Big Little Lies'ı beğendiniz mi?

SANAT

Mükemmel Bir Hayat, Mükemmel Bir Yalandır

Pazar günü başımıza her ne gelecekse bir süre gayri-siyasi bir şey konuşamayacak olma ihtimalimiz var, o yüzden bir son dakika dizi tavsiyesi vereceğiz.

 

 

Big Little Lies’ın 2 Nisan’da yayınlanan finalinden sonra nabız yoklamıştım, sonuçlar yukarıdaki gibi. O zaman program şöyle: Açılış, İzlemeyenler İçin Diziyi Övmece, Müzik Saati, İzleyenler İçin Diziyi Övmece, Kapanış ve Yorumlarda Buluşma.

 

Big Little Lies, Avustralyalı yazar Liane Moriarty’nin aynı isimli çok satan kitabından uyarlanan 7 bölümlü bir HBO dizisi. Yaradanı David E. Kelley’i Ally McBeal’dan hatırlıyor olabilirsiniz, ben sadece oradan hatırlıyorum (Ally McBeal’dan bu yana televizyon ekranlarında bekar çalışan kadın ve seks temsili köprüsünün altından iyi sular aktı yalnız). Yönetmen, The Young Victoria, Wild, Dallas Buyers Club gibi filmlerden bilebileceğiniz (yine sadece kendi bildiğim filmlerini saydım) Jean-Marc Vallée. Dizi, hem başta HBO olmak üzere ABD’deki büyük yapım şirketlerinin film endüstrisinden yönetmen ve oyuncu transfer edip film havasında/kalitesinde dizi yapma trendinin son başarılı örneği oldu, hem de ana karakterleri kadın olan, görünüşte daha çok kadınları ilgilendiren temalara, sorunlara eğilen yapımların da çok yüksek reytingler alabildiğini gösterdi.

 

Yapımcılığı da üstlenen ve oynadığı baş role kendisine epey bir harç kattığına emin olduğum minik gaz ve toz bulutu Reese Witherspoon, iki çocuklu, ikinci kocasıyla (Adam Scott) evli, ev hanımlığının monotonluğunu hobi projelerle aşmaya çalışan, seveninin çok sevdiği, sevmeyenlerinin çok gıcık olduğu türden bir kadını oynuyor. En yakın arkadaşı Celeste (ödülleri konteyner gemisiyle toplaması beklenen Nicole Kidman), zamanında havalı bir avukatlık şirketinde çalışan, evlendikten sonra işi bırakıp, kendisine tapan Yunan tanrısı tipli kocası (Alexander Skarsgard) ve pırlanta gibi ikizleriyle inanılmaz pahalı bir evde oturmaya başlayan ve başka da pek bir şey yapmayan dünya güzeli bir kadın. Diğer başrollerde kasabaya yeni taşınmış genç ve bekar anne Shailene Woodley, ve CEO bir kocayla evli CEO kadın rolünde Laura Dern var (yan not, Laura Dern Witherspoon’dan dokuz yaş büyük olmasına rağmen Wild’da annesini oynuyordu çünkü Holivud). Bu kadınlar kadar ekranda görülmese de bir de beşinci kadın var, o da Zoe Kravitz, karakterlerin arasında beyaz olmayan tek kişi, Witherspoon’un karakterinin ilk kocasıyla evli, saçları örgülü, yoga yapmaktan ve bol hırkalar giymekten hoşlanıyor. Bir de bir sürü çok yetenekli küçük çocuk var ortada. Olaylar California’nın haşmetli doğasından payına düşeni almış, zengin insanlarının okyanus manzaralı villalarda yaşadığı, günün ciddi kısmını ellerinde kadehlerle okyanusa bakarak geçirdiği, herkesin aynı yoga stüdyosuna gidip aynı kafede kapuçino içtiği ve çocuklarını aynı okula bıraktığı için birbirinin donunun rengini bildiği ya da bildiğini sandığı bir köy olan Monterey’de geçiyor. Açılış sekansına bir göz atın:

 

 

Başkalarının hayatlarına, özellikle güzel, zengin ve mutlu kadınların hayatlarına dair bu sanrı, dizinin kilit noktası: “Mükemmel bir hayat, mükemmel bir yalandır.” Nitekim ilk bölüm bir cinayet mahallinde açılıyor ve dizinin naratif yapısı bu cinayetin soruşturması üzerine kurulu; kimin kimi öldürdüğünü öğrenmeye doğru giderken, bol bol flashback izliyor ve soruşturmayı yöneten dedektiflere ifade veren, hayatta dedikodu hazzından daha büyük haz bilmeyen ‘Yunan tragedyası korosu’ Monterey sakinlerini dinliyoruz. Seyirci bir onları dinleyip bir olayların gerçek yüzünü izledikçe de, mükemmel resmin yüzeyi çatlamaya, altındaki katmanlar ortaya çıkmaya başlıyor. Fakat dizi klasik bir dedektif hikayesi değil; bölümler ilerledikçe kimin öldüğü, kimin öldürdüğü hızlıca arka fona itilen bir detay oluyor. Öyle ki bu işlerde pek iyi olmayan bu arkadaşınız dahil internetin yarısı, hikayedeki her türlü suçun failini finale gelmeden tahmin edebildi. Yani kitabı okumuşlar için bile alınacak çok büyük keyifler var.

 

Buradan sonrasında gelecek spoiler için uyarı tabelası yerine buraya dizide kullanılan şarkıların Spotify listesini bırakıyorum. Soundtrack, Ziggy’nin “Papa Was a Rolling Stone” eşliğinde Jane’e bakarak dans ettiği, Chloe’nin morali bozuk annesine “River”ı dinlettiği, Madelaine’in Sade için “Adele mi bu?” diye sorduğu, Jane’in “Bloody Mother Fucking Asshole” eşliğinde yere çöktüğü sahneler gibi çok gözümüze parmak olmasına rağmen değil, öyle olduğu için çok güzel.

 

 

İzlemeyenleri yolcu ettiysek, fazla uzatmadan yorumlarda buluşabiliriz: Diziyi beğendiniz mi? Finalle ilgili herkesin ne düşündüğünü çok merak ediyorum.

 

Dizinin “erkekleri öldüreceğiz/sorunları çözeceğiz” mesajlı, sonu büyülü bir kadın dayanışması plajında biten finalinden, Perry’nin cinneti-patlayan dalgalar montajından ben izlerken çok etkilendim. Fakat benim için hikayenin bütün olarak öne çıkan yanı, kadın karakterler ile erkekler arasında çizdiği kalın çizgilerdi. Erkek şiddetini en öldürücü şekilde taşıyan karakter Perry, ama hikayedeki diğer erkekleri de bu kadınlara kıyasla daha işe yaramaz, aptal ve ilkel çizmemişler mi? Finalde normalde birbirinden hazzetmeyen bir kadın grubu hem çocukları, hem de aralarından birini korumak için her şeyi kenara itip (ehem) bir araya gelebiliyor, ama erkeklere bu fırsat verilmiyor, son ana kadar birbirlerine kaslarını gösteriyor, parmaklarıyla silah işareti yapıyor, birbirlerine dayılanıyor, istediklerini alamayınca ‘Orospusun!’ otobüsüne tek yön bilet alıyorlar (hikayedeki tek götlük yapmayan erkek karakter olan garsonu son ana kadar herkesin eşcinsel sanması da bundan mı?).

 

Bir söz de hikayenin en can yakan kısmıyla, ev içi şiddetle ilgili. O şiddetin nasıl sürdürülebildiğini, mağdurun kendini ne şekillerde kandırdığını (örneğin o dayak sonrası seks sahnelerinde, Celeste dur dese, istemiyorum dese Perry duracak mı? Durmasa bir de dayak üstüne tecavüze uğradığı gerçeğiyle yaşamamak için mi Celeste kendi kendini kandırıyor?), neden gidemediğini, ama neden gitmesi gerektiğini ve en önemlisi neden birilerine anlatmasının zorunlu olduğunu müthiş şekilde anlatıyor dizi.

 

Peki ya fail? Alexander Skarsgard’la yapılmış bir röportajın girişinde, “karısına davranış şekli ne kadar nefret uyandırırsa uyandırsın, Perry değişmek istiyordu ve Celeste’i gerçekten seviyordu. Perry, nasıl uğraşırsa uğraşsın, içindeki karanlık şeytanları yenemedi” diyordu. Bir başka röportajında Skarsgard geleneksel karısını döven koca rolü dışında (yani zengin, başarılı, yakışıklı, karısını ve çocuklarını çok seven) bir adamı oynayabildiği için memnun olduğunu söylüyor. Yine yönetmen Vallee, “[senarist David E. Kelley], ben ve tüm diğer paydaşlar olarak, ‘Peki bu adama da şefkat göstermeyi denesek nasıl olur?’ diye düşündük. ‘Şiddetin faili o, ama bunun farkında ve içindeki kötülükten kurtulmak istiyor. Bu yüzden izleyici bence daha anlayışlı. Şurada burada küçük umut kıvılcımları var. İnsanların yüreğine dokunmak istedim” demiş. Oysa ben finaldeki araba sahnesinde Perry’nin aslında hiç de değişmeye çalışmadığının, karısını tutsak tutmaya devam edebilmek için çalışıyormuş rolü yaptığının açıkça gösterildiğini düşünmüştüm. Gel gelelim görüşlerini sorduğum bir erkek arkadaşım da bana Perry karakterine acıdığını, hikayenin bu tür şiddetin nasıl bir hastalık olduğunu, kontrol edilmesinin ne kadar zor olduğunu çok iyi anlattığını söyledi (arada binlerce kere ‘bu tabi ki şiddeti haklı çıkarmaz’ diyerek). “Ama bence Perry karısını seviyordu” dedi. Acaba hikaye başka insanlarda da bu intibayı uyandırdı mı? Perry karısını seviyor muydu?

 

Her türlü yorumunuzla aşağıya bekleniyorsunuz!

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ECİNNİLİK

Y10 Instagram Hesabı Daha
10 Instagram Hesabı Daha

İnsanın içini şişirmeyen, bir şey satmayan 10 güzel hesap.

MEYDAN

YHazmedemedi
Hazmedemedi

Yeni Şafak CNN'in karalama kampanyasını belgeleriyle ortaya koyuyor (ekran görüntüsü alıp işine geldiği gibi yorumladı).

MEYDAN

Yİşkence ve Tecavüz Veyahut Talihsiz Bazı Olaylar Zinciri
İşkence ve Tecavüz Veyahut Talihsiz Bazı Olaylar Zinciri

"Polis, günlerce dehşet ve hastalığının üzerine bir de bunun travmasını yaşayan A.A.’yı ailesine teslim etmek istedi."

  • didem

    karısına karşı tutku, sevgi, aşk, sahiplenme vs. bir sürü hissi bir arada taşıyordu bence. ama kendini değiştirme isteği asla baskın gelmiyordu. çünkü değişirse ilişki aynı kalmaz. aralarındaki ilişkiyi temelde şiddet ve tutku üzerine yapılandırmışlar. ayrıca kendi karakterini de o şiddetin ve egonun üstüne yapılandırmış, eski hikayesinden de anladığımız üzere. bu sebeple değişirse kendinden de geriye büyük bir boşluk kalacağına inanabilir. adama dair şahsi derin değerlendirmem bu. özetle değişmeye niyeti olmayan, narsist bir adam. kadın açısından bakınca da adamın yakınında haddinden fazla kalmış. kendini tutkulu ilişki yaşadıklarına inandırarak 6-7 yıl evliliği götürmüş. bu da küçük kasabada insanların gözünde örnek çift olarak kalma çabası zaten. yani komplekslerinden bağlılar birbirlerine. ama celeste haddinden fazla süre kendi baloncuğunda yaşadığı için de iş kontrolden çıkıyor. tabi ki ideali ne kendini ne de çocuklarını böyle bir ortamda bu kadar uzun süre tutmaması. ama insanoğlu aynı anda hem siyah hem de beyaz. güzel dizi.

  • Çiğdem Şahiner

    Konusunu bilmeden tesadüfen ilk bölümü izledim sonra da kapatamadım ve sabaha kadar tüm bölümleri bitirdim. Gerçekten harika bir dizi olmuş :)

    Perry’nin hastalığına empati yapabiliyorum ama düzelmek istiyorsa evlilik danışmanına değil psikiyatri kliniğine gitmesi gerekir. Elbet Celeste’i de gerçekten “çok seviyordur”. Haberlerde duyduğumuz karısını öldüren psikopatlardan da karısını çok sevenler yok mu?
    Eşinden/sevgilisinden şiddet görüp de “ama beni çok seviyor”, “birlikte çok şey yaşadık” diye ayrılmayan da çok kadın var, aynı Celeste gibi. Bu hastalıklı sevgiden kurtulmak lazım zaten.

  • aystuf

    Böyle sevgi olmaz. Bir kere eli kalktıktan sonra değişse ne, değişmese ne.

  • Ayşegül Kanat

    Ben evlilik danışmanını sevdim. Önerisi ne kadar yerinde ve ne kadar başka kadınlar için imkânsız. Bir ev, dolu bir buzdolabı vs.

  • Zepzep

    Diziyi tesadufen duydum, kacirsaydim uzulurdum. Bu yaziyi okuyunca kendimi ait hissettim, playlisti paylastiginiz icin ayrica buyuksunuz! :)
    Terapisti Perry icin hasta diyor zaten, “o ne kadar hastaysa sen de o kadar hastasin” gibi bir sey soyluyor hatta Celeste’e. Yani tabi lafin gelisi soylemis olabilir… Ama orada hop dedim ben icimden, ne hastaligi?!
    Finaliyse hic sevmedim. Bilmiyorum neden. Dayanismaya inanmiyor muyum neyim, bilmiyorum. Cocuklari kosarken gorunce hosuma gitti once ama sonra besi bir yerde ‘kizkardesler’ moralimi bozdu. Bilmem ki neden.

  • ayca

    bence dizinin en tek boyutlu ana karakteri perry’ydi. adamın şiddete yönelik yüzü dışında (kavgasından, sekslerine, çocuklarıyla oyun şeklinden, giyinişine – ki tecavuz olayını saymıyorum bile) adamın hiç bir yüzünü göremedik. bu da dolayısıyla ona empati yapabilmeyi engelledi. sadece tek bir sahnede görüyoruz. o da psikologla görüştüğü sahne. hatırlarsanız önce şiddet uygulamıyorum deyip sonrasında bazen kendimi tutamıyorum demişti. bu sahne perry’in durumunun bir hastalık olduğunu ve onun iyileşmek istediğini anlamamız için yeter mi? bence yetmez. dolayısıyla dizinin kurgusu, kadın karakterleri ve hikayesi ne kadar iyi olsa da ana karakterin tek boyutlu olması beni hayal kırıklığına uğrattı

  • lolatesk

    Diziyi keyifle izledim. Celeste ve Perry’nin ilişkisi beni aşırı rahatsız etti. Bana garip gelen, halan Perry’nin eşini sevdiğinin düşünülmesi. Ben tam tersine orada bir güç ilişkisi ve o güç ilişkisine dayanan gizli bir anlaşma olduğuna inanıyorum. Bu bence sevgi değil. Ne kadar kolay bir şekilde, içinde şiddet olan birşeyi sevgi diye ifade ediyoruz. Ancak psikolojideki “aktarımla” konusuna dair birşeyler okunursa, bunun gerçekte sevgi falan olmadığı görülebilir. Bu iki karakter, bence, kendi ebeveynlerinden özdeşleştikleri birini canlandırıyorlar ve zaten Celeste öyle olmasa, Perry’nin bu evliliği de hiç olmazdı. Başka bir kadın olsa olmazdı yani. Bence dizinin güzel yanı, böyle bir durumda kadının neden hemen ayrılmadığını, Celeste üzerinden çok güzel anlatmasıydı. Ayrıca bir erkeğin bir kadının nasıl manipüle edip, kontrolü altında tuttuğu da Perry üzerinden anlatıldı. Örneğin karısının uzaklaştığını hissettiği anda, bir çocuk daha istemesi, ya da bir akşam programı varken hemen cinsel olarak yakınlaşma yaratması…İşe yarayacak her tür taktiği biliyor karısı üzerinde. Celeste’nin temel sınavı, bu taktiklere kanmamayı başarmasıydı.

    Benim en çok merak ettiğim, son sahnede genç annenin(adını hatırlayamadım) Perry’i hatırlamış gibi bakması. Çok net anlatılmadı ama ben tecavüzcüsü Perry’di diye algıladım.

  • Nimet Alıcı

    Karı Kuvvetleri, allah razı olsun. Diziyle ilgili aklımdaki milyon soruyu kimle konuşacağım diye dertleniyordum. Ben Perry’nin Celeste’i gerçekten sevdiğini düşündüm, yani dizi beni inandırdı o sevgiye. Ama değişeceğine, değişmek istediğine inanmadım. Bunu da verdi dizi bence. Yani Perry’ye gösterdikleri bi şefkat varsa, sevgisini reddetmeden hastalığını çizmeleriydi bence. Shailine’e tecavüz edenin Perry olduğunu üçüncü bölümde filan tahmin etmek mümkündü cidden. O noktadan sonra da şu soru ister istemez oluştu. Perry Celeste’ten önce kaç kadına şiddet uyguladı ve tecavüz etti? Celeste’yi onlardan ayıran nedir? Bence mükemmelliği. Yani Celeste o kadar kusursuz, o kadar mükemmeldi ki kadın cinsini sadece sarhoş edip otel odalarında tecavüz edeceği bir şey olmaktan çıkardı Perry için. His own personal Goddess. Hem tapacağı hem döveceği hem sikeceği bi tanrıça. Otel odasında sarhoş Shailine’e tecavüz etmekten çok daha “tanrısal” bir güç ve haz Perry için Celeste’in sahibi olmak. Bu yüzden aşık oldu. Taptığını sikmek daha büyük bi hazdı. Sevgisinin bu haz bağımlılığı olduğunu, ve adamın vazgeçemediği hazzın da Celeste’in mükemmel poposunun arkasında kafasına duvara vururken kendini TANRI gibi hissetmek olduğunu iyi verdiler bence. Celeste’in aldığı haz esas kafa karıştırıcı olandı benim için. Yani sondaki geçişi biraz ani oldu gibi geldi bana. Celeste Perry’ye gerçekten aşık mıydı? Aşkı uzun zaman önce bitmiş, korkuyor muydu? Stockholm sendrom muydu aşk sandığı? Bu konuda ne dersiniz çok merak ederim.

    Yalnız Celeste ve Perry çiftinin tanrı-tanrıça replikası için seçilmiş olmaları çok uygun değil miydi? Nichole Kidman’ın yüzünde rahatsız edici bi yapay gençlik var, başlarda takıldım, sonra alıştım. Fakat o popo, o meme neydi arkadaşım? Nasıl mümkün oluyor o yaşta? Bilim bunu açıklayabiliyor mu gerçekten?

    Alexander Skarsgard da en son True Blood’da Alplerin tepesinde çırılçıplak güneşlenirken pipisini ucundan göstermişti, burda da esirgememiş. Perry karakteri dışında Alexander’ın cismini bilimin açıklayıp açıklayamayacağını da konuşabilir miyiz? Hayatta da sarışınla işim olmazdı üstelik. Tövbe yarabbi.

    • perilla

      Bu yazıyı okumayı ve dizinin son iki bölümünü izlemeyi başımıza gelecekleri tahmin ederek bugüne ertelemiştim :( diziden de bu yazıyı yazandan da allah razı olsun. Bugünü de böyle atlatıyoruz çok şükür.
      Dizi ilk bölümden itibaren beni hemen içine çekiverdi. Bu bir avuç kadının ne denli manyak olduklarını dünyalarına girdikçe ilmek ilmek keşfettik. Faili anlamak hakikaten kolaydı ama bu kadınlar bu işi bu incelikli manyaklıklarıyla nasıl çözecekler işte bu kısmı beni çok meraklandırıyordu. O yüzden sonunu güzel ama kof buldum.
      Perry Celeste i seviyor muydu? Bence seviyordu, zaten celeste in tüm bu şiddeti şiddet olarak görmeyi reddetmesinde muhim payı var ona duyulan bu sevginin. Seven adam döver mi? Bunu ikizler üzerinden anlatmışlar sanki. 6 yaşındaki çocuk sevdiği arkadaşına şiddet gösteriyor. Bunu yapmaktan rahatsız aslında ama böyle olması gerektiğini öğreniyor babadan. Ben de Celeste e takıldım. Sanki o Perry i sevmiyordu. İşte orada başka bir yoruma katlmadan edemeyeceğim. Güç savaşı veriyordu sürekli kocasıyla. Belki de bu yüzden sonundaki geçiş ani oldu hissi bıraktı bende de. O hazzı hiç sorgulayamadık doktor yüzünden. Sen de hastasın dedi, kesti attı. Ama işte Celeste inki sevgi diil güç savaşıydı deyince sanki daha rahat oturuyor herşey. Doktora anlatırken de şiddet izleri geçene kadar çok sevgi dolu oluyor demişti.
      Zoe politik doğruculuğuyla en başından beni rahatsız ediyordu. Finalde de ödülünü aldı. Hem de ona yakışır bir şekilde istemeden kazara öldürdü. oh tertemiz. yogaya devam.
      Final ise bulanıktı ama esas tetikleyici bence Celeste in ev içi şiddete maruz kalmasından ziyade Jane’in tecavüzcüsünün Perry çıkması oldu. Jane Madelaine in kolunu tuttuğunda Madelaine onun tecavüzcü olduğunu anladı sonra polisler gelmeden evvel kadınlar arasında bu gizli anlaşmayı o sağladı. Hani Perry eşine şiddet uyguluyordu öldü cezasını buldu, ama o dayanışmayı jane e tecavüz sağladı gibi (Yani bence böyle oldu)
      Apple Tree Yard’ı izlediniz mi? Tecavüz üzerine mükemmel bir dizi. Emily Watson öyle bir oynuyor ki sanırsın oynamıyor. O derece. Peki broadchurch ün 3. sezonuna baktınız mı? Polis tecavüz vakalarını nasıl değerlendirmeli diye alıp derslerde izletilesi bir perspektif hakim.
      Şimdi benim de aklıma Big little liars dan sonra bu soru takıldı. Yapımlarda bir tecavüz olgusu akımı aldı yürüyor. Hatta bir adım öne çıkıp “tecavüz öyle kötü birşeydir ki yaşam boyu öldürür, tekrar tekrar öldürür o yüzden cezası ölüm olsa bile içimizdeki adalet dengesini sağlamakta hafif kalır” dedirten finaller… Belki de tesadüfler silsilesidir bilemedim.

      • suzi

        big little lies’ı izleyemedim, ilk bölümden beni hiç içine çekmedi, devam etmedim. kadınlar çok yapay geldi. bir de son sözü spot yapmış zaten: mükemmel bir hayat mükemmel bir yalandır, çok doğru, o halde saatlerce diziyi izlemeye ne gerek var. perilla’nın sonu hakkında dediği gibi, ben de başından kof buldum yani. toplumsal cinsiyet rolü olarak erkeğin “reis” olması/ olmayı kafaya takması perry karakterini açıklamaya yeter diye düşündüm.

        onun yerine apple tree yard’ı izledim ve çok beğendim, öneri için teşekkürler :) bir kadının hayatı boyunca biriktirdiği korkularıyla bir bir yüzleşmesinin hikayesi gibi geldi bana. tecavüz de bunlardan biri, ama en önemlisi değil sanki. önce kocasıyla değil ama sevgilisiyle, sonra da mahkemede, yaşadığı şeyi konuşabiliyor ve birileri onu dinliyor (konuşulamadığında hastalandırır ya böyle şeyler). ve kadın güçlenerek, iyileşerek çıkıyor burdan, olumlu örnek yani. koskoca profesör kadın yasaların beyhudeliğinden dem vururken, yasanın onu aklaması kapsayıcı, sarıp sarmalayıcı, iyileştirici bir etki yapıyor.

  • Asya Leman

    Perry karakterinin tam bir iblis olduğu kanısındayım. 2 boyutlu kötülüğüne şöyle bir derinlik eklemek isterim; Ziggy’nin Max ile aynı sınıfta olduğunu hesaba katarsak Celeste ile evlendikleri sırada Jane tecavüze uğramış oluyor. Dolayısıyla aklıma şu soru geliyor: Bu adam seyahatlerinde de örneğin başka kadınlara da tecavüz ediyor mu? Perry’nin çocuklarıyla kurduğu ilişkide bile “canavar” rolü yapmasını psikanalitik olarak nasıl açıklarız? Yani Perry gerçekten birini sevebilir mi? Max’i de bozdu!

  • Mine K.

    5harflileri uzun zamandır takip etmiyordum. depresyondan beyin sistemimin çöktüğü bir dönemde kafayı toplayacak bir kırıntı ararken,sitedeki bu diziyi gördüm. sabaha kadar bütün bölümleri izledim. ilk defa sitedeki bir şeye yorum bırakıyorum. bunun sebebi de bu diziyi keşfetmemde yardımınız dokunduğu için teşekkür etmek. olive kitteridge den sonra böyle bir dizi arıyordum ve kimseye bir anlamı olmayacak şu yorumu yapıyorum: hızır gibi yetişti.

  • Maya

    Seviyordu sevmiyordu bilemeyiz, onemli olan da bu degil.

    Filmle ilgili okudugum yazilardan birinde terapistlere fikirleri sorulmustu ve bir tanesi, Perry’nin ‘degisme istegi’nin manipülasyonunun bir parcasi olabilecegini soylemisti.

    Finalde adami oldurmeleri kolaya kacmak gibi geldi bana. Evet hepimiz rahatladik ama daha zor olan, adami oldurmeyip oyle bir adamdan oldurmeden nasil kurtulunur’u gostermek olurdu. Elbette ki kitap ve filmlerin isi bu degil:) Yine de sagolsunlar uzmanlarina danisip diziye terapi sahneleri koymuslar. Darisi bizim Turk dizilerinin basina.

  • polonya

    bütün sevgi mi şiddet kabul edilebilir mi celeste ve kocası nerede duruyorlar birbirlerine karşı soru silsilesinin tamamı sonundaki güneşli çocukların koşuşturduğu kardeş kadınlar sahnesi ile puf diye ortadan kayboldu. hıyar mıyım bilmiyorum ama o sahne ile zaten içinde bulunmayı pek sevdiğim bir ruh hali olan iyi ki kadınlar var/ iyi ki varız duygusunu uzun süre taşıdım. geri kalanı fasa fiso oldu bir anda. sadece kadınların nefret çevresinde değil de yoldaşlık duygusuyla bir araya gelmelerini sağlayanın yine bir erkek olması da kendi kişisel karneme dikkat edilecek bir not olarak düşüldü. ne zaman bir kadınla bir açmaz içinde olsam hemen ortada bir yerlerde ikimizin arasında bir erkek bulup (koca, baba, çöpleri almaya gelen amca, her kim ise) ve ancak onu düşman belleyip diğer kadınla hemhal olabiliyorum. düşmansız dost olamıyorum. başka ön yargılar- filtreler engelleyebiliyor zaman zaman. o yüzden ortak düşman çevresinde dostlaşma olmayan mutlu huzurlu günler diliyorum başarabilirsek tüm hemcinslerime.

  • Kerem Ciftcioglu

    Buradaki asıl mesele Perry’nin Celeste’i sevip sevmediği tabii ki değil. Sevmek çok boş gösteren bi kavram; bir narsistin sevmesine ne kadar sevgi diyebilirsek o kadar seviyordu elbette. Perry açısından asıl konu içindeki şeytanla ne kadar yüzleşmek istediği. Değişmek Celeste’i elinde tutmak amacıyla kullandığı bir laftan ibaret, kendisinde gördüğü bu marazla yüzleşme iradesine dair bir şey değil. Celeste için değişecektiyse, her şeyi geçtim Shailine’e tecavüzünü nereye koyacaktı? Böylesine ayıcasına narsist bir karaktere dair böylesine hoşuma giden bir dizinin senaritisti nasıl böyle bir yorum yapar, baya bir şaşırdım. Olacak iş değil yani.

    Celeste açısından bakarsak onun kendini kandırmasının sebebi de tecavüze uğrama korkusuna tabii ki indirgenemez. Orada da tüm nesnel başarı göstergelerine rağmen (kariyer, güzellik vs) değersizlik duygularını gördüğümüz başka bir dram var.

  • c.

    Dizinin bence en sarsıcı ve düşünmeye sevk eden sahneleri Perry ile ilk gidişlerinden Celeste’in tek olarak sürdürdüğü son seansa kadarki terapi sahneleriydi. Daha ilk görüşmede, ilişkideki psikolojik ve fiziksel erkek şiddetini doğuran temel nedenin yetersizlik hissi ve terk edilme korkusu olarak verilmesine ve dolayısıyla ‘insanileştirilerek’ Perry’yle empati kurulmasına, şiddet eğiliminin tedavi edilebilir bir hastalık (çünkü böylesi bir bakıma şiddet uygulayanı da kurbanlaştırıyor) olarak gösterilmesine karşılık; şiddete maruz kalan, -meşru ya da değil- kendi karşı şiddetini yaratan Celeste’in bundan utanç duyduğunu ifade etmesi aile içi şiddet ile ilgili çok çarpıcı noktaları işaret ediyor. Açıkçası belki bir “bütün erkekler ölsün” söylemi değil ama bu dizi özelinde Perry’nin ölümü ve bir grup kendi içinde de çatışan kadının sonrasında kurdukları sessizlik ittifakı içimi rahatlatan bir son oldu. Bu sonun dizinin en barışçıl çizilmiş karakteri tarafından getirilmiş olması da güzel bir detaydı:)

  • hysterical blindness

    celeste nin hikayesini izlerken bir sonraki adımı tıpkı celeste’nin terapisti gibi korku ama ne olacağını kestirerek izledim ne yazık ki. Bir arkadaşım, kocası ‘içtiğinde öfkelendiği’ ve kapılara vurmaya başladığı için ona küstüğünü söylediğinde de bu dehşeti hissetmiştim. Benzer hikayeleri duyduğumda hep çok kısa bir an depreşiyor bu rahatsız edici his. Tıpkı bu dizideki kısa anımsama sahneleri gibi. Benim gözümden söylecek olursam, celeste kocasını seviyor. Kocasının onu sevip sevmediğiyle ilgilenmiyorum. Celeste her insan gibi sevilmek istiyor ve sevilme isteğini ‘zaman zaman’ tatmin eden bir kocası var. Zaman zamandan kastım sevişme değil. Perry nin şiddet uygulamadığı zamanlar. Bu tür durumlarda birinin dışarıdan iteklemesi gerekiyor gerçekten de ne oluyor’u görmek için. Eski sevgilim usta bir mind manipulator’dü. Tabii ben de o zaman küçüktüm ve daha manipüle edilmeye açık bir bünyem varmış demek ki. Bana dönük fiziksel bir şiddet olmuyordu ama çoklukla duygu sömürüleri, istediği olmayınca üzerindeki tişörtü parçalama, etrafa yumruk atma gibi gerizekalı birtakım hareketler güdüyordu. Herkeste farklıdır elbet; ama en az fiziksel şiddet kadar etkili birşey bu benim için. Bir sonraki adım bana vuracak olması diye korkup o vurmadan ben vuruyordum. Sonuç? Benden duyduğu psikolojik şiddet lafını kendine uyarlayıp arkadaşımı aramıştı bir keresinde. Beni dövüyor diye. Kabus görüp rüyada olduğunu bilmek gibi birşey bu. Uyanacağınız anı biliyorsunuz ama çok iyi manipüle edildiğinizden bir türlü çıkamıyorsunuz. Ben çok kere çift terapisi önermiştim, perry yine yanaşmış. Böyle erkeklerin çoğu kabul etmiyor bile bunu. Sonrasında maddi sebeplerden ya da ( yine de gidebilirdim sanki ne yapıp edip) dışarıdan birinin öğrenmesinden utandığım için kendi kendimi tedavi etmeye çalışmıştım, Çok fazla makale, deneyim vs. okuduğumu hatırlıyorum. Neyse sonunda ayrıldık. Şöyle şeyleri izlerken ya da dinlerken gelen anlık ürpertiler hariç kurtuldum kendisinden ve dönüştüğüm halimden. Meraklısı için şöyle birşey okumuştum: http://www.heartless-bitches.com/rants/manipulator/emotional_abuse.shtml

  • Biray Anil Birer

    Perry’nin Celeste’i sevdiğini iddia etmek, bilmiyorum, bana sevginin ne olduğunu sorgulatıyor azıcık. Ed’in madeline’e duyduğu hisle perry’ninkinin aynı his, sevgi olduğunu iddia edebilir miyiz? Arzu, tutku filan demiyorum bakın, sevgi diyorum. “Sevdiğinden öldüren” erkekleri hoş görmemiz gerekiyor o zaman; kendisi ölmeseydi celeste’i öldürecekti çünkü bir noktada, net.

Bir de bunlar var

Yazar James Baldwin Türkiye’de
Zafer Hanım’ın Vatan Aşkı
Winter is Coming, Çok Şükür

Send this to friend