Edebiyat nobelinin yeni sahibi Kazuo İshiguro ile hayat hikayesi, ilham kaynakları, çalışma rutini üzerine yapılmış en kapsamlı röportajlardan biri.

KÜLTÜR

Kazuo Ishiguro ile Röportaj: Kurgu Sanatı

Susannah Hunnewell’in, bu sene Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülen Britanyalı yazar Kazuo Ishiguro ile aşağıdaki röportajı, The Paris Review dergisinin Bahar 2008 sayısında yayınlandı. Röportajın ikinci bölümünü yarın yine bu linkte bulabilirsiniz. 

 
***
 

Kurgu alanında başarıya daha yolun başındayken ulaştınız – gençliğinizde yazdığınız ama hiçbir zaman yayınlanmayan işleriniz var mı?

 

Üniversiteden mezun olduktan sonra, batı Londra’da evsizlerle çalışırken yarım saatlik bir radyo piyesi yazmış ve BBC’ye yollamıştım. Reddettiler ama yüreklendirici bir cevap almıştım aslında. Biraz inceliksizdi, ama insanların görmesinde sakınca bulmadığım ilk gençlik eserim budur. Başlığı “Patatesler ve Aşıklar”dı. Metni gönderirken patatesi yanlış yazmışım, potatoes yerine potatos yazmışım. Patates-balık kızartması veren bir kafede çalışan iki genç insan hakkındaydı. İkisinde de aşırı şaşılık var, ve birbirlerine aşık oluyorlar ama şaşı oldukları gerçeğini asla dile getirmiyorlar. Kendi aralarında asla dile getirmedikleri bir şey. Hikayenin sonunda evlenmemeye karar veriyorlar, ve anlatıcı deniz kenarında rıhtımda kendine doğru yaklaşan bir aile görüyor rüyasında. Ebeveynler şaşı, çocuklar şaşı, köpek şaşı, ve anlatıcı diyor ki, tamam, evlenmeyeceğiz.

 

Bu hikayeyi yazmaya sizi ne etti?

 

Kariyerim üzerine düşünmeye başladığım bir dönemdi. Müzisyen olarak başarılı olamayacağımı anlamıştım. Bir sürü müzik şirketiyle görüştüm. İki saniyenin ardından bu iş olmayacak diyorlardı. Ben de radyo piyesi deneyeyim dedim.

 

Sonra, neredeyse kazara, Malcolm Bradbury’nin University of East Anglia’da verdiği bir yaratıcı yazın yüksek lisans programı reklamına denk geldim. Bugün meşhur bir program ama o günlerde bu, gülünç ve insanı kaygılandıracak derecede Amerikan bir fikirdi. Hemen sonra da bir önceki sene yeterince insan başvurmadığı için yapılamadığını öğrendim. Birisi bana Ian McEwan’ın on sene önce bu programa katıldığını söyledi. O noktada McEwan’ın o dönemki en heyecan verici genç yazar olduğunu düşünüyordum. Ama esas cazibesi bir seneliğine, parasını tamamen hükümetin ödeyeceği bir üniversiteye dönme imkanı vermesiydi, sonunda tek yapacağım 30 sayfalık bir kurgu işi vermekti. Yazdığım radyo piyesini başvurumla birlikte Malcolm Bradbury’ye yolladım.

 

Kabul edildiğimde biraz şaşaladım, birdenbire ne yaptığımın tam olarak farkında vardım. Bu yazarlar yazdıklarımı deşecek ve utanç verici olacak diye düşündüm. Birisi bana Cornwall’da, yakınlarında başka hiçbir şey olmayan kiralık bir evden bahsetti, daha önce uyuşturucu bağımlıları için rehabilitasyon yeri olarak kullanılıyormuş. Aradım ve bir aylığına bir yere ihtiyacım olduğunu söyledim, kendime yazı yazmayı öğretmem gerekiyordu. 1979 yazında yaptığım da bu oldu. Kısa öykünün yapısı hakkında ilk o zaman düşündüm. Bakış açısı, hikayeyi nasıl anlatacağın vesaire gibi şeyler üzerinde düşünmeye çok fazla vakit harcadım. Sonunda elimde insan içine çıkarabileceğim iki hikaye oldu, dolayısıyla biraz daha güvenli hissettim.

 

Japonya hakkında ilk kez East Anglia’daki o bir sene sırasında mı yazdınız?

 

Evet. Hemen etrafımı çevreleyen dünyadan uzağa gittiğimde hayal gücümün canlandığını keşfettim. “Camden Town metrosundan çıktım ve McDonald’s girdim, okuldan arkadaşım Harry’yi gördüm” diye bir hikayeye başladığım zaman gerisini getiremiyordum. Buna karşılık Japonya hakkında yazdığım zaman bir şeyin kilidi açıldı gibi oldu. Sınıfla paylaştığım öykülerden biri, bombanın atıldığı dönemde Nagasaki’de geçiyordu ve genç bir kadının bakış açısından yazılmıştı. Diğer öğrencilerin yorumları sayesinde kendime güvenim muazzam arttı. Hepsi de bu Japon hikayeleri çok heyecan verici, bu alanda gelecek var dediler. Daha sonra Faber’den Introduction serileri için üç öyküyü kabul edeceklerini söyleyen mektup geldi ki bu serinin o güne kadarki işleri mükemmeldi. Tom Stoppard ve Ted Hughes’un bu şekilde keşfedildiğini biliyordum.

 

A Pale View of Hills’i yazmaya o dönem mi başladınız?

 

Evet, ve Faber’den Robert McCrum bana projeyi bitirebilmem için ilk avansımı verdi. Bir Cornish kasabasında geçen ve rahatsız bir çocuğu olan, geçmişi belirsiz genç bir kadın hakkında bir öyküye başlamıştım. Kafamda şöyle bir şey vardı, kadın ‘kendimi bu çocuğa adayacağım’ demekle ‘bu adama aşık oldum ve bu çocuk üstüme kaldı’ demek arasında gidip gelecekti. Evsizlerle çalışırken böyle birçok insanla tanışmıştım. Ama sınıf arkadaşlarımdan Japonya öyküsüyle ilgili böyle inanılmaz bir tepki alınca dönüp Cornwall’da geçen öyküye yeniden baktım. Fark ettim ki, eğer bu hikayeyi Japonya şartlarında anlatırsam, yerel ve küçük görünen her şey bir anda daha büyük ve kapsayıcı hale bürünebilecekti.

 

Beş yaşından beri Japonya’ya dönmemiştiniz, peki ebeveynleriniz ne derecede tipik Japonlardı?

 

Annem tam anlamıyla kendi jenerasyonunun Japon kadını. Belirli bir tür davranışları var – bugünün standartlarında pre-feminist Japon. Eski Japon filmlerini izlediğim zaman birçok kadının aynen annem gibi konuştuğunu ve davrandığını fark ediyorum. Geleneksel olarak Japon kadınlar, erkeklerden biraz daha farklı, daha resmi bir dil kullanırdı, bugünlerde bu ayrım iyice ortadan kalkmış durumda. Annem 80’lerde Japonya’ya ziyarete gittiğinde genç kızların erkek dili kullanmasına çok şaşırdığını söylemişti.

 

Atom bombası atıldığında annem Nagasaki’deydi. Genç kızlık dönemi. Evleri bir şekilde yamulmuş, ama zararın boyutunu ancak yağmur yağdığında fark etmişler. Çatının her tarafından su akmaya başlamış, sanki kasırga vurmuş gibi. İşin aslı annem bombanın atılmasından yaralanan ailesindeki -anne baba ve dört kardeş- tek insan. Havaya uçan bir enkaz parçası gelip kendisine çarpmış. Ailenin geri kalanı yardım için şehrin diğer kısımlarına gittiğinde o iyileşmek için evde kalmış. Ama savaşı düşündüğünde, onu en korkutan şeyin atom bombası olmadığını söylüyor. Çalıştığı fabrikanın altında hava baskınlarına karşı bir sığınak hatırlıyor. Tepelerinde bombalar yağarken hepsi karanlıkta yan yana dizilmiş. Öleceklerini düşünmüşler.

 

Babam ise hiç tipik bir Japon değildi çünkü Şengay’da büyümüştü. Mesela kötü bir şey olduğunda gülümsemek gibi Çinli bir özelliği vardı.

 

Aileniz İngiltere’ye neden taşındı?

 

Başlangıçta sadece kısa bir süre kalacaktık. Babam okyanus bilimciydi ve Britanya Milli Okyanus Bilim Enstitüsü’nün müdüründen bir icadı üzerinde çalışmak üzere davet almıştı. Tam olarak ne olduğunu bir türlü anlayamamışımdır. Milli Okyanus Bilim Enstitüsü soğuk savaş sırasında kurulmuş, hep bir gizlilik içindeydi. Babam ormanın ortasındaki bir yere giderdi. Ben sadece bir kere ziyaretine gittim.

 

Taşınmayla ilgili sizin hisleriniz nasıldı?

 

O zaman neler olduğunu tam olarak anladığımı sanmıyorum. Dedem ve ben Nagasaki’de bir dükkandan harika bir oyuncak almıştık: Bir tavuk resmi vardı, ve bir silahla tavuğa ateş ediyordunuz. Doğru yeri vurursanız bir yumurta düşüyordu. O oyuncağı yanıma almama izin vermemişlerdi. Beni hayal kırıklığına uğratan esas şey bu olmuştu. Yolculuk BOAC uçağıyla üç gün sürdü. Bir koltukta uyumaya çalıştığımı, insanların üzüm yediğini ve uçak benzin almak için her durduğunda beni uyandırdıklarını hatırlıyorum. Bir sonraki uçağa binişimde on dokuz yaşındaydım.

 

Fakat İngiltere’de mutsuz olduğumu hiç hatırlamıyorum. Daha büyük olsaydım çok daha zor olurdu diye düşünüyorum. Dil konusunda sıkıntı çektiğimi de hiç hatırlamıyorum, ders almamama rağmen. Kovboy filmlerini ve televizyon dizilerini severdim, İngilizceyi biraz bunlardan öğrendim. En sevdiğim Robert Fuller ve John Smith’in oynadığı Laramie’ydi. Japonya’da da ünlü olan The Lone Ranger’ı izlerdim. Bu kovboylara adeta tapardım. “Evet” yerine “olur” derlerdi. Öğretmenim de bana, “Kazuo, ne demek olur?” derdi. Lone Ranger’ın konuşma şekliyle kilisedeki koro şefinin konuşma şeklinin aynı olmadığını anlamam biraz zaman aldı.

 

İshiguro Nagasaki’de, 1959 civarı.

 

Guildford’u nasıl buldunuz?

 

Geldiğimizde Paskalya’ydı, annemin çarmıha gerilmiş, yaralı bir adamın kanlı, sadistik görüntüsünden rahatsız olduğunu hatırlıyorum. Bu görüntüleri bir de çocuklara gösteriyorlardı! Japon bakış açısından, hatta Marslı bakış açısından bakarsanız, neredeyse vahşi görünüyor. Anne babam Hristiyan değildi. İsa’nın tanrı olduğuna inanmıyorlardı. Ama tabi kibarlıklarını asla bozmadılar, misafiri olduğunuz tuhaf bir kabilenin adetlerine saygı göstermek gibi.

 

Guildford bana tamamen farklı görünüyordu. Kırsal bir bölgede, süssüz ve tek renkli bir yerdi – çok yeşildi. Ve hiç oyuncak yoktu. Japonya’da baş döndürücü bir görsellik vardır, bilirsiniz hani, her tarafta kablolar. Guildford ise sessizdi. Tatlı bir İngiliz kadının, Molly teyze, beni dondurma almak için bir dükkana götürdüğünü hatırlıyorum. Daha önce hiç öyle bir dükkan görmemiştim. Bomboş, tezgahın arkasında tek bir kişinin durduğu bir yer. Bir de çift katlı otobüsler. İlk günlerden birinde bir tanesine bindiğimi hatırlıyorum. Çok heyecanlanmıştım. Bu otobüslerle ince sokaklardan geçtiğinizde sanki şimşirlerin (hedge) üzerinde gidiyormuşsunuz gibi hissedersiniz. Bu hissi kirpilerle (hedgehog) özdeşleştirdiğimi hatırlıyorum. Kirpinin ne olduğunu biliyor musunuz?

 

Tipik bir İngiliz kemirgeni?

 

Bugünlerde artık karşılaşmak imkansız, şehir dışında bile. Galiba soyu epey bir tükendi. Ama bizim yaşadığımız yerde adım başı bir tane vardı. Kirpiye benzer ama hırçın değildir. Çok tatlı canlılar. Gece vakti ortalığa çıkar ve genelde araba altında kalırlardı. İğneli küçük bir şey görürdünüz, bağırsakları dışarı taşmış, neredeyse yol kenarındaki yağmur oluğundan aşağı düşecek. Bu görüntünün kafamı karıştırdığını hatırlıyorum. Bu dümdüz edilmiş ölü şeyleri görür ve kaldırıma değecek kadar yakından giden otobüsleri düşünürdüm.

 

Çocukluğunuzda çok okur muydunuz?

 

Ben Japonya’dan ayrılmadan hemen önce, Gekko Kamen isimli, çok popüler bir süper kahraman vardı. Kitapçıların önünde durur, resimli çocuk kitaplarındaki maceralarının görüntülerini hafızama kaydetmeye çalışır, sonra eve gider kendim çizerdim. Anneme kağıtlarımı diktirirdim ki gerçek bir kitaba benzesin.

 

Guildford’da büyüyen bir çocuk olarak ise İngilizce okuduğum tek şey Look and Learn karikatürleriydi herhalde. İngiltere’de çocuklar için basılan eğitim amaçlı kitaplar bunlar, elektrik nasıl elde edilir temalı sıkıcı yazılar filan. Pek sevmezdim. Japonya’daki dedemin gönderdiği şeylerin yanında epey renksiz kalıyordu bunlar. Galiba hala da çıkan bir Japon serisi var, Look and Learn’ün çok daha şenlikli bir versiyonu. Büyük bir dergi, bir kısmı saf eğlence, çizgi roman ve renkli çizimlerle bezeli yazılar. Açtığınızda içinden türlü türlü öğrenme aracı ek düşerdi.

 

Bu kitaplar aracılığı ile ben ayrıldıktan sonra Japonya’da ünlü olan karakterlerden haberim olabildi, mesela Japon James Bond. Adı James Bond’du ama ne Ian Fleming’in ne Sean Connery’nin James Bond’una benziyordu. Japon James Bond manga karakteriydi. Ben kendisini epey ilginç bulurdum. Britanyanın saygın orta sınıfları için, James Bond modern toplumun tüm illetlerini temsil ediyordu. Filmler iğrençti – ayıp kelimeler kullanılıyordu. Bond ahlaksızdı çünkü insanları beyefendiliğe sığmayacak şekilde dövüyor, ortalıkta gezen bikinili kızlarla da herhalde seks yapıyordu. Çocukken bu filmleri izleyebilmek için önce James Bond’un medeniyeti çürüttüğüne kani olmayan bir yetişkin bulmanız gerekirdi. Ama Japonya’da bahsettiğim eğitim amaçlı, tasdik edilmiş bir bağlamda karşıma çıkmıştı, bu da bana bazı tavırların çok farklı olduğunu gösterdi.

 

Okuldayken de yazıyor muydunuz?

 

Evet. Yaşadığımız yerdeki devlet okulunda okudum, o dönem modern öğretim metodları deneniyordu. Altmışlı yılların ortasıydı ve benim gittiğim okulda dersler gayet lakayt bir şekilde tanımsızdı. Hesap makineleriyle oynayabiliyor, kilden bir inek yapabiliyor ya da hikaye yazabiliyordunuz. Bu sonuncusu benim en sevdiğim aktiviteydi çünkü sosyalleşme imkanı veriyordu. Bir şeyler yazıyor, sonra birbirinizin yazdıklarına bakıyor sonra da sesli okuyordunuz.

 

Mr. Senior isimli bir karakter yaratmıştım, arkadaşımın izci grubunun başındaki adamın adıydı. Bunun süper bir casus ismi olduğunu düşünüyordum. O sırada kafayı bayağı bir Sherlock Holmes’a takmıştım. Müşterinin gelip uzun uzadıya bir hikaye anlatmasıyla başlayan Viktoryen tarz dedektif öyküleri yazardım. Ama enerjimizin büyük kısmı kitaplarımızı süslemeye giderdi, kitapçılarda gördüğümüz ciltli kitaplara bire bir benzesin diye, ön kapağa kurşun delikleri yapar, arka kapağa da gazetelerden alıntılar koyardık. “Dahiyane, dondurucu bir gerilim.” —Daily Mirror.

 

Bu tecrübenin yazarlığınızı etkilediğini düşünüyor musunuz?

 

Gayet eğlenceliydi, bir de öykü yazmayı zahmetsiz bir iş gibi düşünmemi sağladı. Bu hissi sonradan da kaybetmedim. Bir hikaye uydurmak zorunda olma düşüncesi gözümde hiçbir zaman büyümemiştir – insanların rahat bir ortamda yaptığı göreceli kolay bir şey gibi gelmiştir bana hep.

 

Dedektif öykülerinden sonraki takıntınız ne oldu?

 

Rock müzik. Sherlock Holmes’dan sonra, yirmilerimin başına kadar okumayı bıraktım. Ama beş yaşından beri piyano çalıyordum. Gitar çalmaya on beş yaşında başladım, pop albümleri -epey berbat pop albümleri- dinlemeye de on birimde başlamıştım. Bana muhteşem geliyorlardı. Gerçekten çok beğendiğim ilk albüm Tom Jones’un “The Green, Green Grass of Home” şarkısıydı. Tom Johes Gallidir, ama “The Green, Green Grass of Home” bir kovboy şarkısı. Söylediği şarkılar televizyondan aşina olduğum kovboy dünyası hakkındaydı.

 

Babamın bana Japonya’dan getirdiği, Sony marka minyatür bir reel-to-reel ses kayıt cihazım vardı, radyonun hoparlöründen doğrudan kayıt yapardım, müzik indirmenin erken dönem bir biçimi. Bu cızırtılı kayıttan şarkının sözlerini anlamaya çalışırdım. O sırada on üç yaşındaydım. John Wesley Harding’i çıkar çıkmaz almıştım, ilk Dylan albümümdü.

 

Albümle ilgili sevdiğiniz şey neydi?

 

Sözler. Bob Dylan’ın büyük bir söz yazarı olduğunu anında anlamıştım. O günlerde bile her zaman kendime güvendiğim iki konu vardı, iyi şarkı sözleri ve iyi kovboy filmi. Dylan’ın müziği sanıyorum bilinç akışı ya da sürreal şarkı sözleriyle ilk karşılaşmamdı. Sonra Leonard Cohen’i keşfettim, onun şarkı sözlerine yaklaşımı edebiydi. Basılmış iki romanı ve birkaç şiir kitabı vardı. Yahudi bir adam için kullandığı imgeler epey Katolikti – bir sürü ilah ve Madonnalar. Fransız bir şantör gibiydi. Bir müzisyenin kendine tamamen yetebileceği fikri hoşuma gitmişti. Şarkıları kendin yazıyorsun, kendin okuyorsun, kendin çalıyorsun. Bu yaklaşım hoşuma gitti ve şarkı yazmaya başladım.

 

Broad Oak, Kent. 1977.

 

İlk şarkınız neydi?

 

Leonard Cohen tarzında bir şarkıydı. İlk cümlesi şuydu sanırım, “Gözlerin asla yeniden açılmayacak mı, bir zamanlar yaşadığımız ve oynadığımız sahilde.”

 

< Aşk şarkısı mıydı?

 

Dylan ve Cohen’in albenisinin bir kısmı, şarkıların tam ne hakkında olduğunu anlamamanızdan geliyordu. Kendinizi ifade etmek için didiniyorsunuz, bir yandan durmadan tam olarak anlamadığınız şeyler çıkıyor karşınıza ve anlıyormuş gibi yapmak zorundasınız. Gençseniz hayat size bunu sürekli yapıyor, itiraf etmeye de utanıyorsunuz. Dylan ve Cohen’in şarkı sözleri bu var oluş halini bir şekilde somutlaştırıyor.

 

On dokuz yaşında nihayet yeniden uçağa bindiğinizde nereye gidiyordunuz?

 

Amerika’ya gittim. Çok önceden beri hedefim buydu. Amerikan kültürüne takmıştım. Bebek ürünleri satan bir şirkette çalışıp para biriktirdim. Bebek maması ambalajlamak ve “Dördüz Doğurdu” ve “Sezaryen” gibi isimleri olan 8 mm filmleri bir defosu var mı diye kontrol etmek gibi işler yapıyordum. 1974’ün Nisan ayında Kanada’ya giden bir uçağa bindim, o zaman oralara ulaşmanın en ucuz yolu buydu. Vancouver’a indim ve gecenin bir vakti sınırı Greyhound otobüsüyle geçtim. ABD’de günde bir dolara gezerek üç ay geçirdim. O dönem bu tarz şeylere karşı herkeste romantik bir tavır vardı. Her gece yatacağınız yeri ayarlamanız gerekiyordu. Batı kıyısı boyunca otostop çekerek gezen gençlerden oluşan kocaman bir ağ vardı.

 

Hippi miydiniz?

 

Hippiydim herhalde, en azından yüzeysel anlamda. Uzun saç, bıyık, gitar, sırt çantası. İşin ironik yanı, hepimiz de çok bireysel olduğumuzu düşünüyorduk. Los Angeles ve San Francisco’dan da geçip, Pacific Coast Highway boyunca yukarı giderek kuzey California’nın her yerini otostopla gezdim.  

 

Nasıl bir tecrübeydi genel olarak?

 

Beklentilerimi fazlasıyla karşıladı. Bir kısmı tedirgin ediciydi. Washington eyaletinden Idaho ve Montana’ya bir yük treniyle geçtim. Yanımda Minnesota’lı bir adam vardı, geceleri evsiz barınaklarında kalırdık. Bayağı tekinsiz bir yerdi. Yıkanmak için kapıda soyunup bir takım sarhoşların arasında komünal bir duşa girmeniz gerekirdi. Siyah su birikintilerinin arasında parmak uçlarında geçip odanın öbür tarafına vardığımızda elimize yıkanmış gece kıyafetlerini verirlerdi ve ranzalarda yatardık. Böyle bir gecenin ertesinde birkaç hoboyla birlikte yükleme alanına gittik. Hobolar otostop kültürüyle alakasızdı, otostopla gezenler genelde orta sınıfa mensup öğrenciler ya da evden kaçan tiplerdi. Bu adamlar yük trenlerine binerek seyahat eder, farklı şehirlerde evsizlerin ya da kendileri gibi tiplerin olduğu köprü altı yerlerde kalırlardı. Kan bağışı yaparak yaşıyorlardı. Çoğu alkolikti. Yoksul ve hastaydılar ve berbat görünüyorlardı. Durumlarının hiç bir romantik tarafı yoktu. Ama bize epey iyi tavsiyeler verdiler. Mesela, hareket halindeki trene atlamaya çalışmayın, yoksa ölürsünüz. Birisi vagonunuza girmeye çalışırsa dışarı itin. Ölümüne sebep olacağınızı düşünmeniz fark etmez. Sizden bir şey çalmak isteyecekler ve tren durana kadar da kendilerinden kurtulamayacaksınız. Uykuya dalarsanız sırf üzerinizde elli dolar var diye başınıza bir iş gelecek.

 

Bu seyahatle ilgili hiç bir şey yazdınız mı?

 

Günlük tutuyordum, Kerouac’ten esinlenme bir tarzda. Her gün o gün olanları yazardım: 36. Gün. Bilmem kimle tanıştım. Şunu şunu yaptık. Eve döndüğümde bu kalın günlükleri aldım ve oturdum iki olayla ilgili birinci tekil şahsın ağzından uzun, derinlemesine yazılar yazdım. Bunlardan biri San Francisco’da gitarımın çalınması olayıydı. Anlatı yapısı ile ilgili ilk o zaman düşünmeye başladım. Fakat yazın tarzıma tuhaf transatlantik bir tını tutturmaya çalışıyordum ki, Amerikalı olmadığım için kulağa yapmacık geliyordu.

 

Çocukluğunuzdaki kovboy safhası gibi mi?

 

Onun bir yansıması gibi. Amerikan aksanıyla ilgili bana cool gelen bir şey vardı. Bir de mesela motorway demek yerine freeway demek gibi. How far is it to the freeway? gibi şeyleri kulağa tuhaf kaçmadan söyleyebilmeyi çok seviyordum.

 

Bu gençliğinizde kendini tekrar eden bir şey galiba: bir şey idolize edip sonra onu taklit ediyorsunuz. Önce Sherlock Holmes, sonra Leonard Cohen, sonra da Kerouac.

 

Büyürken insan böyle böyle öğreniyor. Aslında şarkı yazma tecrübesi bana taklitten öteye gitmem gerektiğini öğretmiştir. Arkadaşlarımla mesela gitar çalan birinin yanından geçiyorsak ve müziği kulağa Bob Dylan gibi geliyorsa o insanı tamamen hor görürdük. Bütün olay kendi sesini bulmaktaydı. Ben ve arkadaşlarım Britanyalı olduğumuzun ve otantik Amerikan tarz şarkılar yazamayacağımızın aşırı derecede farkındaydık. “On the road” deyince insanın aklına Highway 6 geliyor, M6 değil. Bizim yapmamız gereken kulağa otantik şekilde İngiliz gelen eş bir ses bulmaktı. Amerika’daki efsanevi bir otoyolda bir Cadillac’ın içinde değil de, İskoçya sınırındaki bir dörtyolda, sis bastırırken ve yağmur çizelerken kimseciklerin olmadığı bir yolda kalmak mesela.

 

Üniversite yıllarınız nasıldı?

 

University of Kent’te İngiliz edebiyatı ve felsefe okudum. Ama kraliyet ailesinden bebek ürünleri paketlemesi üzerinden yük trenlerine uzanan o bir seneye kıyasla üniversiteyi sıkıcı buldum (İshiguro lise öğrencisiyken bir süre Kraliçe’nin yazlarını geçirdiği, misafirlerini avlanmaya davet ettiği şatolardan birinde çalışmış). Bir sene okuduktan sonra bir sene daha ara vermeye karar verdim. Glasgow yakınlarında Renfrew denen bir yere gittim, altı aylığına oradaki bir sitede gönüllü olarak çalıştım. İlk geldiğimde tamamen yabancıydım. İngiltere’nin güneyinde, her şeyiyle orta sınıf bir ortamda büyümüştüm, burası ise üretimin düşüşe geçtiği bir dönemde İskoçya işçi sınıfının kalbiydi. Bu küçük siteler, ki genelde iki sokağı geçmezdi, kendi aralarında düşmanca bölünmüşlerdi ve birbirlerinden nefret ediyorlardı. Orada üç nesildir yaşayan insanlarla başka bir yerde evden çıkarıldıkları için kalkıp gelen aileler arasında gerginlik vardı. Siyasetin, ama gerçek siyasetin son derece faal olduğu bir yerdi. Öğrencilerin ilgilendiği, NATO’nun son hamlesini protesto edecek miyiz etmeyecek miyiz gibi şeylerin tartışıldığı siyasetten ayrı bir gezegen gibiydi.

 

Bu tecrübenin üzerinizdeki etkisi ne oldu?

 

Büyümek. Saatte yüz mil hızla dolanarak her şeye “değişik” diyen o insan olmayı bıraktım. Amerika’da seyahat ederken, “hangi grupları dinliyorsun” ve “nerelisin”den sonra gelen üçüncü soru, “sence hayatın anlamı nedir”di. Sonra da karşılıklı görüş alış verişinde bulunur ve tuhaf, Budistimsi meditasyon teknikleri paylaşırdınız. Zen ve Motorsiklet Bakım Sanatı elden ele dolaşırdı. Kimse tam olarak okumazdı ama ismi cool’du. İskoçya’dan tüm bunları geride bırakmış halde döndüm. Bu tür şeylerin hiçbir değerinin olmadığı bir dünyaya tanık olmuştum. Bunlar hayatta zorlanan insanlardı. Çok fazla alkol ve uyuşturucu vardı. Bazıları gerçekten cesaretle uğraşıyordu ama pes etmek de aslında çok kolaydı.

 

O noktada yazarlığınız ne durumdaydı?

 

O dönemde insanlar kitaplardan pek konuşmuyordu. Gündemde televizyon programları, alternatif tiyatro, sinema, rock müzik vardı. Derken Margaret Drabble’ın Jerusalem the Golden romanını okudum. O noktada dev on dokuzuncu yüzyıl romanlarını okumaya başlamıştım, ve aynı tekniklerin modern hayata dair bir hikaye anlatmak için kullanabileceği fikri beni inanılmaz şaşırtmıştı. Yaşlı bir teyzeyi öldüren Raskolnikov ya da Napolyon Savaşları hakkında yazmak zorunda değildiniz. Öylesine takılmakla ilgili bile bir roman yazabilirdiniz. O sırada bir roman yazma denemem oldu, ama çok ileri gidemedim. Bayağı kötüydü. Yukarıda duruyor. İngiltere’de bir yaz boyunca oradan oraya sürüklenen genç öğrenciler hakkındaydı. Pub’larda sohbetler, kız arkadaşlar ve erkek arkadaşlar.

 

Sizin yazınınızla ilgili en vurucu şeylerden biri bu – şu an çok yaygın olan şeyi siz asla yapmadınız, yani kendi öykünüzü kurgulaştırmadınız: günümüz Londra’sında hayat ya da İngiltere’de Japon bir evde büyümek.

 

Yayınlanmış ilk romanınız olan A Pale View of Hills’e dönüp baktığınızda şimdi nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Çok sevdiğim bir roman hala, ama fazla kafa karıştırıcı olduğunu da düşünüyorum. Sonu neredeyse yapboz gibiydi. İnsanları o derece şaşırtmakta sanatsal anlamda kazanılacak bir şey olmadığını düşünüyorum. Tecrübesizlik sonuçta – neyin fazlasıyla aşikar neyin muğlak olduğununun muhakemesini yapamamak. O zaman bile sonu beni tatmin etmemişti.

 

Ne yapmaya çalışıyordunuz tam olarak?

 

Diyelim ki birisi ortak bir arkadaşınız hakkında konuşuyor ve bu arkadaşın ilişkisiyle ilgili kararsızlığına sinir oluyor. Giderek ciddi şekilde öfkeleniyor. Sonra fark ediyorsunuz ki arkadaşının durumunu aslında kendinden bahsetmek için kullanıyor. Bunun bir romanı anlatısı için ilginç bir yöntem olduğunu düşünmüştüm: kendi hayatından bahsetmek fazla acı verici ya da rahatsız edici olduğu için başkasının hikayesini bu şekilde kullanan biri olsun. Evsizlerle çok uzun süre çalıştım, insanların o hale nasıl geldikleriyle ilgili hikayelerini dinleye dinleye, bu tarz hikayeleri dolambaçsız şekilde anlatmadıkları gerçeğine karşı epey hassasiyet geliştirmiştim.

 

A Pale View of Hills’de, anlatıcı orta yaşlarının sonunda bir kadın, yetişkin yaştaki kızı intihar etmiş. Bu kitabın başında söyleniyor. Fakat bu olaya neyin yol açtığını anlatmak yerine, kadın İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden hemen sonra Nagasaki’deki bir arkadaşını hatırlıyor. Okuyucu ne diye bunu okuyorum ki şu anda der diye düşündüm. Kızının intiharıyla ilgili ne hissediyor? Kızı neden intihar etmiş? Okuyucular, kadının hikayesinin arkadaşının hikayesi üzerinden anlatıldığını anlarlar diye umdum. Ama hafıza dokusu yaratmayı bilmediğim için, finalde biraz hileli bir yola başvurmak zorunda kaldım, Japonya’da geçen bir sahneyle çok daha yakın zamanda geçtiği aşikar olan bir sahne birbirine geçiyordu. Şimdi bile, son kitabımla ilgili bir konuşmaya giderim ve birisi kalkıp o iki kadın aynı kadın mıydı? Finaldeki köprü sahnesinde “siz” “biz”e dönüştüğünde aslında ne oluyor, diye sorar.

 

Yaratıcı yazın programı yazar olmanızda etkili oldu der misiniz?

 

Benim bakış açıma göre, ben söz yazarı olmaya çalıştım, ama o kapı hiçbir zaman açılmadı. East Anglia’ya gittiğimde herkes beni yüreklendirdi ve birkaç ay içinde dergilerde öykülerim yayınlandı ve ilk romanım için bir yayınevinden teklif aldım. Ve bir yazar olarak bana teknik anlamda da yardımı dokundu. Düz yazı anlamında, oldum olası kalemimin renkli olmadığını düşünmüşümdür. Epey basit bir dilim var. İyi olduğum alan taslaktan taslağa ilerlemek. Bir taslağa baktığımda, bir sonrakinde uygulamak üzere bir sürü iyi fikrim olur.

 

Malcolm Bradbury’den sonra diğer önemli akıl hocam Angela Carter’dı, kendisi bana yazmanın iş kısmıyla ilgili çok şey öğretti. Bugün hala beni temsil eden Deborah Rogers’la beni o tanıştırdı. Bir de Angela yazdıklarımı bana haber vermeden Bill Buford ve Granta’ya yollamış. Cardiff’te kiraladığım dairenin mutfağında bir ödemeli telefon vardı. Bir gün telefon çaldı, ben de ödemeli telefon çalıyor, ne tuhaf diye düşündüm, arayan Bill Buford’du.

 

İkinci romanınızın ilham kaynağı neydi? Savaş sırasındaki asker yanlısı tutumuyla sonradan hesaplaşmak zorunda kalan bir ressamın öyküsü, An Artist of the Floating World.

 

A Pale View of Hills’de, hayatını üzerine kurduğu değerleri gözden geçirmek zorunda kalan bir öğretmenle ilgili bir yan hikaye vardı. Bu adamın bu durumuyla ilgili tüm bir roman yazmak istiyorum dedim kendime; belli bir dönemde yaşadığı için kariyeri zehirlenen bir sanatçı.

 

The Remains of the Day de bu romandan doğdu sonra. An Artist of the Floating World’e bakıp dedim ki, harcanmış bir hayat temasını kariyer açısından ele almak için bu tatmin edici bir iş oldu, peki ya kişisel hayat? Gençken, her şey kariyenizle ilgili sanıyorsunuz. Eninde sonunda kariyerin işin sadece bir parçası olduğunu anlıyorsunuz. Benim hissettiğim de buydu. Oturup hepsini yeniden yazmak istedim. Kariyer anlamında hayatınızı nasıl harcarsınız. Peki ya kişisel alanda hayatınızı nasıl harcarsınız?

 

O hikayenin geçtiği yer olarak Japonya’nın uygun olmadığına neden karar verdiniz?

 

The Remains of the Day’e başladıktan sonra, yazmak istediğim şeyin özünün taşınabilir olduğunu fark ettim.

 

2005.

 

Bu bence çok size özel bir şey. Bukalemunca bir kabiliyetin işareti.

 

Ben bunun bukalemunca olduğunu düşünmüyorum. Diyorum ki aynı kitabı üç kere yazdım. Sadece nasıl olduysa kimse fark etmedi.

 

Siz öyle sanıyorsunuz ama ilk romanlarınızı okuyup daha sonra The Remains of the Day’i okuyan herkes sanrısal bir an yaşadı – inandırıcı bir Japon ortamdan Lord Darlington’un malikanesine ışınlandılar.

 

Çünkü insanlar sonda göreceklerini başta görüyor. Benim için, mahiyetin kaynağı hikayenin geçtiği yer değil. Bazı durumlarda öyle olduğunu biliyorum. Primo Levi’de mesela, hikayenin geçtiği ortam olmazsa kitap da olmaz. Fakat geçenlerde harika bir The Tempest temsili izledim, Kuzey Kutbu’nda geçiyordu. Çoğu yazarın son derece bilinçli şekilde karar verdiği belirli şeyler vardır, bir takım başka şeylere daha az dikkat ederler. Benim için, anlatıcı ve yer seçimi kasıtlıdır. Hikayenin geçtiği yeri çok dikkatli seçmeniz gerekir, çünkü her türlü duygusal ve tarihi etkileşim belirli bir yere bağlı. Fakat bir kere o kararı aldıktan sonra doğaçlama için oldukça geniş bir alan bırakırım kendime. Örneğin, şu an yazdığım roman için sıradışı bir konumda karar kıldım.

 

Konusu nedir?

 

Çok fazla bahsetmeyeceğim, ama başlangıç safhalarından örnek vereyim. Bir süredir toplumların nasıl hatırladıkları ve unuttukları üzerine bir roman yazmak istiyordum. Bireylerin nahoş hatıralarla nasıl baş ettikleri hakkında yazdım daha önce. Fakat bir bireyin hatırlaması ve unutması ile toplumunki arasında epey fark olduğunu düşünmeye başladım. Unutmak ne zaman daha iyidir? Bu konu sürekli gündeme geliyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Fransa ilginç bir örnek. Diyebilirsiniz ki, ülkeyi yeniden çalışır hale getirmeliyiz diyen De Gaulle haklıydı. Kimin (Nazilerle) işbirliği yapıp yapmadığına çok takılmayalım. Bu iç hesaplaşmayı ileri bir zamana bırakalım. Bazıları da diyecektir ki, bu tutum adaletsizliğe yol açar, sonunda daha büyük problemleri doğurur. Kendine baskı uygulayan bir birey hakkında bir analistin söyleyebileceği bir şey bu. Fakat eğer Fransa hakkında yazarsam, o Fransa hakkında bir kitap olur. Kendimi Vichy Fransası uzmanlarıyla karşı karşıya gelmiş halde hayal ettim, bana yani Fransa hakkında ne demek istiyorsun, bizi neyle suçluyorsun diye soruyorlar. Ben de, aslında bu daha büyük bir temayı sembolize edecekti diyorum. Diğer bir seçenek Star Wars stratejisi: “uzak, çok uzak bir galakside.” Never Let Me Go’da bunu yaptım ki bunun da kendi zorlukları var. Yani uzun süre bu benim için bir sorundu.

 

Neye karar verdiniz?

 

Bir seçenek romanın M.Ö. 450 Britanya’sında geçmesiydi, Romalıların terk edip Anglo-Saksonların bölgeyi ele geçirdikleri, ve bu süreçte Keltlerin yok olduğu dönem. Keltlere ne olduğunu kimse bilmiyor. Yok olup gitmişler. Ya soykırım ya asimilasyon olmuş. Zamanda ne kadar geriye gidersem hikayenim metafor olarak okunma ihtimali o kadar artar diye düşündüm. İnsanlar Gladyatör’ü izleyip modern bir kıssa olarak yorumlayabiliyorlar.

 

The Remains of the Day’in İngiltere’de geçmesine nasıl karar verdiniz?

 

Eşimin bir espirisiyle başladı. İlk romanımla ilgili benle röportaj yapmak için eve bir gazeteci gelecekti. Eşim de, bu insan sana romanınla ilgili gayet ciddi, ağırbaşlı sorular sormaya gelmişken sen kahyammış gibi davransan komik olmaz mıydı dedi. Bu fikir bizi çok eğlendirmişti. O andan sonra bir metafor olarak kahya figürüne taktım.

 

Neyin metaforu?

 

İki şeyin. Biri belli bir tür duygusal donukluk. İngiliz kahyası müthiş ketum olmak, etrafında yaşanan hiçbir şeyle ilgili şahsi bir tepki vermemek zorunda. Sadece İngilizliği değil, duygularımızı göstermeye dair hepimizin içindeki korkuyu irdelemek için iyi bir araç gibi geldi. Diğeri, büyük siyasi kararları başkasına bırakan insan türü olarak kahya. Ben sadece bu insana hizmet etmek için elimden gelenin en iyisini yapacağım, ve dolaylı olarak topluma katkıda bulunmuş olacağım, ama kendim önemli kararları almayacağım diyor. Bir çoğumuz bu durumdayız, içinde yaşadağımız sistem demokrasi olsa da olmasa da. Çoğumuz önemli kararların alındığı yerde değiliz. İşimizi yapıyor, işimizle övünüyoruz, ve küçük katkımızın iyi yönde kullanılacağını umuyoruz.

 

Çok fazla araştırma yaptınız mı?

 

Evet, ama hizmetliler hakkında hizmetliler tarafından yazılmış ne kadar az şey olduğuna şaşırdım, özellikle İkinci Dünya Savaşı’na kadar bu ülkenin insanlarının önemli bir oranının hizmet işlerinde çalıştığı düşünüldüğünde. İçlerinde ne kadar azının hayatlarının yazmaya değer olduğunu düşündüğü inanılmaz. Dolayısıyla The Remains of the Day’de hizmetçilerin ritüelleriyle ilgili şeylerin çoğu uydurma.

 

Bu kitapta, ve diğer bir çok romanınızda, ana karakterler aşk şansını saniye farkıyla trajik şekilde kaçırıyor gibi.

 

Saniye farkıyla mı kaçırıyorlar bilmiyorum. Bir açıdan kilometreler farkıyla kaçırıyorlar. Geriye bakıp düşünüyor olabilirler, her şeyin farklı gelişebileceği şöyle bir an vardı. Kaderin cilvesi diye düşünmek işlerine geliyor olabilir. Ama aslında sadece aşkı değil, hayatın esasını kaçırmalarına sebep olan devasa şeyler var.

 

Sizce neden birbiri ardına tam da bunu yapan karakterleriniz oluyor?

 

Kendime psikoanaliz yapmadan nedenini söyleyemem. Bir yazarın bazı temaları neden tekrar tekrar kullandığına dair açıklamasına asla inanmamalısınız.

 

The Remains of the Day Booker Ödülü’nü kazandı. Başarı sizin için bir şey değiştirdi mi?

 

An Artist of the Floating World yayınlandığında halen bilinmeyen bir yazar hayatı yaşıyordum. Bu bir gecede değişti, roman yayınlandıktan yaklaşık altı ay sonra Booker için aday gösterildiğinde, sonra da Whitbread ödülünü kazandı. Telesekreter almaya o zaman karar verdik. Birden bire, neredeyse hiç tanımadığım insanlar bizi yemeğe davet etmeye başladı. Her şeye evet demek zorunda olmadığımı anlamak epey zamanımı aldı. Diğer türlü hayatınız üzerindeki kontrolü kaybediyorsunuz. Üç sene sonra Booker Ödülü’nü kazandığımda artık insanları kibarca reddetmeyi öğrenmiştim.

 

Yazarlığın tanıtım kısmı -kitap turları, röportajlar- yazı sürecinizi etkiliyor mu?

 

Yazım sürecinizi iki şekilde etkiliyor. Biri, iş hayatınızın üçte birini kaplaması. Diğeri ise vaktinizin büyük bir kısmını genelde bu konular üzerine epey düşünmüş insanlar tarafından sorguya çekilmeye ayırmanız. Hikayelerinizde neden hep üç ayaklı bir kedi var, güvercin turtasına olan takıntınız nereden geliyor? Yazının muhteviyatındaki birçok şey bilinçsiz bir yerden çıkmadır, ya da en azından imgelerin duygusal uzantıları analiz edilmemiştir. Bir kitap turu yaptığınızda bunun böyle kalması güç oluyor. Geçmişte, mümkün olduğunca dürüst ve açık olmanın daha kibar olduğunu düşünürdüm ama bunun yarattığı zararı gördüm. Bazı yazarlar bundan çok çekiyor. Alınıyorlar ve özellerine müdahale edilmiş gibi hissediyorlar. Ve tabi yazdıklarınızı etkilememesi imkansız. Yazmaya oturuyorsunuz ve diyorsunuz ki ben bir realistim ama sanırım aynı zamanda absürdistim de. Kendinizle ilgili çok daha hassas hale geliyorsunuz.

 

Yazarken çevirmenlerin karşılaşabileceği sorunları düşünüyor musunuz?

 

Kendinizi dünyanın farklı yerlerinde bulduğunuzda, kültürel anlamda çevirisi yapılamayacak şeylerin utanarak farkına varıyorsunuz. Bazen bir kitabı Danimarkalılara anlatmak dört gün alıyor. Örneğin marka isimleri ya da başka kültürel göndermelerde bulunmaktan şahsen hoşlanmıyorum, sadece coğrafi olarak aktarmak zor olduğundan değil, zaman üzerinden de genelde aktarılamadığından. Otuz sene sonra hiçbirinin anlamı kalmayacak. Sadece başka ülkelerdeki insanlar için yazmıyorsunuz. Başka dönemler için de yazıyorsunuz.

 


Bir rutininiz var mı?

 


Genelde sabahları saat ondan akşam altıya kadar yazıyorum. Yaklaşık dörde kadar email ya da telefonlara bakmamaya çalışıyorum.

 

O dönem üzerinde çalıştığı bir romanın ilk (kaba) taslağından bir sayfa.

 


Bilgisayarda mı çalışıyorsunuz?

 

İki çalışma masam var. Birinin el yazısı için eğimli yüzeyi var, öbüründe ise bilgisayar. Bilgisayar 1996’dan kalma. İnternet bağlantısı yok. İlk taslaklar için eğimli masamda kalemle yazmayı tercih ediyorum. Kendimden başka pek kimsenin okuyamayacağı bir şey olmasını istiyorum. İlk kaba taslak karmakarışık bir şey oluyor. Stil ya da tutarlılığa hiçbir şekilde dikkat etmiyorum. Tek yapmam gereken her şeyi kağıda geçirmek. Aklıma aniden yeni bir fikir gelirse ve bu fikir halihazırda yazdıklarıma uymuyorsa, yine de yazıyorum. Sonradan geriye dönüp her şeyi düzene koymak üzere bir not alıyorum sadece. Sonra her şeyi planlıyorum. Bölümleri numaralandırıp yerleriyle oynuyorum. Bir sonraki taslakta artık ne yöne gittiğime dair daha net bir fikrim oluyor. Bu sefer çok daha dikkatli yazıyorum.

 

Genelde kaç taslak çıkarıyorsunuz?

 

Üç taslaktan öteye gittiğim enderdir. Bununla birlikte tekrar tekrar yeniden yazmak zorunda kaldığım ayrı bölümler olur.

 

Romanlarınızın başlıklarını nasıl seçiyorsunuz?

 

Biraz çocuğa isim bulmak gibi. Epey bir tartışma dönüyor. Bazılarını ben bulmadım, The Remains of the Day mesela. Avustralya’da bir yazarlar festivalindeydim, Michael Ondaatje, Victoria Glendinning, Robert McCrum ve Judith Hertzberg diye Hollandalı bir yazarla plajda oturuyordum. Yakında tamamlanacak romanıma isim bulmak için yarı-ciddi bir oyun oynuyorduk. Michael Ondaatje Sirloin: A Juicy Tale (Biftek: Sulu bir Öykü) önerisinde bulundu, seviye buydu yani. Ben hikayenin bir kahyayla ilgili olduğunu anlatıp duruyordum. Sonra Judith Hertzberg Freud’un rüyalardan bahsederken kullandığı bir tabirden bahsetti, Tagesreste, “günün atıkları” gibi bir anlama geliyor. O an hemen kafasından “günden kalanlar” diye tercüme etti. Atmosfer açısından kulağıma doğru geldi.

 

Bir sonraki roman için, The Unconsoled (Avunamayanlar) ile Piano Dreams arasındaydım. Eşimle beni kızımız Naomi’nin ismini seçerken ikna eden bir arkadaşım var. Asami ve Naomi arasında kalmıştık, ‘Asami Saddam’la Assad’ın karışımı gibi’ demişti. İşte bu arkadaş dedi ki Dostoyevski Avunamayanlar’ı seçerdi, Elton John ise Piano Dreams’i. Dolayısıyla Avunamayanlar’da karar kıldım.

 

Ne de olsa Dostoyevski hayranısınız.

 

Evet. Ve Dickens, Austen, George Eliot, Charlotte Bronte, Wilkie Collins – ilk kez üniversitede okuduğum gürbüz on dokuzuncu yüzyıl kurgusu.

 

Nedir sevdiğiniz?



Kurguda yaratılan dünyanın aşağı yukarı içinde yaşadığımız dünyayla aynı olması anlamında gerçekçi işler. Ayrıca, içinde kaybolabiliyorsunuz. Olay örgüsü, yapı ve karakter için geleneksel yöntemler kullanan anlatıda kendine güven var. Çocukken çok okumadığım için sağlam bir temele ihtiyacım vardı. Villette ve Jane Eyre’in Charlotte Bronte’si, dört büyük romanın Dostoyevski’si, Çehov’un kısa öyküleri, Tolstoy’un Savaş ve Barış’ı. Kasvetli Ev. Ve en az beş Jane Austen romanı. Eğer bunları okuduysanız gayet sağlam bir temeliniz oluyor. Bir de Plato’yu severim.  

 

Neden?

 

Plato’nun Sokratik diyaloglarının çoğunda şu olur, her şeyi bildiğini zanneden bir adam sokakta yürüyordur, Sokrates kendisiyle karşılıklı oturur ve adamı yerle bir eder. Bu ilk bakışta yıkıcı gelebilir, ama ana fikir, iyi zannedilen şeyin değişebileceği. Bazen insanlar hayatlarının tamamını yanlış olabilecek bir fikre samimiyetle tutunarak geçiriyorlar. İlk kitaplarım hep bununla ilgili: bildiğini zanneden insanlar. Ama Sokrates figürü yok. Bu karakterler kendi kendilerinin Sokratesi.

 

Plato’nun diyaloglarından birinde bir pasaj var, Sokrates, idealist insanların iki üç kere hayal kırıklığına uğradıktan sonra sıkça merdümgiriz olduklarını söyler. Plato ise iyiliğin anlamını ararken de aynı şeyin olduğunu öne sürer. Aksilikler karşısında umudunuzu yitirmemelisiniz. Arayışın zorluklarla dolu olduğunu keşfettiniz evet, ama aramaya devam etmek hala vazifeniz.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

KÜLTÜR

YYanlış Teşhislerin Mağduru Hastalar – Peki Sorumlusu Kim?
Yanlış Teşhislerin Mağduru Hastalar – Peki Sorumlusu Kim?

"Adet sancısı normaldir, genç kızlarda olur öyle, evlenince geçer, psikolojik..." Türkiye'deki teşhis sorunu kadınların zamanına, parasına ve sağlığına mal oluyor.

KÜLTÜR

Y“Size Öyle Geliyor” Teşhisi Kadınların Sağlığına Mal Oluyor
“Size Öyle Geliyor” Teşhisi Kadınların Sağlığına Mal Oluyor

Doğru teşhis hala doktorların hastalarına doğru soruları sorup, cevapları ciddiye almasına bağlı. Ama çok sık şekilde, cinsiyet ayrımcılığı araya giriyor.

TARİH

YÖzgürlük Meşalesi Doğunun Kadınlarını Azad Edecek
Özgürlük Meşalesi Doğunun Kadınlarını Azad Edecek

Tacikistan'dan bir karikatür ve 60 sene içinde Rus merceğinden Tacik kadınları.

Bir de bunlar var

“Benim Yaşam Sebebim Oldunuz”: Lezbiyen Biseksüel Feministler
İshak Paşa, Yırca, Zeugma: Faşizmin Gündelik Estetiği
Dava Adamıyla Sanal Flört: Varla Yok Arası bir Öykü

Send this to friend