunu yapabileceğine. Sonra sohbet etmeye başladık. Hem benim kişisel deneyimlerime, hem parçası olduğum trans ve lgbti hareketin bugününe dair. Nilbar çok titiz, her anlamda! Aslında ondan tarih, gün, saat bekliyorum çekimler için, fakat kendisi benim bu çalışmayı nasıl bir yerde, nasıl bir zamanda gördüğümü anlamaya çalışıyor. Beraber hayata geçirmek istiyor.

 

 

Nilbar: Sözünü kesiyorum Didem, bu benim için çok kritik. Sanat benim için her zaman ilişki ve ilişkilenmenin biçimlerinden başlıyor. Bu biçimlerin yapılarını, bu biçimlerin politik, ahlaki tüm soru ve sorunlarını düşünmekten. Özellikle neredeyse bir portre gibi kurguladığımız böylesi bir yapıtta. Cehenneme giden yol iyi niyet taşları ile döşelidir, diye bir söz var. Dolayısıyla biçimsel, politik, ahlaki olarak her an kesintisiz sorgulama olmaksızın böyle bir çalışmayı gerçekleştiremezdik diye düşünüyorum. O yüzden 3 sene sürdü bu yapıtı sergide gördüğümüz biçimiyle ortaya koymamız. Yapalım mı, yapmayalım mı? Didem’i herhangi bir biçimde sıkacak bir şey doğurabilir mi? Hem sanatsal olarak kuvveti olsun, hem Didem’in başına olmadık işler açmasın. Uykularım az kaçmadı. Kamerayla çalışmaya başladıktan sonra, daha da güçleşti benim için. Sanki dostumu, Didem’i orada yeniden ve başka türlü gördüm. Fark ettim ki, tam da tanımıyoruz birbirimizi bir yandan.

 

Didem: Yani benim görünürlük ile ilgili hiçbir sıkıntım yok, fakat kamera önüne geçmek başta bir şeydi sahiden ilk başta. Ben de kendimi başka türlü gördüm diyebilirim, başka bir tarafımı gördüm.. Mutluyum da bundan. Ve ortaya çıkan çalışma, sonuç da gerçekten muhteşem oldu!

 

Nilbar: Bir yandan arkadaşımın görünürlükle ilgili bir rahatsızlığı olmadığını çok iyi biliyorum tabi. Didem bir aktivist, yani geri planda biri hiç değil. Basın açıklamaları, gerektiği her anda tüm adi muamelerle, şiddetle yüzleşmek, katledilen arkadaşının başında beklemek. Çok güçlü biri.

 

Didem: Şunu düşünüyordum ben de, tam ne zaman emin oldum bu işi gerçekleştirmeyle ilgili. Aslında yaşadığım gasp edilme olayı sonrasında oldu. İstanbul Dernek yönetimindeyim. Bildiğim her yolla zaten mücadele ediyorum, maruz kaldığımız tüm eşitsizlikle, zulümle; fakat belki bu çalışma da yeni bir yol açar, diye düşündüm. Bir bakıma benim yaşadığım şeyleri, mücadelemi işledi bu çalışma, bir bakıma hem benim yaşadıklarımı görmem, hem mücadelem için yeni yollar da söyledi benim için.

 

Kevser: Nilbar’ın üretiminde aslında, PARÇALANMIŞ’a benzer bir portre çalışması hiç yok. Bu bakımdan da biricik bir iş. Nilbar daha performatif fotoğraflar ya da kurguladığı sahnelerde belli bir kareografi içinde figürleri konumladığı fotoğraflar çekiyor. Bu çalışmada başka bir yola gittiğini görmek de beni çok düşündürdü. Bir yandan bir belge gibi görüyorum bu portreyi, bir yandan yeni bir ikonografi önerisi olarak. Hem doğrudan senin yaşamınla ilgili, hem çok daha geniş de bir sözü var, kadının, transkadının temsil biçimlerine dair soruların peşinde. Bir bakıma senin yaşadığın gasp ve boynundaki izi söylerken, bir bakıma var olanlara ve var olmaya dair hayati bir kaygıyla sürdürülen yaşamın tek tek kişiler üzerindeki görülmeyen tüm etkileriyle ilgili. Bunu ancak dostluğunuzun, yoldaşlığınızın mümkün kılabileceğini hissediyorum.

 

Nilbar: Doğrudan maruz kalınan bir şiddet ve hukuksuzluk süreciyle ilgili, evet, dahası bunun görünlüğü, görünürlüğünün politikasıyla ilgili. Bir şey yapmazsak, bunun görünürlüğünün, kamusal alanda varlığının yolları üstüne düşünmezsek, yine, hep olduğunu gibi hızlıca unutulacak. PARÇALANMIŞ’ı yaparken aslında en çok hem kişisel hem toplumsal bir mücadelenin görünme ve örtülme politikalarına dair konuştuk. Hem çekimlerdeki, hem yerleştirmedeki kumaş da bu konuşmalar üstünden yapıtın bir parçası oldu diye düşünüyorum.

 

Didem: Evet. Nilbar’ın dediği gibi trans bireyler dahil, toplumun dışladığı, daha savunmasız kıldığı herkesin, insan, hayvan, orman herkesin, yaşadığı şiddet direkt görünmez kılınıyor, örtülüyor. Medyaya hiç yansımayan öyle çok olay var ki.

 

Kevser: Peki kamusal alanda görme, görülme, var etme, yok sayma rejimlerinin politikası ve biçimleriyle ilgilenen bu çalışma için çekim yerine nasıl karar verdiniz? Fotoğraf için bir çatı, video için ise ikonik triptikleri andıran bir yer önünde çalışmışsınız.

 

Nilbar: Hayatı yaşaya yaşaya diyeyim, daha az müdahale etmeyi öğrendim. Gidişat ne söylüyorsa onu duymak istiyorum, buna çabalıyorum. Konuşmalarımız bizi bu mekanlara götürdü.

 

Didem: Katılıyorum. Benim yaşamım da bu arada, mekandan mekana sürüklenerek geçmiştir. Bazen mecburi bazen kendi arzumla. Beyoğlu, Avcılar, İzmir, Bergama.. Şu anda Bergama’da yaşıyorum. Bir mekanı kolaylıkla okuyabildiğimi ve oradaki çatışmalara cevap verebildiğimi düşünüyorum. Örneğin, şu an Bergama’da yaşıyorum. Çok tutucu bir yer. Bergama’da tek trans birey benim. Yolumu kesmeler, taşlarla sopalarla beni dövmeye çalışmalar falan. Fakat konuşmayı seviyorum ve konuştuğum kişilere hitap edebildiğimi, gerçekten bir ilişki kurabildiğimi hissediyorum. İnsanlar ne kadar cahil olursa olsun, ki okumuş cahilleri ne yaparsak yapalım dönüştüremiyoruz, anlaşabiliyoruz. Ve o taşlarla sopalarla benim yolumu kesenlerin hemen hepsiyle şimdi arkadaşız.

 

 

Kevser: Bu bakımdan Nilbar’la da bir ortaklığınız var belki de. Cappadox’ta çalıştığımız dönemde özellikle araştırması sırasında kurduğu ilişkilerdeki tüm açıklığı ve sansürsüzlüğü, sabit fikirli veya dışlayıcı görünen kişilerle onların bu fikirlerini hem sarsan hem de aslında göründüklerinden daha açık olduklarını deşifre eden karşılaşmalara imkan tanımıştı.

 

Didem: Evet, konuşmak lazım, sansürsüz ve bezmeden konuşmak lazım. Bunun tüm zorluklarını bilerek konuşmak. Toplumsal yargılara bu şekilde gerçekten değebiliyoruz. Örneğin, toplumda, medyada trans bireyler saldırgandır, gibi bir imaj üretiliyor, ve bu imaj nefreti daha da besliyor. Bunu dönüştürmenin yollarından biri, bire bir konuşma. Fakat bu tabii ki hiç kolay değil. İnsan insanın aynasıdır, sözüne inanırım ben. Sen bana ne yaparsan ben sana onu yansıtırım. Şiddetle yaklaşıyorsun, şiddetle cevap bulman çok tuhaf değil herhalde. Fakat bir trans bireyin, çocuğa, hayvana, kadına şiddetini de kimse, asla görmemiştir. Trans bireyler ve şiddet söz konusu olduğunda, sorun erkeklerdir, huzuru bozan erkeklerdir, erkek egemen düzendir. Herkes yaşam hakkını korumak zorunda. Hele bizler. Koruduğumuz kadar yaşayabiliyoruz, unutmayın. Çalışma, yeme, içme, gezme hakkıma her an saldıran bir toplumsal yapı içindeyim, insan olarak görülmüyorum çoğu zaman. Hakkımı savunmak zorundayım.

 

Kevser: Nilbar son yıllardaki üretiminde daha da yoğunlukla, bedenlerin biyolojik tanımlarından uzaklaşan bir beden kavrayışına yöneliyor gibi görüyorum. Akışkan beden formları hep vardı resimlerinde, fakat şimdi biyolojiyle tanımlanmayan cinsiyet kimliği daha da belirgin. PARÇALANMIŞ’ı serginin ortasında, bir geçiş alanında görmemin sebeplerinden biri de buydu diyebilirim. Sanki son yıllardaki yapıtlarında daha da belirginleşen bu politika ve imgeselliğin, tarihsel, toplumsal ve kişisel referanslarının yoğunlaştığı kritik yapıtlarından biri olarak gördüm. PARÇALANMIŞ, serginin ortasında, trans bir mekanda, izleyiciyi içinden geçiren, dönüşüme davet eden bir yerde konumlandı.

 

Didem: Muhteşem olmuş! Biliyorsunuz bize şöyle bakılıyor, siz “doğal” bedeninize müdahale ediyorsunuz. Doğaya karşı geliyorsunuz, o yüzden “normal” değilsiniz. O normal de neyse artık! Ben de heteroseksüelleri çok anormal buluyorum, fakat kimseye bu yüzden dünyayı dar etmiyorum.

 

Kevser: Nilbar’la da bunu çok konuştuk Didem. Biyolojik cinsiyet söz konusu olduğunda, ya da bugün popülerleşen ekoloji tartışmaları söz konusu olduğunda, doğal kabul edilenle normal olanı tanımlamak eğilimini daha da belirgin bir biçimde görür olduk. Nilbar’ın son dönem üretiminde bu bakımdan bir sözü olduğunu hissetmek beni çok heyecandırdı.

 

Nilbar: Kevser’in okuması oldu bu sergiyi kurarken. Dedi ki, doğanın yeniden romantize edildiği, çevreciliğin en popüler söylem olduğu bu dönemde, doğal olanın tanımlanma biçimlerine dikkat çekiyorsun ve bu tanımlardan beslenen baskı ve dışlamayı işaret ediyorsun. Ne doğal oluyor, ne doğal olmayan oluyor? Doğal olmayan olunca ne oluyor?

 

Didem: Evet vallahi. Doğalmış! Doğal olan benim bana kalırsa! Ha bir de şöyle, transfobi besleyenlerin yüzde 99.9’u transları seven bireyler, biliyor musunuz? Ya yüzleşilemeyen ve yaşanamayan bir cinsel yönelim durumu, ya toplumsal korku var transfobiklerde diye düşünüyorum. Ay, bir de şunu söylemek isterim, TV’lerde transların görünmesi yasaklansın diye bir konuşma var, biliyorsunuz. Buna pek çok açıdan çok şaşırıyorum. TV’lerde katiller, tecavüzcüler yayınlanıyor da kimse ben yarın katil olayım demiyor diye var sayıyor bu düzen, fakat trans görünce insanların trans olacağını iddia ediyor. Bir heves, bir özenme uğruna kimse ne trans olur, ne lgbti birey. Duygular, hormonlar, aman artık neyse, ama heveslenmek, özenmek değil. Tercihmiş benimki! Düşününün, ben nasıl bir dengesizim ki, her gün şiddete, hakarete, küfre maruz kalmayı, her an öldürülme tehlikesini göze alan bir tercihte bulunuyorum. Hastalıkmış! Düşün, ben her an tüm bunları yaşıyorum ve gidip tedavi olmuyorum. Neyi tedavi ediyoruz ya! Bu bir cinsel kimlik ve ben cinsel kimliğimden mutluyum. Bu toplumda bunu istediğim gibi yaşayamıyorum, ve bununla mücadele ediyorum. Sıradan bir işte çalışabilmemin mümkün olacağı bir toplum için mücadele ediyorum. Çeşitli sebeplerle, toplum baskısı, satış kaygısı veya taciz tehdidi, ne olursa olsun, elimden alınan çalışma hakkımı da kazanmak için mücadele ediyorum.

 

Kevser: Bu mücadelenin, hem çalışma hakkı bakımından, hem daha geniş kapsamıyla kamusal alanda var olmak ve eşit haklar mücadelesinin feminizmle bir yoldaşlığı olduğunu söylemek konusunda ne düşünürsün Didem? Feminizm ve transhareketin ilişkisini nasıl görüyorsun?

 

Didem: Feminizm eşitlik değil miydi ya? Erkek egemen sistemin gasp ettiği eşitlik hakkını geri almak için mücadele etmek değil miydi? Benim hayat mücadelem tam da bunlarla ilgili. Trans bireyler, kendi haklarını savunurken, hem kadın haklarını, hem tüm yaşayanların haklarını savunuyor. Biz İstanbul LGBTİ derneği olarak bütün kadın hakları dernekleriyle zaten iç içeyiz. Her zaman hem alanlarda, adliyelerde, hem söylemsel olarak yan yanayız. Fakat, kendini feminist diye tanımlayanlar translara karşı bir fobi besliyorsa, bu eşitlik fikri nerede kaldı diye sorarım ben. Siz bizi dışlarken, ben sizin hakkınızı mı savunayım? Başıma gelmedi, inşallah da gelmesin, fakat ben bir trans birey olarak, gözümün önünde birine, bir kadına, hatta bir hayvana şiddet uygulandığı zaman, sonuç ne olursa olsun, tüm gücümle mücadele ederim, ona izin vermem!

 

Emine Bulut’un katledilmesini düşünün. Elime telefon alıp video çekmem. İzlemem, izleyemem. Ölürsem ölürüm. Zaten ölücem. En azından o kadını kurtarırım. Ben gözümün önünde bunun olmasına izin vermedim, engel oldum, bilirim! Emine’nin yaşadığını aklım hayalim almıyor benim. Orada seyredenler var! Hiç mi bir şey yok orada, al eline, at kafasına! Ne diyeyim.. Trans hareket, benim mücadelem, herkesin, kadının, çocuğun, hayvanın, bütün canlıların, hatta erkeklerin yaşam hakkını, eşitliğini savunmakla ilgili. Fakat feminizm de olsa, beni dışlıyorsa, ben onunla yan yana duramam. Kendi ilişkimi de hep düşünüyorum feminizmle. Kendime feministim diyebilir miyim, diyemiyorum fakat feminist değilim de diyemiyorum.. Hepimiz bu dünyaya yaşamaya geldik. Yaşayacağız ve öleceğiz. Kimse kimsenin yaşantısını kısıtlayamaz, tanımlayamaz, kategorize edip aşağılayamaz. Ne sebeple olursa olsun. Yaşamaya geldik, yaşayacağız ve öleceğiz, aradaki bu süreyi hepimiz için en temel haklarımız gasp edilmeden, özgür olarak geçirmek için benim mücadelem.

 

Kevser: PARÇALANMIŞ işbirliği içinde ürettiğiniz bir sanat yapıtı. Sanat yapıtlarının, sanatsal düşüncenin ve üretimin toplumsal mücadeleye, trans harekete etkisini, katkısını nasıl görüyorsun Didem? Hem bu yapıt özelinde hem daha genel manasıyla?

 

Didem: Kesinlikle güçlü bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Bunu gerçekten hissettiğim anda aslında Nilbar’la bu çalışmayı üretmek için yola çıktım. Trans hareket için ise, örneğin en basitinden PARÇALANMIŞ ile bir trans bireyin, benim, başarılı bir sanatsal işbirliğine imza atmış olmam önemli. Evet, sadece bu açıdan bile önemli. Bizim mücadelemizde kamusal alan görünürlüğü çok çok kritik, hayati, biliyorsun. Çünkü sürekli karşı kampanyalarla translar kötüleniyor, dışlanıyor, aşağılanıyor. Sanatın bu bakımdan bizim için faydaları olduğunu hissediyorum. Ayta Sözeri’ye bakın örneğin. Harika bir ses sanatçısı. Hem toplumsal algıyı dönüştürmede büyük etkisi var, hem de hepimize kuvvet veriyor, umut veriyor. Ben PARÇALANMIŞ’a baktığımda güç buluyorum, hem bireysel olarak, hem harekete dair. Benimle göz göze gelmeye çağırıyoruz sergiyi gezenleri. Hem gör diyoruz, hem göz göze gel. Kadın kim ve nasıl, gör, göz göze gel.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bir de bunlar var

Hey Maşaallah
Türkiye’den bir masal: Kırmızı Fularlı Kız
Şahane Pazar

Send this to friend