Sevdalı olmak, toprağı yeşertmek, bir kötüyü yenmek, yeraltı ülkesinden kurtulmak hep kendinden vermekle mümkün olur masallarda.

SANAT

Nazım Hikmet’ten Sevdalı Bulut, Çocukluktan Dünya

Kötülükle savaşmak, kurak toprağı yeşertmek, küskün bir çiçeği büyütmek, yeraltı ülkesinden kurtulmak, devleri yenmek, zalim padişaha kafa tutmak, çözülmez düğümleri çözmek, dermansız hastaları iyileştirmek… Nazım Hikmet’in masallarında imkânsız gibi görünen bütün bu işler inanmakla başarılır. Masal kahramanı ya kimsenin yerine getiremeyeceği bir işle görevlendirilmiştir ya herkesin dalga geçtiği bir hayâlin peşine düşmüştür ya da bir kötüye esir olmuştur. Ama bir an bile şüphe etmez kendinden, amacından. Ne olursa olsun mücadeleyi bırakmaz. Masal yaratıkları da yardım eder tabi. Vahşi at dile gelir, ayın on dördü gibi bir peri kızı yolu gösterir, anka kuşu yerin yedi kat altından yeryüzüne nasıl çıkılacağını bilir. İnancıyla büyülemiştir kahraman hepsini, o inanca el verirler. Birlikte düze çıkılır.

 

Ama bu kadar değil. Nazım Hikmet’in inanmayı, mücadeleyi, yılgınlığa düşmeden çalışmayı, ilerlemeyi anlatır görünen her masalında, ana hikâyenin arkasına gizlenmiş bir bilgi ışıldar. Kahramanlar değişir. Zalimler değişir. Kötülükler, zorluklar değişir. Ama gizli bilgi her masalda yerli yerindedir. Tekrarlana tekrarlana çoğalır. Kalıcı olan odur. Büyüyen odur. Yazının yapabildiği en büyülü şeyi yapar böylece masallar. Anlatılmaz bir şeyi anlatmadan anlatırlar.

 

Masalları bugün okuyunca, bu gizli bilgi yetişkin akla pırıl pırıl gösteriyor kendini. Ama çocukken ışıldayan, hayrete düşüren, öğreten başka şeylerdi. Dünya bir dervişin neyinden doğmuştu mesela. O bir ağacın altında neyini üfledikçe neyinin deliklerinden ağaçlar, bulutlar, dereler çıkmış, havada süzüle süzüle yere konmuşlardı. Sonra allem kallem diye bir oyun vardı. Bir öğrenirsen, insanken kuş, kuşken fil, filken gül olabiliyordun. Ama kedi olmasan daha iyiydi. Kedi kapana kısılmış kaplandı çünkü. İnsanların eline geçince ufala ufala bu hâle gelmişti. Dünyada iyiler vardı. Kötüler vardı. Zenginler vardı. Fakirler vardı. Ama en çok da konuşan tavşanlar, yeraltı kartalları, kızgın rüzgârlar vardı.

 

10a

 

Beş altı yaşlarında masallarda beni en çok büyüleyen hayâlimdeki bu resimlerdi; capcanlı görebildiğim konuşan dünya varlıkları. Ama Cem Yayınları’nın 1980 baskısı Sevdalı Bulut’u, başka bir hazineyi daha saklıyordu içinde, Mehmet Sönmez resimlerini. Her masalın bir resmi vardı kitapta. Başka resimlere hiç benzemeyen, çok güzel, masal resimleri. Hayâl katmanı bir halka daha genişliyordu renklere, birbirinin içine geçen desenlere, bir resmin nasıl renkten renge geçerek oluştuğuna bakarken. Bambi’den sonra en sevdiğim kitaptı. Annem her gün okurdu, ikimizin de ezberlemiş olduğu bölümleri birlikte söylerdik.

 

Kahramanların hep şehzade, prens, keloğlan, fakir oğlan ve -en büyük darbe- Nazım Hikmet’in kendi oğlu masallarda serüvenine özdeşlik heyecanıyla katılabildiğim bir karakter olmadığından belki, belki de çocuk dikkati ille de merkeze yönelmediğinden, masalların yan unsurlarına, karganın ayağına batan iğneye, kuşlar padişahının kafese nasıl sığdığına, her gün bir kız yiyen devin kız kalmayınca ne yiyeceğine takılır, olay örgüsünü kaçırırdım genelde. Bir masal hariç. Kitaba adını veren “Sevdalı Bulut.”

 

kolaj

 

9a

 

Şehzadeler, padişahlar, devler, cinler yoktu bu masalda. Ayşe Kız, Sevdalı Bulut, Kara Seyfi vardı. Bir kere daha en başından dervişin üflediği neyle kuruluyordu masalın dünyası. Derviş üflüyor, dereleri, dağları, ormanlarıyla bir ülke çıkıyor neyin deliklerinden. Nay ülkesi. Derviş bir daha üflüyor Ayşe kız çıkıyor delikten, arkasında evi, bahçesi, tavşanı. Nay ülkesinde bir yere konuyorlar. Üçüncüyü üflüyor derviş. Kara Seyfi çıkıyor. Nay ülkesine çöküyor. Ayşe’nin evinin önünden geçen yola, yolun sonundaki dereye bakıyor. Bunlar benim diyor. Ormanları, köyleri, gözünün gördüğü her yeri sahipleniyor. Bunlar da benim. Derviş son kez üflüyor. Bir bulut çıkıyor neyden. Süzüle süzüle Nay ülkesine varıyor. Yukardan Ayşe’yi görür görmez sevdalanıyor.

 

Kara Seyfi boşuna kara değil tabi. Ayşe kızın güzel bahçesine göz dikiyor. Ayşe bahçesini satmamakta diretince hainliklerine başlıyor. Gece bahçeye girip çiçekleri koparıyor mesela. Sevdalı bulut gökten yetişip yakasına yapışıyor hemen. Ay yardıma geliyor. Kurtarıyorlar bahçeyi. Seyfi rüzgâr ülkesinden kızgın rüzgâr taşıyor bahçeye, bulut rüzgarla çarpışıyor. Ak güvercin yardım ediyor. Rüzgâr vazgeçiyor Seyfi’ye çalışmaktan. Sonunda Seyfi gidip kuraklık ülkesinden çuvalla getirdiği toprakları döküyor bahçeye. Bahçedeki yemyeşil ağaçlar, güzelim çiçekler bir anda kuruyor. Ama sevdalı bulut sevdasını koyuyor bu sefer ortaya, kendinden veriyor, yağmur olup yağıyor bahçeye. Çiçekler yeniden açıyor bir anda. Bahçe yemyeşil oluyor yeniden. Kara Seyfi de rüzgâr tersine döndüğü için uçuruma yuvarlanınca “iyiler iyilik buluyor Nay ülkesinde, kötüler çekiyor cezasını.”

 

Sevdalı Bulut da Nazım Hikmet’in diğer masalları da yetişkin gözüyle tek tek bileşenlerine ayrılabilir tabi. Sınıf mücadelesinin çeşitli unsurları –toprak ağasından fakir ama çalışkan oğlana, “bu yollar, dereler benim” diyen Kara Seyfi’den bir cümleyle yönünü değiştiren rüzgâra, başkasının elindekileri isteyen kargadan, özgürlüğünü kaybedince haysiyetini de kaybetmiş kediye- işaretlenebilir. Evrensel temalar kadar Türkiye solunun bilindik imgeleri de girmiştir masal dünyasına: toprak insanı olmakla eş bir yurtseverlik, sevdalı olmak, kavgası olmak… Ama bu bileşenlerden, sınıflardan, eşitsizliklerden habersiz çocuk zihni masallarda neyi kavrar?

 

Ne anlıyordum anneme tekrar tekrar okuturken Sevdalı Bulut’u mesela? Sevdiklerim hep dünyanın ağacıyla güneşiyle muhabbete daldığı çenesi düşük resimlerdi. Ama anladığım neydi? Bu soruyu sorunca Nazım Hikmet’in anlama güvendiğini düşünürüm hep. Zamanla biriken anlama. Zihin şiirli dilin, betimlemelerin etkisiyle meşgul, hayâli devleri, bulutları, yaratıkları kovalarken kendini fark ettirmeden bir yerlerde biriken anlama. Masalın anlatmadan anlattığını, çocuğun anlamadan anlayacağına güvenen bir şairin inanışı var Sevdalı Bulut’ta.

 

13a

 

5a

 

Ne olursa olsun sonunda iyilerin kötülere, fakirlerin zenginlere, mücadelecilerin yılgınlara galip geleceğini vaat ederken Nazım Hikmet’in masallara ektiği inanç tohumu başka bir bilgiye açılır. Her masalın bir yerine hayatla kurulan ilişkiye dair bu anlamı bırakır biriksin. Ancak çoğaldıkça kendini açık edecek bir şeydir çünkü. Bulutun toprağı yeşertmek için yağmur olup yağmasıyla başlar, bütün masallarda kendini tekrarlar. Lak deyince et Luk deyince su verilmesi gereken yeraltı kuşu kırk günlük yolculukları bittiğinde anlar sırtındaki yolcusunun bir süredir Lak’lara kendi baldırından kestiği eti yetiştirdiğini. Şehzade, babasının hastalığına derman bulmak için üç dünya dolaşırken, o dünyalardaki dertlere derman olmadan aradığını bulamayacağını farkeder. Dermanı olduklarıyla kalabalıklaşarak devam eder yolculuğuna. Sevdalı olmak, toprağı yeşertmek, bir kötüyü yenmek, yeraltı ülkesinden kurtulmak hep kendinden vermekle mümkün olur masallarda. Ama daha önemlisi kendinden vermenin ne demek olduğunu anlatır masallar anlatmadan. Fedakârlık değildir, basit bir veren alır ilişkisi hiç değil. İncelikli bir denklem kurar Nazım Hikmet. Bulut yağmur olup kendini verir, toprağı yeşertir, ama sonra su birikintilerinde buharlaşarak kendini yeniden yapar. Yeni büyüyen bahçe onun hammaddesiyle büyümektedir artık. Dünyaya karışmıştır bulut. Şehzade etini kesip kuşa yedirir. Ama bu sayede aşılmaz sanılan yolu aşmayı başarıp yeryüzüne ulaşırlar. Ne sadece kuşun, ne şehzadenin başarısıdır bu. Birlikte yapmışlardır. Kuşun kırk günlük uçuşu şehzadenin bedeniyle birdir şimdi. Etleri de iyileşecektir elbet.

Bu kendini katma hâlinin, bu var olma biçiminin bugün artık tarifinin bile ne kadar zor olduğunu düşünürken Müge Gürsoy Sökmen’nin John Berger’ın ölümünün ardından verdiği şu röportajda söylediği bir şeyi duydum. Bir kelimeyle tarif ediyordu kendini dünyaya erinmeden açmayı. Haysiyet. Dünyanın en saygın sanat eleştirmelerinden biri olarak hayatını konforlu koltuğundan hiç kalkmadan geçirebilecekken, Berger’ın kendini dünyaya açışını, dünya malzemesiyle kurduğu ilişkiyi, ölene dek kendini sunuşunu haysiyet diyerek anlatıyordu Sökmen. Berger’ın ölümüyle dünyanın yitirmeye biraz daha yaklaştığı şey de buydu.

 

Haysiyet. Nazım Hikmet’in birikmeye bıraktığı anlam da buydu işte. Ancak çoğaldıkça kendini açık eden bilgi haysiyetin bir kişilik özelliği değil ilişki biçimi olduğuydu. Bulutun, şehzadenin, kuşun, yolcunun bir sevda için, bir kurtuluş için, bir kavga için her kendilerinden verdikleri, dünyayla birlikte kendilerini de yeniden yapma eylemiydi çünkü. Masallarda tekrarlanan, her şey gelip geçerken kalan, büyüyen, biriken şey buydu. Kavraması sevdadan, mücadeleden, inançtan çok daha zor ama tüm bunları yapan temel bilgi. Dünya malzemesiyle ilişki kurmak değil sadece, kattığınla kendini de bir dünya malzemesi yapmak.

 

Zamanın ruhunun ne çok değiştiğini en çok bu anlatıyor gibi geliyor bana. Bugün hangi masal nostaljik olmadan anlatabilecek haysiyetin kendinde topladığın nişanlardan başka, bambaşka bir şey olduğunu? Haysiyetin sende, kişiliğinde, karakterinde, ne de ödün vermez ve gururlu ve dosdoğru olduğunda değil, kendinden başkasıyla, başkalıkla, dünyayla kurduğun ilişkide gizli olduğunu. Haysiyetin bir duruş değil, bir yönelim, eylem olduğunu. Bilmiyorum. Ama Sevdalı Bulut’u yazılma hikâyesiyle birlikte düşününce Nazım Hikmet’in bu gizli bilgiyi incelikle gözettiğine daha da emin oluyorum.

 

Sevdalı Bulut‘un Türkiye’deki ilk baskısı 1968’de yapılsa da hikâye epey öncesinde başlamış. Melih Güneş’in aktardığına göre SSCB animasyon film stüdyosu Soyuzmultfilm bir konuda fikrini almak için o sırada Moskova’da yaşayan Nazım Hikmet’e danışır.[1] Nazım Hikmet birkaç gün sonra stüdyodan Vera Tulyakova’yı arayarak çok cazip bir teklifte bulunur. Bir animasyon senaryosu yazmıştır. Sevdalı Bulut böylece ilk olarak 1959 yılında SSCB yapımı bir animasyon olarak ortaya çıkar.

 

 

Melih Güneş, Vera Tulyakova’nın arşivinde, filmin yapım aşamasında yapılan toplantıların tutanaklarına da ulaşır. “Sanat Sovyeti Toplantı Notları” adı altında yayımlanan bu belgelerde ekibin iç tartışmalarının sevdalı bulutun sonu üzerinde yoğunlaştığını görürüz. Bazıları bulutun ölmesi gerektiğini, hatta bunun filmin ana teması olduğunu öne sürerken, diğerleri, aksine kendini verdiği bahçeden yeniden yükselmesi gerektiğini savunur. Ölmesi gerektiğini öne sürenler bulutun ancak böylelikle kahraman olabileceğini, diğerleri bulutun kahraman olmasına gerek olmadığını söylerler, önemli olan hikâyenin devam etmesidir. Nazım Hikmet’in de katıldığı yapım sürecinde ekip uzlaşmayı orta yolda buluşarak sağlayabilmiş ki -animasyonda görebilirsiniz- bulut sonda ne ölüyor, ne diriliyor. Havuzdaki yansımasının vaadiyle kapanıyor film. Nazım Hikmet’in iki yıl sonra Varşova’da yayımlanan masalıysa, yağmurla dolan havuzdan güneşin ışıkları altında yükselen mavi buğu ve bulutun havuzdaki yansımasıyla son buluyor. Sevdalı bulutu bir kahramanlık masalı yapmıyor Nazım Hikmet. Bir dünya malzemesi yapıyor.

 

[1] M.Melih Güneş, 2012. Hanene Huzur Dolsun, Sevdalı Bulut, Nazım Hikmet’ten Çizgi Filmler. Istanbul, Yapı Kredi Yayınları.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ENGLISH

YInterview with Nuriye Gülmen: “I have more hope today than I did on day one”
Interview with Nuriye Gülmen: “I have more hope today than I did on day one”

Our resistance is greater today. We are thousands of people who harbor the same hope.

MEYDAN

YNuriye Gülmen’le Röportaj: “İlk Günden Çok Daha Umutluyum Bugün”
Nuriye Gülmen’le Röportaj: “İlk Günden Çok Daha Umutluyum Bugün”

Nuriye Gülmen 143 gündür Yüksel Caddesi'nde direniyor. 23 gündür açlık grevinde.

MEYDAN

YLeyla Ferman: Türkiye’deki Ezidiler Büyük Korku İçinde
Leyla Ferman: Türkiye’deki Ezidiler Büyük Korku İçinde

"Ezidiler, Türkiye devleti ve IŞİD arasındaki ilişkiler nedeniyle Türkiye'de güvende hissetmiyorlar. Burada kalırlarsa devletin onları IŞİD'e vereceği korkusuyla yaşıyorlar her gün."

SANAT

YZeynep Uysal’la Halit Ziya Edebiyatı Üzerine 2: Nasıl Yazdı? Nasıl Okudu? Nasıl Unutuldu?
Zeynep Uysal’la Halit Ziya Edebiyatı Üzerine 2: Nasıl Yazdı? Nasıl Okudu? Nasıl Unutuldu?

Halit Ziya’nın göz ardı edilişinde en çok milliyetçiliğin etkisi olduğunu söylemek gerekir. Halit Ziya’nın romanı bıraktığı yıllar tam da milliyetçiliğin yükselişe geçtiği yıllardır.

Bir de bunlar var

Cuma Şarkıları 18: Dans!
Dick Dale
Şarkı Söyleyen Sokak

Send this to friend