Kadınların ve LGBTİ+’ların beyanlarının esas alınması ilkesi, neden feminist etiğin vazgeçilmez bir parçasıdır?

MEYDAN

Kadınların ve LGBTİ+’ların Beyanı Esas Alınınca Olanlar: “Eril Akademiye Dur De” Metni

Geçtiğimiz aylarda maruz bırakıldıkları tacize ve şiddete karşı, ifşa ederek, isim vererek ya da vermeyerek seslerini yükselten üç arkadaşımız İrem, Pınar ve Tebessüm’le dayanışmak için birkaç e-posta grubunda gönüllülerin birbirlerine ulaşmasıyla yola çıkan bir grup oluştu. Redaksiyona ve son okumaya emek veren arkadaşlar dışında, metin yazımıyla ilgilenenler olarak yaklaşık on kişiydik. Ortaya “Eril Akademiye Dur De” imza metni[1] (diğer adıyla, “Bu Duyduğunuz İnadımızın ve Mücadelemizin Sesi”) çıktı. Gruptan bir arkadaşımın dediği gibi, dayanıştığımız üç arkadaşın hassasiyetlerini feminist bir etikle merkeze alan ve Türkiyeli feminist kadınların LGBTİ+’lardan ayrı yürümeyeceğini ilk kez bu kadar açıkça söyleyen bir imza metni çıkarmış olmanın haklı mutluluğu ile metni imzaya açtık. İmza toplama sürecinde onlarca kişi e-posta hesabının başında devriye yaparak imzaları kaydetti. 112 çağrıcı imza ile 25 Haziran 2020’de imzaya açtığımız metin, 13 Temmuz 2020 itibariyle 488 imzacıya ulaşmış, 6373 kez görüntülenmiş durumda. Bir araya gelip bu metni yazan insanlar, çok farklı feminist ve LGBTİ+ bakış açılarına sahip ve örgütlü bir kolektif/grup olmayan bir ekipti. Bu yazı ise benim sürece dair kişisel ve ilkesel değerlendirmem; çünkü bu deneyimi paylaşmak önemli diye düşünüyorum.

 

Bir örgüt ya da kolektif olarak hareket edemediğimiz, dolayısıyla birlikte iş yapma hukukumuz olmadığı için süreç boyunca birlikte karar almak çok zor oldu. Pek güzel bir politik tesadüf eseri, üç arkadaşımızla dayanışmanın aciliyetini ve onların hassasiyetlerini birinci plana almak konusunda konuşmadan uzlaştık. Ancak kurduğumuz yapıcı tartışma ortamı, içine girdiğimiz ciddi politik tartışmaları dilediğimiz kadar kolaylaştırmadı.

 

Örneğin; metnin natrans/cis heteroseksüel erkeklere kapatılması üzerine uzun uzadıya düşündük ve konuştuk. Her zaman değil ama çoğunlukla LGBTİ+’ların ilişkileri içinde yaşanan şiddet vakalarında failler natrans hetero erkekler değilken ve bu failler metni imzalayabilirken; yalnızca natrans heteroseksüel erkeklerin imzasını kabul etmemek ne anlama geliyor? Erkek şiddeti ile eril şiddeti ayırmak ve bunları bu kadar kamusallaşan bir imza metninde ilk kez ayrı ayrı dile getirmek nasıl bir sorumluluk getiriyor? Son bir yıldır çoğunlukla sosyal medyada yürütülen tartışmalarda, pek çok trans aktivistin ve feministin transfobik ve TERF (trans dışlayıcı radikal feminist) olduğunu beyan ettiği kişilerin imzasını reddetmemiz mümkün mü? Bu imzaları reddedecek politik ve materyal koşullara sahip miyiz?

 

Yukarıda andığım mutlu politik tesadüf sonucu bazı kavramsal ve ilkesel tartışmaları (en azından kendi aramızda) tüketmemiz zor olmadı: Feminist kadınlarla LGBTİ+’ların bu metinde de birlikte yürümesi, kadınların ve LGBTİ+’ların beyanlarının esas alınması ve bu ilkenin anlamı; cinsiyet ve cinsel yönelim temelli taciz, tecavüz ve diğer şiddet türlerinin yalnızca erkek şiddeti değil, aynı zamanda eril şiddet de olduğu gibi konularda kolayca uzlaştık.

 

İmza toplama sürecinin ortalarına doğru, dayanıştığımız üç arkadaşın şiddet vakaları ve/veya ifşa süreçleriyle ilişkili ve arkadaşlarımız tarafından şiddeti sürdüren/destekleyen kişiler olarak tanınan ve bilinen kişilerden imza atmak istediklerine dair e-posta almaya başladık. İrem, Pınar ve Tebessüm’le sürekli iletişim halinde olduğumuz için bu kişilerden hızlıca haberdar olduk. Bunun üzerine şu sorular doğdu: Arkadaşlarımızın vakalarında şiddet faili ya da iş birlikçisi olduğunu bildiğimiz kişilerin imzalarını nasıl reddetmeliyiz? Başka vakalarda fail ya da işbirlikçi olan herhangi birinin imzası reddedilebilir mi? Reddedilirse bunu hangi politik öznelik ile/kim olarak yapacağız? Böyle bir kolektif kimliğimiz var mı? Örgütlü bir kolektif olmamanın ve ortak iş hukukuna sahip olmamanın yarattığı atıllık sonucu yavaş hareket edip arkadaşlarımızdan birine karşı son derece politik bir hata yaptık; ama nihayet ortak bir karara vardık ve çok geç olmadan ilk sorunun yanıtında uzlaşıp ilgili kişilere özelden cevap yazarak imzalarını reddettik.

 

Daha sonra bir e-posta grubunda ve sosyal medyada, bu kişilerin sosyal medya hesaplarını ‘devlet gibi’ takip ettiğimize, ‘fişleme’ yaptığımıza ve ‘hiç olmayacak’ feministlerin imzalarını reddettiğimize dair suçlamalarla karşılaştık. Gönüllü bir şekilde bir araya gelip böyle bir politik yükün altına girmiş bir avuç insan olduğumuzu bilmelerine ve bizimle kolayca iletişim kurabilecek olmalarına rağmen, hiçbiri bir e-mail atıp “Durum nedir?” diye sormadı. “Eril Akademiye Dur De” metninin ve dayanıştığı üç kişinin beyanlarının meşruiyetini sarsan suçlama ve eleştirilerini, kamuya kısmen ya da tamamen açık yollarla, şiddet faillerinin ve iş birlikçilerinin de görebileceği şekilde paylaşmayı tercih ettiler. Yanıt verip vermeme konusu da uzun tartışmalara sebep oldu. Kimilerimiz tartışmayı uzatırsak var olmayan politik özneliğimizin hedef gösterilmesinin de devam edeceğini düşündüğü için yalnızca ilkesel bir cevap vermek istedi. Bazılarımız ise, bu kamusal paylaşımları yapan herkesin isimlerini vererek açıklama yapmak istedi. Gelinen noktada, böyle bir ortak açıklama yapacak bir kolektif kimliğimiz yok.

 

Yalnızca süreçle ve tartışmalarla ilgili tarihe kısa bir not düşmek istediğim bu yazı özelinde, ilk yolu takip ediyorum. Son beş yıldır türlü sebeple, (eğer böyle bir alandan söz edilebilirse) Türkiye’nin feminist kamusal alanındaki tartışmalardan uzak kalmış olsam gerek. Çünkü bu metne dair karşılaştığımız eleştiriler, hiç ummadığım bir yerden geldi: Metinde defalarca vurguladığımız “Kadının ve LGBTİ+’nın beyanı esastır” ilkesi ve ilkeyi yorumlayış biçimimiz.

 

Benimsediğim feminist yaklaşımda ve geldiğim gelenekte, kadın düşmanlığı bir (iyi/kötü) niyet meselesi değil, bir etki meselesi olarak okunur. Bu yüzden tacizi, tecavüzü, şiddeti, LGBTİ+fobiyi; fiziksel, psikolojik, sosyal vb. etkileri üzerinden değerlendiririm. Örneğin; pek çok tacizci, tecavüzcü ve şiddet faili yaptıklarının şiddet olduğuna içtenlikle inanmıyor olabilir ki bunun örneklerini sık sık görüyoruz. Ancak bu, feminist etiği benimseyen bir özneyi (haklı politik ve tarihsel sebeplerle) ilgilendirmez, ilgilendirmemelidir.

 

Peki etki üzerinden değerlendirmek ne demektir? Bu çok daha uzun bir yazının konusu olabilir. Kendi anlayışımla ilgili bir örnek verebilirim. Halen doktoramı yaptığım Amerikan üniversitesinde bir Title IX (ABD’deki cinsiyet temelli ayrımcılık ve cinsel tacize dair emsal bir vakanın ardından oluşan yasanın bilinen adı) ofisi var. Birkaç yıl önce doktora programından bir arkadaşımız benim de birkaç dersini aldığım bir profesörü bu ofise şikâyet etti. Soruşturma başlatıldığında, taciz olayının yaşandığı kalabalık sınıfta bulunan diğer insanlardan arkadaşım olan birkaçıyla çeşitli konuşmalar yaşadım. Belli ki Türkiye’ye çok benzeyen bir Güney Amerika ülkesinden yakın bir arkadaşım, yaşananın ‘kesinlikle’ taciz olmadığını, şikayetçi arkadaşın bu profesörü ofise bildirerek onunla çalışan kişileri de itibarsızlaştırdığını ve zan altında bıraktığını söylüyordu. Bundan sonra bu profesörle çalışırken insanların kendisine nasıl bakacağından endişe ediyordu ve oldukça sinirliydi. Son derece eleştirel düşünen ve kendisini feminist olarak tanımlayan arkadaşımın bu tepkisine nasıl cevap vermeden önce birkaç derin nefes aldım. Çünkü benim de pek ala yapmış olabileceğim gibi, feministler bile çeşitli yakınlıklara ve dostluklara dayanarak anti-feminist ve kadın düşmanı tepkiler verebiliyor.

 

Arkadaşıma önce onu duyduğumu ve endişesini çok iyi anladığımı söyledim. Gerçekten anlıyordum. Bir doktora öğrencisi olarak, tacizcilikle suçlanan bir profesörle yakinen çalışıyor olmanın anlık sosyal baskısını tahmin edebiliyordum. Sonra olayı dahil olan kişilerden ve ortamdan koparıp, kendi başıma geldiğini hayal edersem benim için de taciz olarak adlandırmayacağını söyledim. Bu taciz olayı, benim de çeşitli erkek hocalarla sık sık yaşadığım; cinsiyet temelli olduğu çok bariz olan, tacizkâr dokunuşlara benziyordu. Benziyordu diyorum çünkü bu benzetme benim tacize uğrayan herhangi biriyle tamamen empati kurabileceğim varsayımına dayanıyor.

 

Oysa toplum tarafından şiddete açık hale getirilen her dezavantajlı insanın geçmişi farklı. Erkek şiddetine ve eril şiddete dair kapsamlı deneyimlerim beni bu noktaya taşıdığı için, bir kuruma bağlı olmayan bir profesörün elini bacağımdan sakince kaldırıp çok sert bir tepki verip hayatıma devam ettiğim bir an olmuştu. Başka bir an ve bağlamda, başka bir tacizcinin benzer bir hareketini ise çok daha ağır bir etkiyle deneyimledim. Şikâyet etmemin, bu kişinin başka insanlara böyle davranmasını engelleyeceğini ve başka kadınlara ve LGBTİ+’lara güç vereceğini hissettim. Kendim için bile zamana, ortama ve bağlama bağlı olan bir tepkiyi bir başkası adına nasıl değerlendirebilirim? Tacize uğrayan arkadaşımın geçmişte uğradığı şiddeti, tacizi, tecavüzü; bunların nasıl ortamlarda gerçekleştiğini ve nasıl sonuçlandığını nereden bilebilirim? Kendim için neyin neden tetikleyici olduğunu hala çözmeye çalışırken bir başka kadın ve/veya LGBTİ+ için kimin, hangi tür dokunuşunun tetikleyici olduğunu nasıl algılayabilirim? Algılayamam. İşte bu yüzden, bir kadın ve/veya LGBTİ+ tacize/tecavüze/şiddete uğradığını beyan ettiğinde ve (eğer ben sormadan bana anlatmak isterse) bu, ben yaşasaydım taciz olarak deneyimlemeyeceğim bir olay olduğunda bile (hatta belki de tam da bu yüzden) ilkesel hareket etmenin, feminist bir etik anlayışın olmazsa olmazı olduğunu düşünüyorum.

 

Tabii ki “kadının ve LGBTİ+nın beyanı esastır” demek, “kadının ve LGBTİ+’nın beyanı doğrudur” demek değildir. Ancak belli ki bu temel ilke konusunda, kendisini feminist olarak tanımlayan kadınlar ve/veya LGBTİ+’lar arasında bile hala süren tartışmalar var. Halbuki “dezavantajlı kişinin beyanı esastır” demek, “dezavantajlı kişinin beyanı kanıt kabul edilir” demektir. Hepimizin bildiği sebeplerle, hukuktan toplumsal hareketlere kadar farklı bağlamlarda, farklı yöntemlerle beyan esas kabul edilir; yani bir kanıt olarak alınır. Çünkü bugünün şiddet failleri, bir zamanların oğlan çocukları da dahil olmak üzere çoğumuzun yaşadığı gibi, erkek şiddeti ve eril şiddet çoğunlukla kimsenin şahit olmadığı yer ve zamanlarda gerçekleşir. Materyal olarak, belgelerle, kayıtlarla, şahit ifadeleriyle kanıtlanamaz. Hele ki şiddetin üzerinden zaman geçtiyse ve şiddetten hayatta kalan kişi bunu açıklayacak gücü olaydan bir süre sonra bulabildiyse, hayatta kalanın olanları ispat etmesi mümkün değildir. Bu yüzden idealde (ve birkaç ülkede hukuki pratikte), ispat yükümlülüğü karşı tarafa düşer. Ne yazık ki kendine feminist diyen pek çok insan emek emek örülmüş bu tartışmaları anlamamakta ısrar ediyor. Özge Karlık ve Bilhan Gözcü’nin 2017’de yazdığı gibi “Deneyimle sabit ki, istediği kadar aşikâr olsun çoğu zaman şiddet var mı yok mu tartışmasından, şiddet uygulayanlara yönelik yaptırımların ne olacağı tartışmasına dahi geçilemiyor.” Karlık ve Gözcü aynı yazının devamında, “Şiddet Uyguladığına Dair Bir Beyanla Karşılaşanlara 10 Öneri” başlığı altında, kendisinin şiddet uyguladığına dair bir beyanla karşılaşan insanlara sesleniyor.

 

Mahkeme salonlarından sol örgütlere kadar, o zaman yalnızca “kadının beyanı esastır” şeklinde ifade edilen ilkenin nasıl uygulandığını, uygulanamadığını ve bu ilkeye yönelik saldırıların şiddeti nasıl sürdürdüğünü Av. Eren Keskin, Av. Hülya Gülbahar ve Sosyoloji Profesörü Nükhet Sirman’ın Feminist Yaklaşımlar dergisinden Esra Aşan ve Zeynep Kutluata ile 2011’de yaptığı sohbetten, Av. Gülsüm Kav, Av. Hatice Kaynak ve Av. Hülya Gülbahar’ın açıklamalarından ve Ayşe Düzkan’ın son yazısından okuyabilirsiniz. 2014’te Sosyalist Feminist Kolektif’in, beyandan sonra fail erkeklere ve erkekliklere karşı kolektif olarak neler yapılabileceği konusunu yeniden gündeme getirdiği tartışma da çok değerli. Feminist kadınlar bu ilkeyi anlaşılır ve uygulanır kılmak için Türkiye’de hareketin ortaya çıktığı andan beri mücadele ediyor. Bize de bu tartışmaları sahiplenmek, içselleştirmek, tekrar tekrar gündeme getirmek ve geliştirmek düşüyor.

 

Hülya Gülbahar’ın söylediği gibi hukuki olarak beyanın kanıt kabul edilmesi ve/veya ispat yükümlülüğünün (dezavantajlı bir özne tarafından saldırgan olduğu beyan edilmiş) karşı tarafa yüklenmesi pek çok ülkede kısmi ya da tamamen uygulanan yöntemler. Hukukun işlemediği, örgütsüz-bireysel aktivizmin artık egemen olmaya başladığı böyle bir ülke ve dönemde, ‘ifşa’nın/beyan etmenin tüm risklerine rağmen değerli bir yöntem olduğu benim için tarihsel ve politik bir gerçeklik.

 

Tekrar etmem gerekirse, kadınların ve LGBTİ+’ların beyanlarının esas alınması ilkesini feminist etiğin vazgeçilmez bir parçası olarak gördüğüm için; taciz, tecavüz, şiddet beyanında bulunan birine verilecek ilk tepkinin onu yalnız bırakmamak ve kamusal alanda sözlerine dair herhangi bir şüphe oluşturmamak olduğunu düşünüyorum.

 

Metni yazanlar olarak aldığımız eleştirilerde hayal kırıklığı yaratan bir üslupla dile getirilen bir şey daha vardı: İnsanlar yalan söyler. Tabii ki insanlar yalan söyler. Beyanın esas/kanıt olarak kabul edilmesiyle, insanlığa dair bu genel geçer kanı arasında bir bağ göremiyorum. Güçlü bireylerin ve devletlerin son derece gerçek görünen ve son derece sahte kanıtlar üreterek/yaratarak insanları senelerce mahkûm ettiği, bazı yerlerde hala idam ettiği bir dünyada yaşıyoruz. Dezavantajlı konumda birinin yalan söylemesi ve bir ifşa sonrasında hakkında yapılacak tartışmalara katlanmayı göze alması bana göre çok düşük bir ihtimal. Ancak böyle bir yalan/iftira durumu varsa bile, aslında saldırgan olmayan kişinin sunacağı karşıt kanıtlarla er geç ortaya çıkar. Bu ilkenin masumiyet karinesiyle çelişmediğini Av. Hülya Gülbahar şöyle açıklıyor:

“Kadının beyanı, yargılama sırasında; hayatın olağan akışına uygun, samimi, tutarlı ve istikrarlı, mağdur ile bir husumetten kaynaklanmayan, olay ertesinde hemen tanıklarla paylaşılmış, doktor raporları ile belgelenmiş ve sanık tüm bunları çürütemedi ise hüküm esastır. Yargılama aşamasında da elde en önemli dayanak beyan zaman delil değeri taşıyor. Sanık da kendini savunacak, yapacağı savunmada iddiaları çürütecek. Çürütemiyorsa bu da bir kanaat oluşturur.

Masumiyet karinesi, bir kişinin suçu sabit oluncaya kadar o kişiye suçsuz gibi davranmaktır. O yüzden kovuşturma aşamasında ‘şüpheli’, yargılama aşamasında ‘sanık’, cezayı aldıktan sonra ‘suçlu’ diyoruz. Yargılama yapılırken hangi kuralların uygulanacağının masumiyet karinesiyle ilgisi yoktur.” (BBC Türkçe)

 

Dolayısıyla, bir kadının ya da LGBTİ+’nın şiddet beyanına dair soru işaretlerinin ve şüphenin; neden kamusallaştırılmaması gerektiği açıktır diye umuyorum. Kanımca kişisel yakınlık ilişkileri, ‘benim’ diyen feministte bile şüphe yaratabilir ama bunları sosyal medyadan veya başka bir kanaldan olayı bilmeyen insanlarla ve kamuyla paylaşılması (kişinin niyetinden bağımsız olarak) kabul edilemez. Hiçbir niyet açıklaması ya da gerekçe de, verilen şüpheci ve itibarsızlaştırıcı tepkinin, ara ara hepimize uğrayan, içselleştirilmiş kadın düşmanlığından kaynaklanmadığını kanıtlamaz.

 

Son bir yılda ise söz konusu trans kadınlar olduğunda, şüpheci ve itibarsızlaştırıcı kadın düşmanlığının katlanarak arttığını gördük. Natrans kadınlarla ilgili konularda sözde ‘tarafsızlığı,’ şiddeti desteklemek ve büyütmek olarak yorumlamış olmalarına rağmen, birçok natrans feminist bu konuda görüş oluşturmamayı ‘tarafsızlık’ olarak algılayabiliyor. Metni yazan kişilerin çoğunluğunun transfobi ve trans dışlayıcı ‘feminizm’ karşısındaki konumlanışı net olsa da, son durumda yalnızca İrem, Pınar ve Tebessüm’ün vakalarıyla ilişkili kişilerin imzalarını reddetmemizin birkaç sebebi vardı. Süreçte TERF’lik ve transfobi failleri de dahil olmak üzere, birbirinden bağımsız birkaç şiddet/taciz/tecavüz vakasından ve iş birlikçilerinden haberdar olduk. Bilgilendirildikçe ne kadar çok vakadan ve failden haberdar olmadığımızı anladık. Kolektif bir şekilde araştırma yapabilecek emek gücüne ve zamana sahip olmadığımız zaten ortadaydı. Dahası, birkaç kişinin imzasını reddetsek bile illaki haberdar olmadığımız ve imzacı olarak listede kalan isimler olacağını gördük. Tüm şiddet faillerini ve iş birlikçilerini tespit etmemiz ve reddetmemiz mümkün olsaydı bile; (tekrara düşmek pahasına) metnin dayanıştığı ve hızlıca iletişim kurabildiğimiz üç arkadaşımızın yaşadıkları dışındaki vakalara dair ortak karar alabilecek bir politik özneliğimiz, kolektif kimliğimiz veya örgütlülüğümüz yoktu.

 

Elbette “Kadının ve LGBTİ+’nın beyanı esastır” ilkesi, hatasını kabul eden birinin özeleştiri ve onarma yoluna gitmesinin, bu yolu bulmasının önünü kapatamaz. Kurum içi yapıların, örgüt/kolektif içi inceleme süreçlerinin yok denecek kadar az olduğu ya da son bir ayda sol partilerde yaşanan cinsel saldırı olaylarından sonra öğrendiğimiz gibi işletilmediği bir ortamda, bu yollar ne olabilir, nasıl kurulabilir? Aynı zamanda, maruz kaldığı şiddeti beyan eden dezavantajlı bir kişi ifşa sürecinin ardından nasıl korunabilir? Yakın gelecekte bu sorulara yeniden, feminist kadın ve/veya LGBTİ+’larla birlikte cevap aramayı ve tüm yapısal imkansızlıklara rağmen çözüm üretmeye başlamayı umuyorum. 80’lerden beri süren feminist mücadeleyle kazanılmış haklarımızın, etkin uygulanmadığı bir ülkede bile bir nebze yasal güvence sağlayan İstanbul Sözleşmesi’nin yoğun tehdit altında olduğu; devletin ve iş birlikçilerinin aylardır sürdürdüğü fobik söylemlerden sonra LGBTİ+ mücadelesinin açıkça saldırı tehditleri aldığı günlerden geçiyoruz. Bu tartışmaları yürüterek kendi gündemimizi yaratmaya çok ihtiyacımız var.

 

 

 

Görsel: Wangechi Mutu, History Trolling, 2014.

[1]Akademide erkek şiddetine ve eril şiddete karşı feminist, queer ve LGBTİ+ araştırmacılar ve aktivistler. “Bu Duyduğunuz İnadımızın ve Mücadelemizin Sesi.” https://akademidesiddeteyeryok.wordpress.com. 13 Temmuz 2020 tarihinde erişilmiştir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

KÜLTÜR

YAteş Kadın, Engelli Süpermen ve Somalı Çocuklarla Öğrenme Keyfi
Ateş Kadın, Engelli Süpermen ve Somalı Çocuklarla Öğrenme Keyfi

Somalı çocuklar bu yaz da Sosyal Haklar Derneği'nin yaz kampında buluştu.

MEYDAN

YSoma’da Gördüklerim, Öğrendiklerim
Soma’da Gördüklerim, Öğrendiklerim

Kınık ilçesine yakın köylere yapılan taziye ziyaretinde görebildiklerim ve öğrenebildiklerim...

MEYDAN

Y“Ya ben tehlikeyi çok sevdim, ya tehlike beni”: Hrant için Adalet için
“Ya ben tehlikeyi çok sevdim, ya tehlike beni”: Hrant için Adalet için

Yıllarca evimin yerini bir türlü anlamayan arkadaşlarıma "Böyle tarif etmeye çok utanıyorum ama Hrant Dink'in önünde öldürüldüğü gözlükçüyle, kamera kayıtları 'kaybolan' Akbank'ın arasındaki sokak" dedim.

Bir de bunlar var

TOMA’yla Vaftiz
Buzlu At, Gözü Bantlı Eşek, Flu Köpek
Gündem, nasıl yapılır?

Send this to friend