Pazartesi dergisindeki kıl tüy muhabbetinden 25 yıl sonra bir gün karantinada, evde tek başına.

ECİNNİLİK

“Bir kadının kendine verebileceği en güzel hediye lazer epilasyon (mu)dur?”

Karantina başladığından beri evde tekim. Geçen gün aynada kendime bakarken fark ettim ki, kıllarım baya baya uzamış. Zaten benden başka kimse görmüyor, neden alayım ki diye düşünürken bu konu, başka düşüncelere gark etti beni ve sizinle paylaşmak istedim.

 

Yine aynı geçen gün Pazartesi dergisinin ilk sayısını okumaya başladım. (Bu dergiyi bilmeyenler, hemen şu linkten online arşive erişip bu güzel derginin bütün sayılarını, ve hatta Kaktüs ve Feminist gibi zamanın diğer feminist dergilerini okuyabilirler.) Pazartesi, kadınlara mahsus gazete sloganıyla, bundan tam 25 yıl önce, 1 Nisan 1995’te yayınlanmaya başlamış ve 2005 yılına kadar kadın odaklı yayın hayatına devam etmiş. Politikadan topluma, sanattan günlük hayata, kadının günlük deneyimine dokunan her şey ele alınmış. Şu günlerde arşivleri biraz karıştırıp 90lara gitmek isteyenler için bire bir.

 

Neyse, derginin ilk sayısında “kıl tüy muhabbeti” başlığı altında dört kadın, Fatma, Nuran, Gaye ve Ayşegül, kıllar üzerine karşılıklı söyleşiyorlar. Kadınlar olarak kıllarımızı alıyor muyuz, nerede çıkanları alıyoruz, nasıl alıyoruz, almayınca neden rahatsız oluyoruz vs. gibi sorularla, kıl tüy meselesini anlamlandırmaya çalışıyorlar. Her ne kadar dört kadının da kıl almakla ilgili çekinceleri, hatta yer yer travmatik hikayeleri olsa da, genel yaklaşım kılsız olmanın -o aşamaya ulaşmak için çekilen sancılar hariç- daha rahat ve daha temiz olduğu yönünde. Bir de erkeklerin kılsız kadınları tercih ettiğine yönelik bir gözlem var.

 

Bu söyleşiyi okurken nedense bundan 25 yıl önce yazılmış bir yazıyı okuyormuş gibi değil de, daha çok güncel bir muhabbete tanıklık ediyormuşum gibi hissettim. Elbette tarih nezdinde 25 yıl uzun bir süre değil, ama dünyanın birçok anlamda çok hızlı değiştiği şu son on yıllarda, kadın bedenine dair bazı soruların yerinde saydığını görmek ne yazık ki üzücü. Aslında aynı kaldığını söylemek de zor. Her köşede, cilt üzerindeki uzun vadeli etkileri test edilmemiş en yeni lazer tekniklerini uygulamak için birbirleriyle yarışan güzellik merkezlerinin ve “yanlış anlamayın anket yapmıyorum,” diye yalvaran sokak satış elemanlarının mantar gibi bittiği bir döneme geçtik. Durup dinlemiş olanlar bilir, sloganları “bir kadının kendine verebileceği en güzel hediye lazer epilasyondur.” Aynı şekilde internette de kıllardan kurtulmanın binbir yolu üzerine sonsuz bir içerik oluştu.

 

5Harfliler’de de daha önce şuralarda işlenen kıl tüy mevzusuyla ilgili baskın iki feminist yaklaşım var gibi geliyor bana. (Aslında mesele kıllar ile sınırlandırılmayıp, çok daha geniş bir çerçevede de düşünülebilir.) İİki, kadınların bedenlerini toplumsal güzellik standartlarına göre şekillendirmesini bir baskı olarak yorumlayan, bu düzeni değiştirmeyi hedefleyen bir akım. İkinci yaklaşım ise kadınların bedenleri üzerinde aldığı tüm kararlardan kendilerini sorumlu tutan, dolayısıyla da bedenlerinde istedikleri şekilde yaşama hakkını savunan bir akım. Yani, istersek kılımızı alırız, istemezsek almayız, kime ne? Açıkçası, bu iki yaklaşımın da yöntemlerine, ya da bizi daha eleştirel bir duruşa taşıyıp taşımadığına dair şüphelerim var.

 

Birinci yaklaşım, toplumsal güzellik standartlarını eleştirdiği kimi anlarda şekilciliğe kaçabiliyor. Ortaya çıkan feminist kadınlar kıllarını almazlar düşüncesi, feminizmi ve kadınlığı tek bir gerçeğe dayandırarak yorumlamaya çalıştığı için kaçmaya çalıştığı baskıyı yeniden üretebiliyor. (Roxane Gay’in Kötü Feministin Manifestosu (the bad feminist manifesto) yazısındaki “itirafları” ve ben “kötü feminist” miyim muhakemesi buna bir örnek olabilir.) Aynı sebepten ötürü bu yaklaşım bir feminist stereotipi oluşturuyor; makyaj yapmayan, mini etek giymeyen, kıllarını almayan vs. bir kadın. Sanki onayı alınması gereken bir feminist denetleme kurulu sizi gizlice gözetleyip aforoz etmeyi bekliyormuş gibi.

 

Öte yandan ikinci yaklaşım, herkes istediğini seçsin fikriyle yola çıkıyor; fakat şöyle bir soruyu sormadan edemiyor insan: Madem herkes kıllarını aldırma veya tutma özgürlüğüne sahip, öyleyse neden her köşeye bir lazer epilasyoncu açılıyor, neden sokakta veya medyada gördüğümüz kadınların ezici çoğunluğu pirüpak? Madem kadınların kıllarıyla istediğini yapmayı seçme özgürlüğü var, öyleyse neden birçoğu aynı şeyi -ki bu aynı şey ile korkunç bir acıyı, cepten çıkan parayı, hassaslaşan deriyi ve hatta bazen cilt hastalıklarını kastediyorum- tercih ediyor?

 

(Bu noktada baskın bir kişisel hijyen savunması var. Elbette kıllar, makas gibi deriyle direkt temas etmeyen, herhangi bir zararı olmayan yöntemlerle kısaltılabilirler; elbette hijyene dikkat etmek gerekiyor. Bahsettiğim şey bunun dışında kalan, ağda, lazer, epilasyon ve jilet gibi yollarla alakalı.)

 

Bu soruları cevaplayabilmek için, neoliberalizm ve postfeminizmin beslediği “seçim feminizmi”ni  (choice feminism) açacağım biraz. Seçim feminizmi, feminist literatüre Linda Hirshman tarafından kazandırılıyor. Kısa bir okuma için Michaele L. Ferguson’un Choise Feminism and the Fear of Politics (Seçim Feminizmi ve Politika Korkusu) başlıklı makalesine göz atabilirsiniz; bir fikir vermesi açısından makalenin özetini çevireceğim: 

 

Seçim feminizmi, politika korkusundan beslenir. (Seçim feminizmi), feminizmin üç yaygın eleştirisine yanıt olarak ortaya çıkar: feminizm çok radikaldir, çok dışlayıcıdır ve çok yargılayıcıdır. Bunlara cevaben seçim feminizmi, statükoya meydan okumayan, seçimlerine bakılmaksızın tüm kadınları dahil etmeyi vaat eden ve tamamen yargıdan kaçınan bir dünya görüşü sunar. Dahası, feministlerin, kişisel olanı politikleştirmenin zorluklarından kaçınmasını sağlar: yargılarda bulunmak ve arkadaşlar, aile ve sevgililerin değişmesini talep etmek. Ancak yargılama, dışlama ve değişim çağrıları politikanın kaçınılmaz parçalarıdır. Feministler siyasi yaşamdan tamamen çekilmeyeceklerse, siyasete katılmanın zorluğunu da kabul etmelidirler. Siyasi iddialar taraflıdır; bu bakımdan müttefik olarak sahip olmak istediğimiz bazılarını kaçınılmaz olarak dışlayacağız, rahatsız edeceğiz veya yabancılaştıracağız. Seçim feminizminin, bu politik korku ve ikilemlere verdiği yanıtlar çok gerçektir. Ancak, siyasetten çekilmeksizin, seçim feminizminin arkasındaki politik motivasyonları ciddiye alabiliriz. Bunun (siyasetten çekilmenin) yerine, feministlerin karşı karşıya kaldığı siyasi ikilemlerin bir onayını, bizden farklı olan ve bizimle aynı fikirde olmayanlarla siyasete katılmanın zevklerini kutlamakla tamamlamalıyız.

 

Her ne kadar politikanın dışlayıcılığı konusunda henüz Ferguson kadar “radikal” olmasam da, seçim feminizminin etkilerini, en azından kendimde ve çevremde hissedebiliyorum. Bu kapsamda bazen, kadınların kıllarını almayı tercih etmesini eleştirmek, bir hakaret ya da bir baskı gibi algılanabiliyor ve kadınların her bireysel kararı, desteklenmesi gereken feminist bir karar olabiliyor; feminizm, politikasız kalabiliyor.

 

Neticede, “güzellik hakkı” gibi, büyük ölçüde sırtını kapitalizme, tüketim kültürüne ve medya sunumlarına dayayan bir özgürlük anlayışı ortaya çıkıyor. Kadınların başkaları için değil, kendileri için “güzelleşme” hakkı öne sürülürken, aslında erkek bakışı (male gaze) ya da üçüncü bir göz tamamen ortadan kalkmıyor; yalnızca biçim değiştiriyor ve neoliberal öznenin kendi kendini şekillendirme sorumluluğu benimsenmiş ve pazarlanmış oluyor.

 

Öte yandan, ben kimsenin feministliğine, politikasına, kılını tüyüne “gerçek yolu” gösterecek değilim; günün sonunda herkes ne isterse onu yapıyor zaten. Yalnızca, “feminist denetleme kurulunu” kurmadan, farklı düşünce ve pratikleri benimseyen kadınlarla, anlayış ve saygıya dayalı bir siyaset yürütmemizin mümkünlüğüne inanmak istiyorum.

 

Bir de son olarak, bedenle ilgili “zevklerimizin” bir anda, mucizevi bir şekilde değişebileceğini zannetmiyorum; beğenilerimiz, toplumun beden üzerinde yıllar süren bir çalışması sonucu şekilleniyor. Örneğin, bir kadın olarak hala bacaklarımdaki kılları çirkin buluyorum, doğal hali böyle biliyorum; ama kılsız halini daha çok beğenmeden de edemiyorum. Fakat, bu beğeninin böyle kalmak zorunda olmadığını, bu algı üzerinde çalışabileceğimi de biliyorum. Çünkü, son birkaç yıldır, koltuk altı kılından duyduğum rahatsızlık çok azaldı, artık çirkin gelmiyor. Kıllarım varken tişört giyip çıkıyorum, bakan da oluyor, ama ne yapalım.

 

Belki de zevkler ve renkler üzerine biraz daha derinlemesine tartışmalıyızdır, ne dersiniz?

 

 

 

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

MEYDAN

Y“Incel” Terörü: Alfa Erkekler, Zalim Kadınlar ve İstemsiz Bekarlar
“Incel” Terörü: Alfa Erkekler, Zalim Kadınlar ve İstemsiz Bekarlar

Online incel grupları yasaklanmalarına karşın bir şekilde nefret söylemli paylaşımlar yapmaya devam eden on binlerce erkeği barındırıyor.

MEYDAN

YBillie Eilish’ten Adele’e, Adele’den Lizzo’ya: Kadınları artık rahat bırakır mısınız?
Billie Eilish’ten Adele’e, Adele’den Lizzo’ya: Kadınları artık rahat bırakır mısınız?

Kadının güzelse çirkin, çirkinse güzel; zayıfsa biraz daha kilolu, kiloluysa biraz daha zayıf; sessizse biraz daha baskın, çok konuşuyorsa daha az geveze olması isteniyor.

ECİNNİLİK

YJapon Mutfağında Muamma: “Neden Hiç Büyük Kadın Suşi Ustası Yok?”
Japon Mutfağında Muamma: “Neden Hiç Büyük Kadın Suşi Ustası Yok?”

Yetenekle doğan erkeğin yeteneğini icra edebilmesi için kimi araç ve insanları bir sıçrama tahtası olarak kullanmasında ya da kimilerinin yolunu kesmesinde bir sakınca yoktur. Zira önemli olan tavuğun yumurtladığı altındır.

KÜLTÜR

YAmy Winehouse: “Benden daha güçlü olmalısın!”
Amy Winehouse: “Benden daha güçlü olmalısın!”

Şarkılarında ataerkil erkeklik rolüne davet ettiği adam/lar, aynı ataerkil arzu ve hırslarla “karanlığa” çekti Amy'yi.

Bir de bunlar var

Timsahın Kolesterol Yolculuğu
Damdaki Semazen (çift leylekli)
Ryan Gosling Kahvaltısını Düzgün Yemiyor

Send this to friend