İnsanlar genelde beni felaket tellalı gibi görüyor, bana kızıyorlar. Felaket tellalı değilim ben. Eğer bakmazsan, değiştiremezsin. Gözünün içine bakacaksın.

MEYDAN

Biraz Sakinleşebilir Miyiz?

Esquire editörlerinin 1968’de James Baldwin’le yaptığı röportaj “Biraz Sakinleşebilir Miyiz?” bugün ABD’de yaşanmakta olan ayaklanmayı, 60’larda yaşanan isyanlara ve hak mücadelesine bakarak değerlendirme fırsatı sunuyor. Ama röportaj bundan çok daha fazlası. Kendini tamamen dilini, aklını ve vicdanını özgürleştirmeye adamış bir yazarın tanıklığı. Baldwin’in fevkalade teşhislerinde berrak bir suyun dibini görür gibi gördüğümüz o günün şimdisi, geçmişi ve geleceği – yani bizim bugünümüz var. Baldwin’in özenli kelime seçimleri, o günden bugüne cicileşmiş veya dezenfekte edilmiş bazı sözcüklerin üzerindeki örtüyü kaldırıyor. Artık getto demiyoruz da arka sokaklar veya ‘sıkıntılı şahısların oturduğu yerler’ diyoruz, barışçıl bir protesto vandalizme dönüştü diyoruz, yahut isyan değil kalkışma. Protestocularla yağmacıları ayırıyor, iyi ve kötü ilan ediyor, bu ayrımı kanıksıyoruz. Baldwin itiş tepiş hayatlarımızın sözcüklere karılışını olağanüstü bir açıklıkla ortaya koyarken, o dönemin hak mücadelesinde ağırlıklı olan erkek imgesi ve sözüne dair de bize iyi bir fikir veriyor.

 

***

 

ESQ: Siyahları nasıl sakinleştirebiliriz?

JAMES BALDWIN: Sakinleşmesi gereken biz değiliz.

ESQ: Ama en çok sizin canınız yanmıyor mu?

JAMES BALDWIN: Hayır, biz sadece daha hızlı ölüyoruz.

 

Yine de, sakinleşebilir miyiz?

Bu pek çok faktöre bağlı. Kafamdaki ciddi sorulardan biri bu ülkenin insanlarının, çoğunluğun, siyah vatandaşlarına ne olduğunu, neden sokaklara döküldüklerini kavrayıp kavrayamadığı. Şu anda anlamadıklarını düşünüyorum ve bu düşüncem son zamanlardaki sivil itaatsizlik eylemlerine verilen tepkilerle doğrulanıyor. Beyaz ırkçılığın günümüzdeki sivil itaatsizliklerin kökeninde yatıyor oluşu ne benim ne de diğer siyah kediler için bir aydınlanma değil. Görünen o ki, ABD başkanı dahil pek çok insan çok şaşkın. Şimdi siz bana sakinleşebilir miyiz diye soruyorsunuz. Bence başkan sivil itaatsizlik raporunun neyle ilgili olduğunu doğru düzgün anlatmayarak tüm ülkeyi aldattı. Ben bu olup bitenden, zayiat ve zarardan büyük oranda kendisini ve tüm yönetimi sorumlu tutuyorum. Başkan ve yardımcısı bu raporun içeriğini Amerikan halkına doğru yorumlamış ve aktarmış olsalardı, halkı hemen şimdi doğru soruları sormaya ve düşünmeye teşvik edebilirlerdi. Hemen şimdi! Düşünmeye başlamak için zaten çok çok geç kalındı. Bu patlamalar, isyan ve başkaldırılar – adını ne koymak isterseniz – sabitlenmiş bir hareketsizliğin, tümüyle durakalmışlığın, babanın, kardeşinin, amcanın kuzeninin – siyah kedi her ne kadar genç veya yaşlı olursa olsun – geleceksizliğini izlemenin çaresizliğinden kaynaklanıyor. Yaz geldiğinde, baba ve oğullar birlikte sokaktalar – evlerde kalamazlar. Ben o evlerde doğdum, biliyorum. Ve bu onların suçu değil.

 

Kısa vadede sizce federal hükümet ne yapabilir, şu anda, ortamı sakinleştirmek için?

Federal hükümet darken ne kastediyorsunuz? Federal hükümet, tüm Zencilerin (Negroes) gözünde bir mitten ibaret. Federal hükümet dediğinizde Washington’u kastediyorsunuz, yani pek çok insanı. Senatör Eastland’ı, umursamazlık, cehalet ve korkudan adım atmaya niyeti olmayan pek çok Washington karakterini kastediyorsunuz. Gücü elinde tutan ve o gücü bırakmaya hiç niyeti olmayan insanlardan bahsediyorsunuz. Tek düşündükleri yaz gelince havuza girmek ve sözde barış ve kamu malını zarardan korumak adına uydurdukları birtakım işler. Sorunun kökenini anladıklarına, esas tehlikeyi kavradıklarına dair tek bir işaret yok. Amerikan halkına, siyah kedinin evini, karısını, çocuklarını korumak için sokaklarda olduğunu anlatmak için tek bir adım atmadılar. Siyah kedinin bunu becerebilmesi için otonom olabilmesi, özgürlüğü için yer açılması, kendi okullarının olması lazım ve tabii polis kuvvetinin radikal bir dönüşümden geçmesi. Yani kısaca, eğer Amerikan Zenci, Amerikan siyahlar özgürleşecekse, bu ülkenin insanları bir şeyden vazgeçmeli, feragat etmeliler. Eğer kendileri vazgeçmezlerse, bu onlardan alınacak demektir.

 

Mevcut iş olanaklarının sadece bugünü geçirmeye yönelik, geleceğe, ekonomiye ve sürdürülebilir beceriler edinmeye yönelik olmayan işler (make-work jobs) olduğunu söylüyorsunuz. Peki öyleyse, nasıl bir istihdam programı yürürlüğe konmalı?

Bu soruyu yanıtlamak çok zor çünkü Amerikan Cumhuriyeti fazlalık nüfus yarattı. Sadece işe alınamaz insanlar değil, bu sistemde istihdam edilmek istemeyen insanlar yarattı. Ciddi bir istihdam programı öncelikle sanırım tüm Amerikan sanayisinin ve Amerikan iş sendikalarının üzerine gitmeyi gerektiriyor. Misal, Hollywood’da oturuyorsunuz. Bildiğim kadarıyla Hollywood meslek birliklerinde tek bir Zenci teknisyen, işçi yok; aşağı seviye işlerde ve tabii daha yüksek seviyelerde çalışan Zenci yok! Bazı ünlü Zenciler bu yapı altında çalışıyorlar, ancak aynı yapı Zencilerin sendikalaşmasına izin vermiyor. Sendikalarda Zenci olmaması Allah’ın bir işi değil, dağın tepesinden inmiş bir ferman değil; Amerikan halkının seçimlerinin bir sonucu. Sendikaların bölünmesini istemiyorlar çünkü ekonomik pazarda Zencinin bir rekabet unsuru olmasını istemiyorlar. Tabii bu tavrın sonucu olarak daha beter bir Zenci ürettiler. Tüm yapıyı bir arada tutan yapışkanı konuşmaya hazır değilseniz, istihdam programlarını da konuşamazsınız. Eastman Kodak, General Motors, General Electric, gücü elinde tutan tüm bu insanlar… Kendi fabrikalarını, sendikalarını açmak, çalışmaya başlamamızı sağlamak onların elinde.

 

Örneğin meslek içi eğitimlere başlamaları…

Evet. Tabii şunu söylemem lazım tatlım, sokaklarda tanıştığım pek çok Zenci, Pan Am Havayolları’nın başındaki kedilerden daha zeki. Esasen işi işte öğrendiğiniz meslek içi eğitim programlarında Zencilere eğitim ve deneyim kazandırmaktan korkuyorlar çünkü Zenci fabrikaya, sendikaya, Amerikan kurumuna girdiğinde, tüm bu kurumları kökten değiştirecek. Çünkü bu ülkedeki hiçbir Zenci Amerikan orta sınıf standartlarında yaşamıyor. İşte bu yüzden orada burada 5-10 Zenciyi seçiyorlar, cilalıyorlar ve Amerika’nın herhangi bir yerindeki şerefsiz bir üniversiteye yolluyorlar, sonra bu kedilerin gerektiğinde sokaklara dönüp diğer kedileri sakinleştirmelerini bekliyorlar. Yapamazlar. Bu ülkede hayatta kalmanın bedeli beyaz adam olmak. Şimdilerde daha çok insan beyaz adamlaşmayı reddediyor. Meslek içi eğitim derken kastedilen bu aslında: seni sisteme entegre etmek, yapının temel aldığı tek tipe sığdırmak. Adlı adınca söyleyelim. Amerikan beyaz erkek yakınında özerk, özgür bir Zenci erkek istemiyor.

 

Meslek içi programlarında beyaz Amerikan yapısı işçinin kalifiye olmasını, her sabah 8.30’da işbaşı yapmasını ve akşam 5’e kadar çalışmasını ister.

Evet, pek çok tanıdığım kedi bunu uzuuuun süreler yaptı da. Bunu yapmak için eğitime ihtiyacımız yok. Bunu yapmak için bir teşvike dahi ihtiyacımız yok.

 

Öyleyse, sizce pek çok siyahın hiçbir yere varmadığını, düzenli çalışmayı anlamlı kılan hissi, motivasyonu kaybettiğini söylemek doğru olur mu?

Konuştuklarımızın bir kısmı bununla ilgili. Bence daha öteye bakmak lazım. Bu ülkede gençler, sadece siyah gençliği kastetmiyorum, tüm gençler hiçbir şeyin değmeyeceğine, anlamsız olduğuna dair derin bir şüphe taşıyorlar içlerinde. Benim babamın hayatını izlediğim gibi, benden küçük bir çocuğun babasını izlediği gibi siz de babanızın hayatını izlemişseniz; babanın 8’den 5’e çalıştığını ve sonunda eline hiçbir şey geçmediğini görürsünüz. Herhangi bir şeyi koruma gücü yoktur. Hiçbir şeyi yoktur. Mezara giderken, senelerle kemiğine kadar çalıştırdığı ellerinde hiçbir şey yoktur ve çocuğunun da hiçbir şeyi yoktur. Fakat bundan da fenası, Amerika’nın performansına baktığımızda şu sonuca varmaktır: belki de zaten sahip olmaya değer hiçbir şey yoktur bu memlekette. Diğer yandan zenginleşen, başarılı beyaz insanlara ne olduğunu görmek kolay. Ve o da pek hoş bir görüntü değil. Yani bu ülkenin temellendiğini düşündüğü değerleri sorguluyorum.

 

Öyleyse, hükümet ve sanayiye bakış açımızda radikal bir değişim öneriyorsunuz.

Evet.

 

Ve önümüzdeki isteksizlik ve…

Korku.

 

… ve korku ve başka her ne varsa böyle bir değişim…

…mümkün gözükmüyor.

 

Değişim şüphesiz yavaş yavaş olacaktır. Bir sendika bir anda kapılarını açıp birkaç yüz siyahı bünyesine dahil etmeyecektir. Sorum şu..

Sorunuzu yanıtladınız bile.

 

Amelelik işe yaramayacak öyleyse?

Yaramayacak. Size ne yapacağınızı söyleyeyim. Geçtiğimiz yaz ve ondan evvelki yaz ne yaptıysanız onu yapacaksınız. Gettoya biraz para vereceksiniz, birtakım maceracıların eline geçecek bu para. 13 dolar ve birkaç kuruşun bir anlamı yok ki. Bazı kedilerin eli bir süreliğine bollaşacak, diğerleri yerlerinde sayacaklar.

 

Ama böyle bir programla, uzun vadeli değişimler için zaman kazanamaz mısınız?

Eğer gerçekten değişime niyetliyseniz kazanırsınız. Buradaki esas mesele gerçek niyetin ne olduğu. Bu ülkenin siyah insanları onları yok etmeye çabaladığınız sonucuna varıyor.

 

Peki iş dünyası ve hükümet ciddiyetle meslek-eğitim programları planlasa ve sendikalar siyahlara açılsa?

Bakın, bu ülkede işçi hareketi siyah beyaz ayrımına dayalıdır. Bu da Allah’ın işi değildir. İşçi sendikaları ve patronlar beyaz işçiye bir tehdit olarak Zenciyi yarattılar. Halbuki beyaz işçi için hiçbir zaman gerçek bir tehdit değildi. Beyazlarla siyahlar arasında hiçbir zaman işbirliği ve ittifak olmadı. Hükümet, sanayi ve sendikalar bunu sistemli biçimde engellediler.

 

Gerçekten değişime niyetli, eşitsizliğe son vermek isteyen bir sendika ne yapmalı?

Kendi kademelerini eğitmeli. Bu niyeti açıkça dile getirmeli. Karşı olan sendika üyelerini cezalandırmalı.

 

Peki ya sanayi kısa vadede ne yapabilir?

Bu soruları bana yöneltmenizin doğru olduğunu düşünmüyorum ama elimden geldiğince yanıtlamaya çalışacağım. İşçi sendikalarından çok farklı değil. Yerel şubelerin ötesinde siyahların yükselmesini, üst düzey pozisyonlara gelmelerini sağlayabilirler. Endüstri beni bir şehri tasarlamak için veya bir uçağı uçurmak için işe almalı. Halbuki bana herhangi başka bir çalışanmışım gibi bakamıyor. Elbette istisnalar var. Ancak bizim durumumuzda istisnalar kaideyi değiştirmiyor, doğruluyor.

 

Sizce endüstri düşük gelirli barınma projelerini desteklemeli, onlara sponsor olmalı mı?

Hayır. Bence ihtiyaçtan çok, çok daha fazla böyle ev var, ki sonunda bu yüksek binalar varoş oldular.

 

Peki ya yüksek binalar varoş olmasaydı?

Harlem’de daha fazla böyle proje istemiyorum. Onun yerine birilerinin emlak piyasasına, emlak lobisine saldırmasını istiyorum çünkü gettolaşmayı ancak böyle yok edebiliriz.

 

Ama ya fabrikaların taşındığı banliyölerde düşük gelirli barınma projelerine ne diyorsunuz?

Bu Amerikan halkının isteğine bakar öyle değil mi? Sonuçta benden kaçmak için banliyölere taşınmadılar mı?

 

Bazı endüstri planları varoşlardan insanların sahibi olduğu veya yönettiği fabrika ve işyerleri kurmayı öneriyor. Sizce bu olumlu bir gelişme olur mu?

 

Bu fabrikalarda ne üretilecek?

 

Çeşitli sanayilerin ihtiyacı olan parçalar. Büyük üreticilerin taşeronu olarak mesela.

 

Makul bir fikir olabilir ama bunun olması için önce gettoyu kaldırmanız lazım. Bakın bu evler, fiziksel olarak içlerinde yaşanması imkansız yerler. Samimiyetle Harlem’i özgürleştirme adımları atmazsanız kimse Harlem’de fabrika yapmayacak.

 

Ama New York Eyaleti Harlem’e bir Eyalet ofisi açmayı düşünüyor.

 

Harlem’de. Evet haberim var ve tam olarak nereye açmayı düşündüklerini de biliyorum. Paranoyak gibi algılanma ihtimaline rağmen söyleyeceğim: ofis Ulusal Siyah Kitabevi’nin (Black Nationalist Bookstore) oraya yapılacak ve bunun sebebi bu kitabevinin önemli ve tehlikeli bir buluşma, toplanma yeri olması. 125. sokak ve 7. cadde. Afrika’da palaver ağacı neyse kitabevi de siyahlar için odur [Türkiye’de çınar ağacı gibi, gölgesinde kahvelerin açıldığı, insanların toplanıp, konuştukları yer]. Zenciler burada muhabbet eder. Tatminsizlikler, eleştirilerin başlangıç noktası değildir ama burada toplanır ve dillendirilir.

 

Sizce de biraz saçma değil mi bu, yani sonuçta herhangi başka bir yerde de toplanılıp konuşulabilir?

 

Evet. Ve beyaz Amerikalı adamlar mevzu siyahlar olduğunda ne kadar saçma sapan yöntem varsa onun peşinde koştuklarını defalarca kanıtlamadılar mı?

 

Biraz da sıradan vatandaştan bahsedebilir miyiz? Mesela 89. sokak ve Riverside’da yaşayan beyaz adamdan? O ne yapmalı?

 

Nasıl hissettiğine bakar. Eğer ülkesini kurtarmak istiyorsa, komşularıyla, çocuklarıyla konuşmalı. Benimle değil.

 

Komşularına ne demeli?

 

Eğer siyah bir erkek olarak ben bu ülkede batıyorsam, ölüyorsam, esasen o da benimle beraber batıyor, ölüyor demektir.

 

Nasıl bir eylemlilik işe yarar? Misal, yerel yönetime baskı uygulamak gibi?

 

Ev sahibine baskı, yerel yönetime baskı, baskı gücünün olduğu her yere baskı yapmalı. En çok da emlak lobisine baskı yapmalı. Eğitim sistemine baskı. Okulda öğretilen ders kitaplarının değiştirilmesi, onun da benim de çocuklarımızın gerçek tarihimize dair doğru düzgün bir şeyler öğrenebilmesi için baskı yapmalı. Şimdilik sadece kâr amacı güdüyor.

 

Peki banliyölere kaçan beyazlara, sizi geride şehirde bırakan beyazlara ne dersiniz? Onlar ne yapmalı?

 

Eğer şehrini kurtarmak istiyorsa, şehre geri dönmeyi düşünebilir. Bu şehirler onun da şehri. En azından kendine neden şehri terk ettiğini sorabilir. Bir miktar birikmiş parası var, bir tür geleceği var, arabası var belki hatta iki arabası, çitilenmiş bir karısı ve çitilenmiş çocukları var ve bunları muhafaza etmek istiyor. Anlamadığı şey, bu muhafaza çabasıyla aslında hepsini yok ettiği.

 

Fakirlikle savaş programı hakkında ne düşünüyorsunuz?

 

Dalga mı geçiyorsunuz? Bu ülkede bugüne dek fakirlikle savaş hiç olmadı. Benim hayat zarfımda olmadı. Fakirlikle mücadele eski, kötü bir şaka.

 

Nasıl iyileştirirdiniz?

 

Başlatarak.

 

Nasıl?

 

Bakın, bunu bazı insanların ellerinde tuttukları güce saldırmadan yapamazsınız. Başka yolu yok. Demir şirketlerinin gücü mesela, bir bölgeyi kalkındırabilir de batırabilir de. Bunu yaptılar ve yapmaya devam ediyorlar. Herkes biliyor. Bu insanlara bulaşmadan, kârlarını sınırlamadan fakirlikle savaşamazsınız.

 

Kârı sınırlamak yeterli mi; peki ya politikacıların gücü ne olacak?

 

Politikacılar halk için çalışmıyor ki, saldırmamız gerektiğini söylediğim güç odaklarına çalışıyorlar. Bu ülkede politika artık bu. Politika düzeneği bu yüzden devasa ve son derece karmaşık; kontrolden çıkmış durumda. Bu çarklar Amerikalıların ihtiyaçlarına, isteklerine yanıt veremez durumda, tamamıyla tepkisiz. Bunu sadece siyahlar adına söylemiyorum, tüm Amerikan halkını kastediyorum.

 

Sanayiye tepkilerine kıyasla mı tepkisiz kaldıklarını düşünüyorsunuz?

 

Kendi varlığı neye bağlıysa ona tepki veriyor.

 

Siyah toplumla polislerin ilişkisini iyileştirmek için ne yapılması gerekiyor?

 

Eğitime ihtiyaçları var. Polislerle bir derdim yok benim. Onların içinde bulunduğu berbat durumu görüyorum. Umarsızca cahiller ve müthiş korkmuş durumdalar. Televizyonda gördükleri her şeye inanıyorlar, ülkenin geri kalanı gibi. Sonsuz saygı görüyorlar; yani ancak Cumartesi gecesi günahkârlarılar. Bu ülke hak ettiği polis neyse ona sahip ­– polis uyumsuz olduğunu düşündüğü bir yerde siyah bir kedi görürse onu kimlik kontrolü için durduracak ve tabii, siyah kedi buna çok sinirlenecektir. Sonra bu senaryoda biri ölebilir. Bu durum, ülkemizdeki cehaletin sürekli beslenmiş olmasıyla alakalı. Harlem sokaklarındaki bu kedilerin, beyaz polislerin ödü kopmuş durumda, ölümüne korkuyorlar ve korkmalılar da. İşte siyah oğlanlar böyle ölüyor, polisin korkusundan. Bu polisin suçu değil, tüm ülkenin suçu.

 

En son gerçekleşen sivil itaatsizlikte, polis sanki biraz daha rahat davrandı, yağmacıları durdurmak için daha az silah kullandı. Geçen yazki polis ve Milli Güvenlik Kuvvetleri ateş cümbüşüne kıyasla söylüyorum bunu.

 

Üzgünüm ama henüz tam olarak ne olduğunu söylemek için çok erken. Dahası gazetelerde okuduklarıma inanmıyorum. Ayrıca “yağmacı” terimine karşı çıkıyorum. Kim kimi yağmalıyor gerçekten tatlım?

 

Peki o zaman bir dükkânın camlarını indirip televizyon seti ve canı ne çekiyorsa alan kişiye ne denir?

 

Buna gelmeden evvel, bir kediyi bir yere yerleştirip, para kazandığı gettodan tüm parayı hortumlayana ne denir? Kim kimi yağmalıyor? Televizyon setini alıyormuş? Televizyon setini istemiyor ki. Cehenneme kadar yolunuz var, diyor. Televizyon seti ne hakediyorsa onu yapıyor. İstediği o değil. İstediği varlığını farketmeniz, orada olduğunu bilmeniz. Sormaya çalıştığım soru çok ciddi, önemli bir soru. Anaakım televizyon kanalları ve gazeteler sürekli bu yağmacı lafını kullanıyorlar. Ekranda sürekli siyah ellerin bir şeylerin içine uzandığını görüyoruz. Bu imgelerin sonucu olarak Amerikan toplumu bu barbarların bizden her şeyi çalmak istediklerini düşünüyor. Ama kimse meselenin kaynağına bakmıyor. Her şeyi elinden alınmış tutsak bir nüfusu yağmacılıkla suçluyorsunuz. Bu ahlaksızlıktır.

 

Keskin nişancılar, yangın bombacıları ve yağmacılar arasındaki fark nedir? [İsyancılar arasındakileri kastediyor]

 

Keskin nişancıları bol bol duyuyorum tatlım, sonra ölü rakamlarına bakıyorsun…

 

Pek az beyaz erkek var. Ama var.

 

İsyanlarda kimin öldüğünü biliyoruz.

 

Ama bazı beyazlar da öldü.

 

Evet tatlım bazıları öldü ama kaç Zenci öldü biliyor musunuz?

 

Çok daha fazlası. İşte bu yüzden sakinleşmeden bahsediyoruz.

 

Sakinleşmesi gerekenler siyahlar değil. Zaten sakinleşmeyecekler de.

 

Peki ama en çok onlar zarar görmüyor mu?

 

Bakış açınıza göre değişir. En çok bizim zarar gördüğümüzden emin değilim. Aslına bakarsanız, bu süreçte eminim ki zarar görmüyoruz. Ama biz daha hızlı ölüyoruz.

 

Yalnız sorum şuydu: keskin nişancılar gerçekten devrimci addedilebilirler mi; yangın bombacıları, memnuniyetsizliklerinin sembollerini yıkmaya çalışan, hayalleri kırılanlar olarak; ve yağmacılar, sahip olma dürtüsünün mağdurları?

 

Size münasebetsiz bir soru sormam lazım: Nasıl oluyor da hiç bilmediğiniz, tanımadığınız bir topluluğun insanlarını bu şekilde kategorize etmeye kalkıyorsunuz? Bu kategorilerinize asla katılmıyorum. Bütün bu insanlar aynı sebepten sokaktalar.

 

Sorunun bir kısmı “iyi hayat” diye sunulan, işte efendim güzel bir ev, havuz, arabalar, üst sınıf banliyö hayatı vs. toplumun bunlara sahip olmasına izin vermediği kesimlerin önünde gösteriş yapmaktan mı kaynaklanıyor dersiniz?

 

Kimse iş hayatını şehre inerek sonra eve – Harlem’e, Bronx’a – çıkarak geçiren kadın ve erkekleri düşünmüyor. Aslında o kadar ortadaki. Biz bir ulusun içindeki ulusuz, ulusun içindeki tutsak ulus. Ve evet, gösteriş yapıyorsunuz. Bizden bahsederken sanki biz burada yokmuşuz gibi konuşuyorsunuz. Esas acı, asıl tehlike beyazların Zencilere ezelden beri böyle davranıyor olması. Sambo’ya hep böyle davrandınız. Sizin için hep Sambo idik – ne duygularımız vardı, ne kulaklarımız ne de gözlerimiz. Bir asırdan fazladır size yalan söylüyoruz; ruhunuz duymadı. Hayatta kalmak için size yalan söyledik. Ve artık sizden tiksiniyoruz. Sizden nefret etmiyoruz. Sizden tiksiniyoruz. Çünkü bize ne olduğunu takmaya, düşünmeye mecalimiz kalmadı ve tabii siz de bize ne olduğunu asla umursamıyorsunuz. Siz çocuklarınıza ne olduğunu bile umursamıyorsunuz. Bunu biliyorum çünkü çocuklarınızla uğraşmak zorundayım. Size kalmış. Yaşamak mı ölmek mi? Bu hayatı yapan sizsiniz, bunca senedir seçim sizin elinizde.

 

Peki ya siyah kurumların rolü? Kilisenin toplumsal gelişim bağlamında siyah topluluklar için bir manası, etkisi var mı?

 

Öncelikle şunu belirtelim, siyah kilise fikri Hıristiyan toplumun bir dayatması, ithamı. Siyah kilise diye bir şey olmaması lazım. İşte yaptığınız şeylerden biri de bu. Biz de kullandık. Martin Luther King bunu en akıllıca kullanan insanlardan biri. Siyah kilise onun meydanı oldu. Hatta tek meydanımız oldu. Ancak Kuzey’de artık hiçbir yerde yok, Martin Luther King keşfetti bunu, siyah kilisenin sadece Güney’de varolduğunu. Çünkü Güney’deki siyah toplum farklı. Güney’de hala bir Zenci aile var, yahut vardı diyelim. Kuzey’de Zenci aile yok ve aileniz yoksa kiliseniz de yoktur. Bu da bizim için meydan kalmadığını gösterir. Şikago ve Detroit’te kullanamazken Atlanta, Montgomery gibi yerlerde kullanabiliyoruz siyah kiliseyi. Ve Martin öldüğünden beri – daha öncesi değil, o öldüğünden beri – bu meydan artık kullanılamıyor çünkü insanlar artık Hıristiyan kiliselerini tamamen reddediyorlar.

 

Hıristiyanlığı da mı reddediyorlar?

 

Sizin reddinizden daha kuvvetli değil.

 

O halde siyah kilise kuzeyde yok.

 

Başka şekilde ifade edeyim. Gençlere hitap etmiyor. Herhangi bir kurum gençler tarafından sahiplenilmiyorsa, faydası en azından tartışmalıdır diyebiliriz. Alın sizse yüzyılın en hafifleştirilmiş beyanı.

 

Siyah toplumunun liderleri kim?

 

Esas liderlerin hiçbirinin adını duymadınız. Roy bir lider değil, Whitney de değil.

 

Floyd McKissick?

 

Floyd da lider değil ama zamanın temposuna, hareketin nabzına yakın biri. Öncelikle, liderler nadirdir. Lideri lider yapan anaakım medya değildir.

 

Stokely Carmichael?[1]

 

Stokely bence biraz fazla genç. Stokely’den neredeyse 20 yaş büyüğüm. Bu soruyu yanıtlamam zor. Stokely pek çok insan için bir lider, hatta bundan da fazlası, bir sembol. Pek çok genç siyah erkek Stokely’yi dinliyor çünkü Stokely onların erkekliklerinden mahrum edilişine (emasculation) karşı ayaklanıyor. Bu gayet anlaşılır bir şey, haklılar. Stokely ile anlaşmazlıklarım olabilir ama onun yanındayım. Nihayetinde Stokely’nin işaret ettiği noktaların doğru olduğunu düşünüyorum. Zaten bu yüzden Stokely herkesi geriyor. Çünkü söylediklerinin doğruluğunu inkâr edemezler. Amerikan beyazları Stokely’nin yaptığı şeyden nefret ediyor çünkü hiçbir umudumuz kalmadığını açıkça söylüyor. Beyazlar bizim için hiçbir şey yapmayacaklar çünkü yapamazlar, diyor. Bu arada şunu belirtmeden geçmeyeyim, Stokely hiçbir zaman beyazlardan nefret ettiğini söylemedi. Ayrıca kendisini şahsen de tanıyorum ve nefret etmediğini biliyorum. Onun ısrarla üstünde durduğu şey siyah özerklik ve işte bu herkesi müthiş geriyor. Aslında tek söylediği bu. Siyahların dünyanın her yerinde tutsak yaşayan, baskı altındaki insanlarla, onların durumlarıyla bağı olduğunu söylüyor ve bu bağ beyazları korkutuyor.

 

Anlatmaya çalıştığı bir başka çok önemli durumsa, Amerika’nın kendini devrimci bir ülke olarak konumlandırırken dünyanın dört bir köşesinde devrimlere karşı savaşıyor olduğu. Tamamen kendi görüşüm, ABD Başkanı Lyndon Johnson en hafif tabirle katiyen güvenilemeyecek bir baba figürüdür. Stokely, bu ülkenin siyahları artık Başkan Lyndon Johnson’dan bir şey beklememeliler, diyor. Onun yerine diğer siyahlara, dünyanın her yanında üstümüze çöken sistemin, bu sistemi ayakta tutan son Batı uluslarının baskı altına aldığı insanlara yüzümüzü dönmeliyiz. Burada bu kadar acı çeken siyah olmasaydı, Amerika’nın Güney Afrika’yı “özgürleştirme” kararı belki bir nebze anlaşılır gelirdi kulağa, değil mi? Yani komünizmden korunmak için, Güney Afrika’daki tüm özgürlük savaşçıları, Güney Afrika’yı bir başka Vietnam’a çevirirdi. Kimse Vietnam’da yaptıklarınıza kanmıyor. En azından hiçbir siyah kanmıyor. Batı dünyasının maddi çıkarlarımız dediği şey için savaşmıyorsunuz orada. Üstüne bindiğiniz sırtım; çaldığınız param, çaldığınız değerli taşlarım, çaldığınız şekerim. Sonsuza dek sizin için çalışmamı bekliyorsunuz.

 

Hayır, sizin için çalışmayacağım.

 

Esas önemli olan, dünyanın dört bir yanında mesafelerle ve başka şeylerle bölünmüş insanların artık ortak bir durumu paylaştıklarını anlamaları. İşte Stokely bunu söylüyor. Tüm bu insanların müştereği, sırtlarına binmiş olan adamı silkip atmaları gerektiği. Bu Amerikalılar için cidden korkutucu ve tehlikeli bir fikir, çünkü doğru.

 

Sizce Amerikan emperyalizmi herkes tarafından sizin tarif ettiğiniz şekilde…

 

Amerikalılar emperyalist değil. Onlara göre kendileri iyi adamlar, öyle basit bir halk.

 

Ama burada bahsettiğimiz spesifik bir emperyalizm değil mi?

 

Burada bahsettiğimiz şey emperyalizmin en son biçimi – Batı emperyalizmi – tüm dünya görecek.

 

Peki sınıf altı siyahların, eğitimsiz olanların emperyalizmi sizin tarif ettiğiniz şekilde anladığını düşünüyor musunuz?

 

Sandığınızdan çok daha iyi anlıyoruz, Vietnam’dan gelen mektuplardan anlıyoruz mesela.

 

Bir şey yapabilecek beyaz bir erkek var mı…

 

Beyaz bir renk değildir, bir tavırdır. Kendini beyaz düşündüğün kadar beyazsın. Bu bir seçim.

 

O zaman siyah da bir ruh ve akıl hali (state of mind).

 

Hayır, siyahlık bir durumdur.

 

Sizce beyaz topluluktan kim siyah topluluk tarafından kabul edilir, sözü dinlenebilir?

 

Kendini beyaz görmeyen herhangi biri olabilir.

 

Başkan adayları arasından kim iyi niyetli görülüp kabul edilebilir? Richard Nixon?

 

Şaka yapıyorsunuz herhalde.

 

Nelson Rockefeller?

 

Şimdiki durum karşısında nasıl tepki verdiğine göre değişir. Onu tamamıyla yok saymıyorum.

 

Robert Kennedy’ye ne dersiniz?

 

Evet, Robert Kennedy’ye ne deriz hakikaten? Bobby çok, çok, çok zeki bir adam. Sorudan kaçmak için söylemiyorum bunu: Bobby hakkında yapılmış en iyi tahlil Al Colloway’inki. Esquire’ın yaptığı şu son, ilginç Soul dosyası hani. Al dedi ki, eğer Soul çalışılıp öğrenilebilen bir şey olsaydı Bobby çalışır ve öğrenirdi. Ama Soul çalışarak öğrenilebilecek bir şey değil. Benim Bobby ile meşhur bir karşılaşmam oldu o yüzden söylediklerime şüpheyle yaklaşılabilir. Çok zeki biri ve bütün liberallerin onun otobüsünde olmak isteyeceği kesin. Muhtemelen Başkan olur da. Ne diyebilirim ki, kendimi açık tutmam gerek. Şahsen ben o otobüste olmayacağım. Oldukça kurnaz biri ve çok da serinkanlı. İleride oldukça tehlikeli birine dönüşebilir.

 

Bir cazibesi var. Hep doğru şeyler söylüyor, her zaman doğru zamanda söylemese de. Ve insanların üzerindeki etkisini anlayabiliyorum. Nihayetinde JFK’in kardeşi. Ancak benim işim zihnimi açık ve net tutmak ve şu veya bu olayın ötesinde değerlendirebilmek. Şahsen ben hayatımı ona teslim etmezdim.

 

Eugene McCarthy’yi tanıyor musunuz?

 

Hiçbir şey bilmiyorum. Onun hakkında konuşamam. Ancak şunu söylemem lazım, herhangi bir politikacıya saygı duyalı çoook zaman oluyor. Politikaya bakışımın da bu ülkede geçirdiğim acı 43 yıla dayandığını söylemeliyim. Şunu belirtmem lazım, benim birine beğenmem, bu her ne anlama gelirse gelsin, diğer siyahlara başkanlık için şu adama veya şu kadına oy verin demek değil. Seneler sonra ihanet edildiğimizi anlayınca dönüp beni vursunlar istemem.

 

Hubert Humphrey?

 

Adını bile anma.

 

Biraz açabilir misiniz?

 

Hayır. Söz etmeye değmez. Sadece başkan yardımcılığı yaptığı dönemin kaydına bakmak yeterli. Ateşli liberal.

 

Sizce isyanlar sisteme karşı bir patlamanın dışında başka türlü de değerlendirilebilir mi? Bilinçli veya bilinçsizce bir kültürün kanla temizlendiği, saflığa eriştiği bir ritüel olarak da düşünülebilir mi (culture purification by blood)?

 

Bu sanırım Thomas Jefferson’a bir gönderme, şöyle demişti değil mi: Vatanım için içim titriyor, hele de Allah’ın adaletini düşününce.

 

Ayrıca, hürriyet ağacı kanla sulanmalı da demişti.

 

Tiranların kanı. Biz bunlara isyan diyoruz çünkü onlar siyah insanlar. Beyaz olsalar isyan demeyecektik.

 

Martin Luther King’in ölümü ne ifade ediyor?

 

Ülkenin şu anda üzerinde dolandığı gayya kuyusunu. Bu zor bir soru dolayısıyla cevabı da karmaşık ve çok katmanlı olmak zorunda. Gettoda, ülkenin siyahlarının muhayyilesinde, öncelikle kendilerini özgürleştirmeye çalışan Martin’in öldürülebildiği anlamına geliyor. Siyahlardan müthiş bir direniş göreceksiniz çünkü şiddeti seçmeyi tercih ettiniz. Eğer Martin’i vurabiliyorsanız her birimizi vurabilirsiniz demektir. Ve tarihimiz bizi vurmayacağınıza, sizi engelleyecek bir şeylerin varlığına dair hiçbir güvence vermiyor. Bu, sonun başlangıcı olacak ve bu bilgi sizi tutan tek şey olabilir. Çünkü hiç kimse; artık ben de ve bu ülkenin tüm siyahları da ağzınızdan çıkan tek bir kelimeye inanmayı göze alamaz. Ben bu ülkenin insanlarının ahlakına inanmıyor, güvenmiyorum. Gerçekten doğru olduğu için doğru şeyi yaptığınıza inanmıyorum. Belki tedbir veya acele çare olarak doğru şeyi yapabilirsiniz. Sanırım bu da fena bir şey değil.

 

Martin Luther King’in ölümü Washington’dakilere pek bir şey ifade etmiyor bence. Hakikaten ne olduğunu anladıklarını sanmıyorum. Ronald Reagan’ın anladığından da şüpheliyim. Sorun burada yatıyor. Halbuki bu ülkenin siyah topluluğu için Martin Luther King’in öldürülmesi bir savaş ilanı. Savaş açtınız. Bizi katletmeye, toplama kamplarında tutmaya niyetli olduğunuzu gösterdiniz. Martin her adımı hükümet tarafından izlenen biriydi – tek bir adam mı öldürdü, kolluk kuvvetleri mi, bir komplo muydu – herşey mümkün, ben de ünlü biriyim, benim başıma da ne gelir kim bilir. Bu ölüm Amerikan halkının ve temsilcilerinin suçudur. Ben onları sorumlu tutuyorum.

 

Her suikastta, buna Başkan’ın katli de dahil, insanlar suçu tek bir deli adama yıkmaya meyilliler. Kimse bu çılgınlığın bile bile yaratıldığı gerçeğiyle yüzleşemiyor. Benim için önce Medgar, sonra Malcolm, ardından Martin – hepsi aynı hikaye aslında. Medgar vurulduğunda Mississippi’de akli dengesi bozuk birini tutukladılar. Üstelik Medgar Evers gibi bir kediyi vurmak için bir deliye ihtiyacınız yok. Ve o kedi, artık her kimdiyse, Byron de la Beckwith veya başka biri, huzurevinin arka kapısından dışarı süzülüverdi ve kayıplara karıştı. Malcolm’a ne olduğuna ve ardından olanlara girmeyeceğim bile. Hep aynı şey, Başkan da bile, suç bir deliye yıkılıyor. Kimse bu deliliğin ortaya çıkışına bakmıyor. Sıra Stokely’de mi? Her kim o tetiği çekerse, kurşunu o satın almış olmayacak. İsyanı çıkartan Amerikan halkı ve temsilcileridir, Stokely değil, Martin değil, Malcolm veya Medgar değil. Ve dönüşü olmayan o yere gelene kadar aynen böyle devam edeceksiniz. Belki çoktan oradasınız. Eğer Martin’in ölümü milletin vicdanına dokunmuşsa, o zaman insanlık tarihinde mühim bir ahlaki zaferdir bu. Ama hiç sanmıyorum.

 

Evet bazıları Martin’in öldüğü gibi, beyazlar tarafından, aziz mertebesine yerleştirilmesinin büyük bir kaytarma olduğunu…

 

Bu suçluluğun kanıtı ve tabii avuntunun da. Bilmedikleri, öldürdüğünüz her Martin ardından bir düzine başkası gelecek. Çoktan Malcolm’ı özlüyorsunuz bile ve keşke burada olsaydı diyorsunuz. Çünkü Malcolm gettodaki gençlere yardım edebilecek tek kişiydi. Tek kişi.

 

Tam diyecektim, biz beyazlar…

 

Malcolm keşke burada olsa mı diyecektiniz? Ama siz, beyazlar, nasıl bu hale geldiği farketmez, onu ölüme iten iklimi siz yarattınız.

 

Biz siyasal suikastı kabul edilebilir kılan iklimi yarattık.

 

Bu da o ölümü kaçınılmaz kıldı; Medgar’ınkini ve Martin’inkini. Ve başka ölümleri de – benimki dahil – kaçınılmaz kılabilir. Ve tüm bunlar sözde özgürlük için.

 

Peki sizce “sakinleşmek” aynı zamanda bir kültürün içinde başka bir kültürü kabul etmek demek olabilir mi?

 

Beyazların sakinleşmesini mi kastediyorsunuz?

 

Evet.

 

Beyazların sakinleşmesi şu demek: Siyah güç onları korkutuyor, ancak beyaz güç korkutmuyor. Stokely, bir ülkeyi bombalayarak dünyadan silmiyor. Yahut çocuklarınızı tehdit etmiyor. Ama beyaz güç tam olarak bunu yapıyor. Beyaz insanlar kendi tarihlerini ve içinde bulundukları koşulları kabul etmek zorundalar ama etmiyorlar. Bir mucize gerçekleşirse belki… Sade iyi niyet beceremez bunu. Bir kere Amerika’nın tüm dünyanın polisliğini yaptığı gerçeğiyle yüzleşmemiz lazım. Biz, Amerikalılar tüm dünyayı denetliyoruz. Güney Afrika’daki siyah madenciler gibi dünyayı özgürleştirmek derken aslında neyi korumaya çalıştıklarını biliyoruz.

 

Peki bir tarafından tutabilecek siyah kurumlar var mı?

 

Beyaz bir ülke neden kendini kurtarmak için siyah kurum arıyor?

 

Bir diyalog başlatmak, ne yapılması gerektiğini bulmak için.

 

O size bakar.

 

Ama beyaz Amerika’nın yönlendirmeye ihtiyacı yok mu?

 

Herhangi bir gettonun sokaklarında bulabilirsiniz aradığınız rehberliği.

 

Ama herhangi bir gettonun sokaklarında ne öğrenebil…

 

Sokaktaki siyah bir bağımlıya neden bağımlı olduğunu sorun yeter.

 

Benim merak ettiğim işe yarayacak ne tür programlar başlata…

 

Programlarla kastınız bir bedel ödemeden bu durumun size verdiği sıkıntıyı azaltacak açılımlar.

 

Ama bütçe ayıracaksak…

 

Ben paradan bahsetmiyorum.

 

Ama bakış açımızı değiştireceksek eğer…

 

O zaman ilk muhabbetiniz kalbinizle olmalı, sonra karınızla ve çocuğunuzla. Bu sizin de ülkeniz. 1957’de buraya döndüğümden beri Amerika’nın iyi insanları hakkında yazılar okuyup duruyorum. Peki, siyahları sokaklara döken aynı iyi insanlar değil mi?

 

Sizce John Lindsay gibi bir valinin sokaklarda dolaşması iyi bir şey mi?

 

John Lindsay hoş biri. Sadece sokağa indiği, yürüdüğü için belki de. Ya da JFK’i sempatik bulmamla aynı sebepten, tabii koca bir şerh düşmeden edemem de. En azından 20. yüzyıla yakın bir yerlerde kendisi.

 

Sizce nasıl bir başkanımız olmalı? Siyah bir başkan nasıl olur?

 

Bir kere öncelikle bu garip iki partili sistemi kırması lazım. John Lewis’in Washington’daki büyük yürüyüşte dediği gibi: Cumhuriyetçilere katılamayız, kimlerden oluştuğuna baksanıza; Demokratlara oy veremeyiz, orada da kimler kimler var! Peki bizim partimiz nerede? İhtiyacımız olan, tüm bu enerjileri toparlayabilecek, beyaz ve siyahı içinde barındıran ve halkın gereksinimlerine kulak veren biri. Senatör Eastland içinde olduğu müddetçe Demokrat Parti’nin bu ihtiyaçlara karşılık vermesi imkansız. Onun ismini verdim ama o sadece bir isim. Elbette ki Cumhuriyetçilere oy vermeyeceğim, Nixon orada olduğu sürece asla. Bu ülkeye yeniden inanacak, o inançla değişime yol açacak biri lazım. Hazır bu konuya girmişken şunu da belirteyim, Texas petrol milyonerlerini korumaya devam edemeyiz, onlar herhangi bir medeniyetin gördüğü göreceği en büyük tehlike. Zerre kafaları çalışmıyor ve muazzam paraları var. Muazzam bir güçleri var. Yeryüzünde böyle cahil adamların elinde bulundurduğu güçten daha tehlikeli bir şey yok. Tüm bunlar federal hükümetin onayıyla gerçekleşiyor üstelik.

 

Siyah insanların doğal ittifakları var mı?

 

Hepimiz aynı ayakların altındayız, bunu söylemiştim. Hepimiz aynı ayaklar altında eziliyoruz. Fidel Castro Harlem’e geldiğinde herkes şok oldu. Langston Hughes’un dediği gibi, herkes Zencilerin gerizekalı olduğunu sanıyor. Hem de ikinci sınıf gerizekalılar.

 

Yani ABD’nin dışında baskı altındaki herhangi bir topluluk siyahların doğal ittifakı mı?

 

Evet, Küba’dan Angola’ya. Amerikan hükümetinin bunu bilmediğini sanmayın. Bizi özgürleştirmeye çalışan bu hükümet biz birbirimizle konuşmayalım diye elinden geleni ardına koymuyor.

 

Bundan Sonrası Ateş kitabınızda siyahların yanan bir eve entegre olmak isteyip istemediklerini soruyordunuz. Siyahların hala beyazlar gibi maddi hedefleri olmadığını mı düşünüyorsunuz?

 

Bence Stokely entegrasyon kelimesinin, entegre etmenin beyaz üstünlüğün bir hüsnütabiri olduğu teşhisinde haklı. Hayır bu eve veya bir başka eve entegre edilmek istemiyorum, hele de bu yangın evine. Ben size benzemek istemiyorum. Siz beyaz insanlara. Bu ülkedeki çoğu beyazın dönüştüğü şeye dönüşmektense ölürüm. Peşinde olduğum şey başka; Martin’in ve toplumumuzun peşinde olduğu şey. Beni rahat bırakmanızı istiyorum. B-E-N-İ-R-A-H-A-T-B-I-R-A-K-I-N. Ondan sonra durumumuzu değerlendiririz. Ve elbette, çocuklarımı rahat bırakın.

 

Sizce yerel halkın okulları denetlemesi doğru mu?

 

Okulları ve polisi.

 

Neden polisi?

 

Diyelim Harlem’de yaşıyoruz yahut Watts’da. Polis kepiyle, belindeki tabancasıyla geldi. Ben nasıl bir gün geçirmişim hiçbir fikri yok. Sarhoş olduğumda neden sarhoş olduğumu bilmiyor. Benim hakkımda hiçbir şey bilmiyor. Benden ödü kopuyor. Ne işi var şimdi orada? Tek yapabileceği beni vurmak. Polis aslında toplama kampı bekçisi. Ben kendi mahalleme sizden çok daha iyi bakarım. Siz yapamıyorsunuz. Bu işin gereksinimlerinden yoksunsunuz. Mahalledeki birinin canı sıkkınsa neden sıkkın ben biliyorum. Polisler, politikacılar, belediyeciler ve vali bize, eve gidin, dediklerinde onlara yanıtımız, esas siz eve gidin. Biz zaten evimizdeyiz tatlım. Biz kendimize bakarız. Size anlatmaya çalıştığımız şey bu. Yarabbi, bizi denetlemenize artık takatimiz kalmadı! Yaptığınıza bakın. Ne hale geldik. Dönüp kendinize bakın, polislik yapacağım derken ne hale geldiniz! Hayır. Bu ülkenin siyah insanları kendi okullarını yönetmeli ve kendi kolluk kuvvetlerini oluşturmalılar. Çünkü siz yapamıyorsunuz. Tek yaptığınız tanklarla, biber gazlarıyla dalmak ve işler kızıştığında Milli Güvenlik Kuvvetleri’ni çağırmak. Hem iç savaş hem küresel savaşı aynı anda yürütebileceğinizi sanıyorsunuz.

 

New York şehir yönetmeliğinde bir polis memurunun sorumlu olduğu semtte yaşayamayacağı kuralı vardı. Siz bunun tam tersini söylüyorsunuz?

 

Evet, tam olarak tersini söylüyorum.

 

Bu ülkenin geleceği için ümidiniz var mı?

 

Müthiş bir kararlılığım var. Ümidim de var. Yapabileceğimiz en ümitli şey dönüp halimize iyice bakmak. İnsanlar genelde beni felaket tellalı gibi görüyor, bana kızıyorlar. Felaket tellalı değilim ben. Eğer bakmazsan, değiştiremezsin. Gözünün içine bakacaksın. Ve bazen durum gerçekten çok vahim. Eğer bakmazsak, kılımızı kıpırdatmayız. Ama eğer değişmezsek, öleceğiz. Hepimiz, her birimiz yok olup gideceğiz. Bu ödenmesi ağır bir hesap ama uzun zamandır yazdırıyorsunuz bu hesaba. Şimdi hesap kesildi. Size, çocuklarınıza ve dünyanın dört bir yanına. Eğer bu hesabı kapatamazsanız, bedeli ödemezseniz bana yapabileceğiniz daha kötü bir şey yok zaten. Kesinlikle yapılması gereken şeylerden biri Milli Güvenlik’in geri çekilmesi, sakinlemesidir.

 

Sakinleştirilmesi gereken ben değilim.

 

Milli Güvenlik, polis güçleri, biber gazı…bu metodlar çözüm değil.

 

Size tavsiyem, bu ülkedeki her vali ve ulusun başkanı, bir kez olsun, bu ülkenin beyaz insanlarına seslensin. Bu ülkenin beyazlarına sakinleşmelerini söylesin.

 

Son dönemdeki bazı karışıklıklarda bazı siyah liderler siyahlara evlerine gitmelerini söylediler. Neden?

 

Ölmemeleri için. Size güzellik olsun diye değil. Kimse bu neslin ölmesini istemiyor. Amerikan halkı haricinde tabii. İnsanlar bunu duyduklarında korkmuyorlar, öfkeleniyorlar. Siz ölmekten korkarken, ben korkmuyorum.

 

O zaman diyorsunuz ki, hesap vermemiz gereken çokça şey var?

 

Suçu olduğu gibi size yıkmaya çalışmıyorum. Esas mesele bu değil. Ama yüzleşmeniz gereken devasa bir mesele var. Bu yüzyılda yaşayan hiçbir beyazı kıskanmıyorum çünkü onların yüzleşmesi gereken devle yüzleşmek istemezdim. Ama yüzleşmezseniz bu sizin için bir hayat memat meselesi. Sambo için değil, olamaz ki, Sambo’yu yüzyıllardır katlediyorsunuz zaten. Siz yaşamak istiyor musunuz? Sanıyorsunuz ki benim ölümüm, küçük düşürülmem, yokolmam sizi kurtaracak. Hayır, sizi kurtaramaz. Sizi tek kurtaracak olan dönüp kendi tarihinizle yüzleşmek olabilir; çünkü bu tarih, geçmişi değil bugününüzü anlatıyor. Geçmişte ne olmuş umurumuzda olabilir mi? Geçmişte neler yaşandığını umursayacak hal mi kalmış? Ama sizi bu noktaya getiren sizin tarihiniz. Ve kendinizi değiştirmeniz ancak kendi tarihiniz, taptıklarınız ve diliniz adına ne yaptığınıza bakmakla mümkün. Sonunda ne oldu, bu dilin, tarihin dışında olan ben, mağduru olmaktan ziyade dışında olan ben sizi sizden daha iyi görüyorum. Çünkü beni aldatmanıza göz yumamam. Beni kandırmanıza izin verirsem gerçekten ölürüm. Ama ben sizi kandırdım, hem de uzun zaman. O yüzden sürekli Zenci ne istiyor deyip duruyorsunuz. Sizin hezeyanlarınızın toplamı bu, kendinize söylediğiniz yalanların. Aslında ne istediğimi gayet iyi biliyorsunuz.

 

Yani size, “nasıl sakinleşebiliriz” sorusunu yönelttiğimizde, aslında “Zenci ne istiyor” diye soruyor oluyoruz?

 

Evet. Benden kurtarma ekibine katılmamı istiyorsunuz.

 

Kendimizi kurtarmak için?

 

Evet. Ama bunu siz yapmalısınız.

 

Peki, tamamen sizin bakış açınızdan: şehri yıkmaya hazır öfkeli siyah bir adamla nasıl konuşurdunuz?

 

Benim bu hayatta tek tanıdığım öfkeli siyah adamlar zaten. Kastınız, benden 20 yaş genç biriyle nasıl konuşurum mu?

 

Evet.

 

Çok zor bir şey bu. Deniyorum, hep denedim ve denemeye devam edeceğim. Ona diyebileceğim tek şey, senin yanındayım. Bu her ne anlama geliyorsa artık. Size ona ne söyleyemeyeceğimi söyleyeyim: Ona teslim olarak ölüme yatmasını söyleyemem. Ona silahlanmamasını söyleyemem çünkü beyazlar silahlı. Kız kardeşine, karısına, annesine tecavüz etmelerine müsaade et diyemem. Çünkü iş bu noktaya geldi. Ama ona şunu da söylemek isterim: eğer iş o noktaya gelirse ve kedinin kafasına sıkması gerekirse, o anda o kediden nefret etmemesini söylerim, kendi ruhunun kurtuluşu için, başka bir şey değil. Ama daha iyi olmayı deneyelim. Daha iyi olalım, bedeli ne olursa olsun onlardan daha iyi olmayı deneyelim. Onlardan nefret etmene lüzum yok; ama muhakkak peşinde koşman gereken bir şey varsa o da özgürleşmek. Onlardan nefret etmek sadece vakit kaybı.

 

 

 

[1] Trinidad doğumlu Carmichael sonradan Kwame Ture adıyla bilindi. Önceleri Martin Luther King’in şiddetsizlik yöntemini ve Freedom Now / Özgürlük Hemen Şimdi sloganını benimsediyse de, daha sonra hak mücadelesindeki yerini öz-savunma üzerinden devam ettirmiştir. 1952’de New York’a göçen Carmichael o dönem zengin beyaz liberallerin okuduğu Bronx Fen Lisesi’ne, ardından da Howard Üniversitesi’ne gitti ve felsefe okudu. Siyah hak mücadelesinin yükselmesiyle okuldan ayrıldı. Black Power / Siyah Güç kavramını ortaya attı. 1967’de Charles V. Hamilton ile beraber yazdıkları Siyah Güç: Özgürleşmenin Politikası kitabı yayımlandı.

 

Ana görsel: James Baldwin, Ocak 1963, Harlem. Fotoğraf: Steve Schapiro

YAZARIN DİĞER YAZILARI

TARİH

YJames Baldwin’le Tanıştığım O Gün
James Baldwin’le Tanıştığım O Gün

Beni geri çektiği o yer ve zaman, makulen umabileceğim tek şeyin aldığım her davette ancak hizmet etmek için orada olabileceğimi söylüyordu.

MEYDAN

YEvet, Polisi Lağvedelim
Evet, Polisi Lağvedelim

Çünkü reformlar işe yaramayacak.

MEYDAN

Yİçimde bir şeyler eriyor…
İçimde bir şeyler eriyor…

Tek bir ağacın kıymetini bilenlere, gölgesinde yan yana serilenlere...

MEYDAN

YAm
Am

"Bana insanlığımı geri veren hazzım, dünyanın yarasını sağaltan, beni neşeye geri ören..."

Bir de bunlar var

Cinsel İstismardan Hayatta Kalanlara Çağrı
TKDF Başkanı Canan Güllü: “Salgın Döneminde Kadına Şiddet Yüzde 80 Arttı”
Taciz Hakkında Seksi Olmayan Bir Gerçek

Send this to friend