Tüm dinlerde ibadetin kökeni, en derindeki “ben”in bir başka varlığın önünde benliksiz bir sevgiyle eğilmesinden ibarettir.

KÜLTÜR

Din ve Maneviyat Üzerine Düşünceler IV: Din Dışı Maneviyatın Alanı Ne Olabilir?

Son yıllarda, özellikle İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlerde önemli bir gelişme yaşanıyor: Yoga’dan başlayarak Uzak Doğu inanç ve pratiklerinin Türkiye kültürüne girmesi ve bu pratiklere duyulan ilginin çığ gibi büyümesi. Hatta devletimiz de bu ilgiyi fark etti ve çeşitli adımlar attı. Bunlar arasında en bilineni yoga merkezlerinde tütsü, heykel ve ilahi denebilecek müziklerin yasaklanmış olması. Ne kadar uygulandığı tartışmalı olsa da bu yasak çok önemli bir şeyi gösteriyor: Devletin yoga merkezlerini başka dinlerin muhtemel misyonerlik alanları olarak görmesi.

 

Peki bu durum bugünkü konumuz için niye önemli? Çünkü şu tespiti akla getiriyor: Yoga, reiki, chi-gong gibi Uzak Doğu bilgeliği alanları, uygulayanlarına birer maneviyat alanı sunuyor. Ve devletimize göre maneviyatın din dışı bir alanı olamaz. Eğer bir maneviyat alanı varsa, mutlaka bir dinle ilgilidir ve eğer bu din İslamiyet değilse, tehlike büyüktür.

 

Uzak Doğu bilgeliğine erişimin sosyo-ekonomik bir durum olduğunun da altını çizmemiz lazım. “Cihangir kültürü” diyerek dalga geçilebiliyor  bu durumla. Uzak Doğu kökenli yoga gibi pratiklerin beyaz yaka hayatının bir parçası haline geldiğini söylesek abartmış olmayız. Bu Türkiye’ye özel bir durum olmanın çok ötesinde, tüm dünyaya ait bir gelişme. Bu pratiklerin beyaz yaka hayatının Prozac’ı olma riskini taşıdığını itiraf etmek gerek.

 

Fakat bu durumu da siyah beyaz görmemeliyiz. Elbette Uzak Doğu pratiklerinin iyileştirici etkilerini kalıcı olarak hisseden çok fazla insan var. Bu insanların bir kısmı için temel meselelerden biri karşılarındaki öğretmenin bu pratiklerin manevi yönüne dair yetkinliği. “Carpe Diem” temasının en yaygın reklam klişesi olduğu, “kendin ol” gibi maneviyat söylemlerini reklam stratejisine çeviren bu neo-liberal düzende, manevi olanla olmayanı ayırt etmek gittikçe zorlaşıyor. Bu durumun bir örneği de yayın dünyası. Çeşitli Uzak Doğu öğretilerinin birer hızlı kolajı olan kişisel gelişim kitapları ile tasavvufu şaşırtıcı bir yüzeysellikle güncel öznellik tanımlarına uyduran romantik kitaplar, çok satan raflarını en uzun süre dolduran kitaplar oluyor. Müşterisi için maneviyatı kolay ve hızlı tüketilebilir kılan sadece reklamlar değil.

 

Bu tür satış stratejilerinin hedef kitlelerini düşündüğümüzde yine aynı gözleme geri dönüyoruz: Demek ki bu reklam ve kitapların tüketicisi olabilmek gibi alternatif maneviyat alanlarına ulaşım da sınıfsal bir şey. Bunun kırıldığı anlar var elbette. Örneğin kısa süre önce tümüyle bağış usulüyle çalışan bir meditasyon inzivasına katıldım. İnziva boyunca yanımda oturan kadın bir köy imamının karısıydı. İnziva süresince konuşmak yasaktı. Dolayısıyla bu hanımla konuşma şansım da ancak son gün oldu.

 

Bana kocasının inançlarından dolayı her yerden kovulduğunu, hakkında sayısız soruşturma açıldığını, sonunda emekliye ayrılarak kurtulduğunu anlattı. Tüm olayı hep kocasının ağzından anlatıyordu. “Allah birdir; peygamber Haktır. Gerisi bidattir [uydurma yenilik].” dediğini söylüyordu. “Kuran diyor başka bir şey demiyor.” diyordu. Kocası da aynı inzivadaydı ve onunla tanıştığımda anladım ki bütün bu düşünceleri içselleştirmiş olan, kocasından ziyade kadının kendisiydi.

 

Beraber katıldığımız meditasyon inzivası Budizm kökenliydi. Tekniğin ismi Vipassana. Buda’nın öğretisine en yakın yazılı metinler olan Pali Kanonu’nu esas alan bir meditasyon tekniği. Bu teknik inzivada bir dine ait olarak sunulmuyor; zaten Buda’nın kendisi de bir din kurma fikrine tümüyle karşıydı. Tekniğin sunuluş biçiminin de katkısıyla, bahsettiğim hanım bu meditasyonu yaparken bir başka dinin ibadetini uyguladığını düşünmüyordu. Hayır, sadece kendi maneviyatını derinleştirecek bir alan bulmuştu ve onun peşinden gidiyordu. Hatta diyebilirim ki, “Allah birdir; peygamber Haktır” cümlesini inzivanın sonunda, o güne kadar hiç anlamadığı kadar iyi anlamıştı.

 

Bu hikâye bana şunu düşündürüyor: Demek ki maneviyatın alanı, farklı din ve inançları, birbirleriyle tümüyle ilgisiz pratikleri kapsayan, hepsinde kendinden bir şey bulan bir alan. Şimdi bir adım ötesine gideceğim: Maneviyatın alanı bunların hepsini kapsadığı gibi, asla sınırlandırılamayacak bir alan. Bir önceki yazıda insanın en derindeki “ben”inden bahsettim. Bu “ben”in her duygu ve düşüncesi, her eylemi maneviyatın alanına giriyor.

 

Diyelim ki bir kadın sığınağında çalışıyoruz. Eğer bunu en derindeki “ben”imizle yapıyorsak ibadet ediyoruz demektir. İbadet derken neyi kastediyorum? Ateist birinin de yapabileceği, hatta yaptığı bir şeyi kastediyorum! Karşılıksız vermek, kendi benini ikinci plana koyarak karşısındakinin önünde sevgi ve saygıyla eğilmek. Bu karşısında eğildiğimiz varlık Tanrı olabilir, peygamber, evliya olabilir; evren veya doğa olabilir; sevdiğimiz bir insan, veya yardıma ihtiyaç duyan bir insan olabilir. Tüm dinlerde ibadetin kökeni, en derindeki “ben”in bir başka varlığın önünde benliksiz bir sevgiyle eğilmesinden ibarettir.

 

Kadın sığınağına geri dönelim. Eğer burada yaptığımız yardım en derindeki “ben”imizle yapmıyorsak ibadet olabilir mi? İçine “görülme isteği” veya “onaylanma isteği” giren hiçbir yardım ibadet olamaz. Bir önceki yazıda tasavvufta kendi maneviyat mertebesini göstermenin en büyük risk olduğundan bahsettim. Bunun sebebi kibir üretmesidir; “ben yaptım” duygusunu üretmesidir. İçinde kibir kırıntısı bulunan hiçbir yardım ibadet olamaz. İçinde kibir kırıntısı olan hiçbir ibadet, tam ve bütünlüklü bir maneviyat olamaz.

 

Artık başlıktaki soru kadar önemli bir başka soruya geldik: Din dışı maneviyatın alanını nasıl koruyacağız?” Aslında bunun iki boyutu var. Birincisi sosyal boyutu: Ateist veya agnostik insanlar isek kendimizi AKP’nin İslamcı politikalarına karşı nasıl koruyacağız? Fakat aslında bu soruya bir ekleme yapmak istiyorum: Güçlü maneviyatı olan veya olmayan bir Müslüman isek kendimizi AKP’nin İslamcı politikalarına karşı nasıl koruyacağız? Son olarak, hangi toplumsal kesime ait olursak olalım, kendimizi neo-liberal düzenin maneviyatı dahi kendi içinde sindirme başarısına karşı nasıl koruyacağız?

 

Bu yazıda bu soruları sormakla yetineceğim. Cevaplarından bahsedecek yerim yok. Üstelik benim de bu konu üzerinde uzun uzadıya düşünmem lazım. Eminim ki cevap hiç ama hiç kolay değil! Fakat din dışı maneviyatı koruma meselesinin ikinci kısmıyla, bireysel boyutuyla ilgili birkaç söz söylemek isterim. Öncelikle maneviyatımızın ortak olduğunu, evrensel olduğunu fark etmekle başlayalım derim. Bu, toplumumuzdaki derin kutuplaşmanın önüne geçecek en önemli ilaç bence. İkincisi, en derindeki “ben”imizi izleyelim derim. O bilsek de bilmesek de yaşamını sürdürüyor. Hatta bazen bize rağmen sürdürüyor. Maneviyatımıza en büyük besin kaynağımız onu gözlemlememiz.

 

Görüntü: Andy Goldsworthy

YAZARIN DİĞER YAZILARI

KÜLTÜR

YHikmet Şırlak’la Söyleşi: Kilimi Keşfetmek
Hikmet Şırlak’la Söyleşi: Kilimi Keşfetmek

Bir kilimi sanatsal açıdan tecrübe etmenin yolu onu deşifre etmekten geçmiyor.

KÜLTÜR

YTanrı Ne Zaman Bize Benzemez Oldu?
Tanrı Ne Zaman Bize Benzemez Oldu?

Din ve Maneviyat Üzerine Düşünceler serisinde altıncı bölüm.

KÜLTÜR

YDin ve Maneviyat Üzerine Düşünceler V: Ortaçağ’da Akıl, Aşk ve Delilik
Din ve Maneviyat Üzerine Düşünceler V: Ortaçağ’da Akıl, Aşk ve Delilik

Tasavvufun klasik döneminde (9-13. yüzyıllar) aklın tanımı en temel tartışma konularından biriydi. Bazı sufilere göre, hakikatleri tecrübe edebilmek için insanın aklını yitirmesi şarttı.

Bir de bunlar var

Tarık Tarcan’la Çarkıkötek
Gönül Rahatlığıyla Bir Atlet Aldırmadınız
Goril Michael ve Annesinin Hatırası

Send this to friend