Berlin’e yerleşen herkes Berghain’ın karanlık odalarında sabahı ederken, izolasyonu yapılmamış bir evde üşüyerek kısır yiyen bir ben olamazdım ya?

KÜLTÜR

Bir Berlin Sohbeti: Ne Umduk, Ne Bulduk?

Son yıllarda Türkiye’den Almanya’ya, özellikle “özgürlükler şehri” Berlin’e artan göç herkesin malumu. Birkaç yıl önce arkadaş sohbetlerinde “Bu yaz Berlin’deydim, harika partiler oluyor” diye anlatılan kent, yavaş yavaş “Hadi ya, o da mı Berlin’e taşınmış?” şeklinde, pek çoğumuz için sevdiklerimizin yavaş yavaş yerleştiği bir mekan haline geldi. Bu yeni göçmen kitle Alman gazetelerine “Türkiye’nin yeni dalgası”, “Berlin’deki Cihangir” gibi başlıklarla taşınırken, temsiller genelde az çok tanınmış akademisyenler, yönetmenler, sanatçılar, müzisyenler ve gazeteciler etrafında dönüyor. Çizilen portre ise Türkiye’nin “aydınlık yüzü” olarak Berlin’e göç etmiş, özgürlüklerine kavuşmuş, birinci dünyanın eşsiz imkanlarına nihayet kavuşmuş göçmenler… Türkiyeli olarak ev ve iş aramanın zorluğu, karşılaşılan ırkçılıklar, yalnızlık duygusu gibi meseleler kişilerarası diyaloglarda büyük yer kaplasa da, dışarıda kendine pek az yer buluyor. Bu “Ne umduk, ne bulduk” sohbetini yapma isteğim de aslında buradan kaynaklandı. Berlin’e yerleşen herkes Berghain’ın karanlık odalarında sabahı ederken, izolasyonu yapılmamış bir evde üşüyerek kısır yiyen bir ben olamazdım ya?

 

Bu sohbet için kendi koyduğu ismiyle Derdi Çoklar, 35 yaşında. Tanıdığı biri Almanya‘ya taşınınca, “O yapabiliyorsa ben de yapabilirim, ne kaybedeceğim?” diyerek bu ülkeye göçmeye karar vermiş ve bir yıl önce dil kursu vizesiyle Berlin’e yerleşmiş. Çalışma izni alabilmek için bir arkadaşıyla evlilik yaptıktan sonra mültecilerle çalışan bir sivil toplum kuruluşunda işe başlamış. 25 yaşındaki Nalan ise Erasmus programıyla Berlin’deki bir sanat okuluna geldiğinde derslerdeki farklı yaklaşımdan etkilenmiş. Türkiye’de okuduğu güzel sanatlar fakültesini “Çağın otuz sene gerisindeymişiz” diye anlatıyor; böylece Alman üniversitelerinin ücretsiz olması ve Berlin’in diğer Avrupa kentlerine göre ucuzluğu iki yıl önce onu buraya yerleşmeye motive etmiş. Bora da Berlin’deki bir arkadaşını ziyaret ettiği zaman, bir gece kulübünde eğlenirken gençliğinin en azından bir kısmını bu şehirde geçirmek istediğine karar veriyor ve bir sene iki ay önce Berlin’e taşınıyor. Bugün 26 yaşında ve yüksek lisansını bitirmek üzere olduğu bu şehirde, “kalabildiği kadar” kalmak istiyor.

 

Derdi, Nalan ve Bora’yla Berlin’de Türkiyeli göçmenler olarak yaşamayı; doktora gitmekten arkadaş bulmaya, ev aramaktan yalnızlığa, acı vatandaki yeni, ama bir o kadar da eski gurbetlik hallerini konuştuk.

 

Willow: Berlin’de ev ve iş aramak nasıl bir süreç?

 

Bora: Türk olduğumu söylemiyorum sorulmadıkça, şansım artsın diye. Tam zamanlı çalışan değilsen, öğrenciysen, Orta Doğu’dan geliyorsan ev bulma ihtimalin giderek azalıyor. Ev bulmak ayrı, iş bulmak ayrı sıkıntı. Sürekli reddediliyorum. Müsli satacağım bir işten red yemiştim, öyle start-up falan da değil. Temel eğitime bile gerek yok, ellerimin psikomotor kabiliyetinin olması yeterli müsliyi tabağa koyabilmek için. Bunun için bile bir Skype video görüşmesi yaptık. Bana “Bu iş için artıların ne?” diye sordu. Oturup bu görüşme için Almanca çalıştım bir de. Önce kabul ettiler, sonra ret yedim.

Derdi: Müsliyi biz sütle yerken Almanlar yoğurtla yediği için olabilir mi? (Gülüşmeler)

 

Willow: Ne kadardır iş arıyorsun?

Bora: Artık aramıyorum diyebilirim. İnsanların ödevlerini yazıyorum, ama tabii mümkün değil yetmiyor. İğrenç bir işe girdim, bir araştırma şirketinde. İnsanları telefonla arayıp anket yapıyoruz ve rızaları yok bu anket için. Anket gece 10’a kadar sürüyor bu arada…

Willow: Nasıl karşılıyorlar aradığın zaman?

Bora: Normal karşılayan da var, küfreden de. Pazar akşamı 10’da aradığımda küfür yemiştim. Call center’ların bile bir mantığı var, orada müşterilerden telefon geliyor, buradaysa sen arıyorsun.

Derdi: Benim ev ve iş arama konularında şansım hep yaver gitti. 8 ay babamın arkadaşının evinde kira vermeden, misafir olarak yaşadım. Evlendikten sonra hanımın evinde oda boşalınca oraya geçtim zaten. Tam evlendiğimiz gün onların evinde bir oda boşaldı. İlk geldiğimde çalışma iznim yoktu, Späti’de (Tekel bayii benzeri, gece geç saate kadar açık büfeler) çalışıyordum kayıtdışı olarak. İlk geldiğimde çalıştığım sektörle ilgili şirketlere emailler atmıştım, sadece biri döndü, gerisi cevap bile vermedi.

Nalan: Ben iki yılda sekiz ya da dokuz kere taşındım galiba. Bütçem dahilinde hep bir-iki aylık bir şeyler buldum, ancak iki yılın sonunda kendi adıma kontratım olan uzun süreli bir ev bulabildim. Onun için de inanılmaz uğraştım, belgelerde küçük sahtecilikler yaptım, maaşım varmış gibi gösterdim. Öbür türlü imkanı yok, iki Türk kadınız, öğrenciyiz, bize nasıl ev verecekler? Bir de mektup yazdık, okula başvurur gibi. “Biz iki modern Türk kadınız, çalışıyoruz, para kazanıyoruz” diye kendini pazarlıyorsun ev için. Ama değdi. Başka bir ev görüşmesine gitmiştik örneğin, 300 kişi vardı kapıda bekleyen. Ben bunun bir şehir efsanesi olduğunu düşünürdüm, ama gerçekten kuyruk iki sokak boyunca dönüyordu. Onu görünce, “Değer” dedim, “Kendimi pazarlamaya, satmaya hazırım.”

 

Willow: Galiba burada herkesin yapmış olduğu bir tür kayıtdışı iş ya da sahtecilik var. Sistemle mücadelenin bir yolu mu bu, nasıl hissettiriyor bunları yapmak zorunda kalmış olmak?

Derdi: Bir kere buraya dil okulu vizesiyle geldiğinde çalışma izninin olmaması çok saçma. Öğrenciyken haftada 20 saat çalışma iznin var, dil okulunda da böyle olmalı. Ben önceden çalışıyordum, yılların birikimi vardı, ama bir sürü genç insanın böyle bir birikimi yok. Nasıl yapacaklar? Burada yaşıyorsam bana çalışma izni verilmeli. Yoksa izin için evlenmek zorunda kalıyorsun.

Bora: Alman ya da Avrupalı arkadaşlarım kayıtlı çalışarak kendini güvenceye alabilirken, birçok Türkiyeli arkadaşım kayıtdışı çalışmak zorunda kalıyor. Almanlara teklif edilemeyen işler onlara teklif ediliyor. Tabii bu işler emeklilik için de saydırılamıyor, bu yüzden göçmenlerin geleceği de güvencesiz oluyor.

 

Willow: Peki tüm bu hayat mücadelesinin içinde sosyal aktiviteler nasıl, ne kadar sık dışarı çıkıyorsunuz, partilere gidiyorsunuz?

Nalan: Ben çıkmıyorum genelde, çünkü bütçem yok. Bir yere girsen en az 10 Euro ödüyorsun, saat geç olunca eve taksiyle dönüyorsun, ona 15 Euro veriyorsun, biraz da içince 50 Euro tutuyor sonunda. Bütçem o kadar ucu ucuna ki evde oturup şarap içiyorum ya da arkadaşlarıma “Bize yemeğe gelin” diyorum.

Bora: Ben yaşamı katlanabilir kılmak için her hafta sonu çıkmaya gayret ediyorum. Param olmasa da mutlaka eğlenceler oluyor. Alkolü evden çıkmadan alıyorum, evden çıkınca başka şeyler kullanıyorum. Benim gece hayatım güzel hakikaten. Adımızı davetli olarak kapıya yazdırmaya çalışıyoruz, epey bedava girmişliğim var böylece mekanlara.

Derdi: Ben ilk geldiğim zaman neredeyse her hafta çıkıyordum, o zaman hareketli bir arkadaş grubumuz vardı. Ama son bir senedir o arkadaş grubum dağıldı, ben de kendimi bayağı yalnız hissediyorum açıkçası. Dışarı çıkmak istesem de çıkacak birini bulamıyorum. Bütün arkadaşlarımın manitası olunca kimse aramamaya başladı. Türkiye’de de son zamanlarda arkadaşlarla çok para harcamamak için rakımızı damıtıp evde içiyorduk. Arkadaşlarımı özlüyorum, buradakilerle aynı frekansı yakalayamıyorum. (Diğerlerine dönüp gülüyor) Açıkçası gençler, benim de bütçem var, arkadaşım yok. Sizinle aramızda on senelik bir fark var, sizin daha çok ortam şansınız oluyordur. Burada bir yaştan sonra arkadaş edinmek, kendini kabul ettirmek zor.

 

Willow: Berlin’de pek çok kişinin şikayeti yalnızlık aslında.

Nalan: Ben de arkadaşlarımı özlüyorum. Burada bir yerden sonra arkadaşlıklarım duvara tosluyor. Açmıyorlar kendilerini. Bizdeki o aşırı samimiyeti ben seviyorum, leş bir samimiyet belki, ama burada yok. Küçük bir şeyi bile yanlış yapsan hemen yargılanıyorsun ve seninle arkadaşlığı kesiyorlar.

Derdi: Bokundan bahsedemiyorsun arkadaşlarına.

Nalan: Evet! Rahat hissedemiyorsun.

 

Willow: Almanlarla mı oluyor bu?

Nalan: Almanlarla denemiyorum bile… (Hepimiz gülüyoruz) Çok nadir. Kuir Almanlar dertten tasadan anlıyor. Ama bazı insanların o kadar pembe ki hayatları, hafta sonu yogaya gidiyor, Vietnam’a tatile gidiyor filan, onlarla arkadaş olmak istemiyorum, o kadar kötü hissediyorum ki kendimi… Biz alışmışız dövüşmeye, savaşmaya bir şeylerle, o dertsizlik beni rahatsız ediyor.

Derdi: Senin derdin onlara hep garip geliyor. Biz dövüşmeye gerçekten alışmışız, buradakiler için sen agresif, vahşi bir insan oluyorsun.

Bora: Benim arkadaşlarımın zaten yüzde 90’ı Türkçe konuşuyor. Önceden “Oraya gidip birbirleriyle takılıyorlar” derdim, bana da öyle oldu. Türkçe konuşmayan arkadaşlarımın da biri Ermeni, diğeri de Ermeni kökenli Venezüellalı. Alman olarak erkek arkadaşım ve onun ortamı var, ama alışamıyorum onlara.

 

Willow: Almanca mı konuşuyorsunuz Almanlarla?

Derdi: Birkaç kez Almanca konuşurken aksanımla dalga geçilmesi beni dilden soğuttu. On kere düzeltiyorlar yanlışını. Anlayabiliyorum, ama konuşmak istemiyorum, çok utanıyorum. Belli bir yaştan sonra insana dokunuyor. Mesela ev arkadaşlarımın hepsi buralı ve tabii ki hepsi Almanca konuşarak büyümüşler. Onlar içeride muhabbet ederken yanlarına gitmeye bile çekiniyorum, çünkü ben gidince kendilerini İngilizce konuşmak zorunda hissedecekler, ortamlarını bozacağım gibi hissediyorum. Sırf bu yüzden çekinip kendi evimde odamdan çıkmadığım oluyor. Onların arkadaşlarıyla tanışmak, çevrelerine girmek istediğimde önce biraz benimle konuşuyorlar, sonra kendi aralarında konuşmaya başlıyorlar. Öyle olunca da sen kendini yalnızlaşmış hissediyorsun. Belki beni seveceksiniz? O şansı vermiyorlar. Halbuki eminim hepsinin İngilizcesi iyidir. Bir defasında bir arkadaşın evinde yemekteyken bir kelimeyi yanlış söylememle on beş dakika dalga geçtiler. Ben de güldüm onlarla, bir şey demedim, ama beni çok üzüyor bu. Türkçe konuşurken bile hepimizin farklı bir aksanı var, benim İngilizcem de, İtalyancam da aksanlıdır. İtalya’da yaşarken İtalyanca konuşuyordum, ama hiç böyle düzeltmiyorlardı, o yüzden dili çok daha rahat ve kolay öğrenmiştim.

Bora: Ben aksine yapıcı karşılıyorum düzeltmeleri. Tabii bambaşka kişiler, başka ortamlar.

Nalan: Ben böyle düzeltilmeye nadir rastlıyorum. Bazen kıl birilerine denk gelince “Bunu mu demek istedin?” diyor, ama çevremdekiler, okuldakiler genelde çok destekçiler. İlk geldiğimde Almanca bilmiyordum, söylenenleri anlamıyordum. Şimdi aslında her şeyi anlamak da hayatımı zorlaştırıyor. Sana neler söylediklerini anladığında, genelde sevecen şeyler söylemediklerini fark ediyorsun.

 

Willow: Bu “yeni dalga” diye anılan göçmenlerle ilgili ne düşünüyorsunuz? Önceki dönem göçmenlerle bir bağ var mı sizce yoksa arada bir kırılma var mı?

Derdi: Buraya 60’lardan beri gelen insanları yok sayan snobluk beni rahatsız ettiği için ben onlara çok yanaşmak istemiyorum. Sen şimdi yeni dalga göçmen grubunda “Nerede boza içebilirim?” diye soruyorsan, o bozayı bu insanlar olmasa bulamayacaktın. 60’larda, 70’lerde buraya gelmiş yaşlı göçmen arkadaşlarım var, neler çektiklerine de tanık oldum, o yüzden bu tavırdan çok rahatsız oluyorum.

Bora: Önceki nesillerin varlığı, süren mücadeleleri, iki devlet arasındaki anlaşmalar,

bizim gelişimizi kolaylaştıran bir şey. Burası zaten Türkiye’nin 82. ili gibi. Türkiye’nin hem dışındasın hem de içindesin. Bildiğim, güvendiğim bir yere gideyim diyebilmek benim buraya gelmemde bir faktördü.

Nalan: Şimdi gelenler arasında da bir Gezi’den sonra özgürlükleri için, yokluk içinde gelmiş grup var, bir de teknoloji alanında çalışan, iyi para kazanmaya gelmiş olan grup…

Derdi: Bir yandan da herkes bizim gibi gelmiyor. Späti’de çalışırken tanıştığım akademisyen bir arkadaşım buraya konferansa gelmiş, o sırada Türkiye’de evine polis baskını olduğunu öğrenmiş. Bir daha geri dönemedi. İltica başvurusu yapıp oturumunu aldı. Böyle çok kişi var, iltica etmek elbette bambaşka bir şey. Ben Türkiye’ye her gittiğimde gidemeyen arkadaşlarım için kitap ve eşya taşıyorum. Barış İçin Akademisyenler’den birçok arkadaşım da burada. Sağlık sigortaları yok, doktora gidemiyorlar, ben İstanbul’dan kutu kutu ilaç getiriyorum. Onlara göre yine çok ayrıcalıklıyız. Biraz acı bir hikaye olacak, ama tanıdığım mülteci bir arkadaş vardı Erzincanlı. Bu yaz Alevi Derneği’nin sayfasında ölüm haberini gördüm, anlayamadım. Ortak bir tanıdığıma sordum, evinde kendini asmış. Bu Almanya’nın suçu demiyorum, ama yalnızlaştığı için yanında getirdiği yüklerinden de kurtulamadı.

 

Willow: Berlin’deki Türkçe konuşan insan sayısının fazlalığına karşın Türkçe konuşan terapist açığı olduğu da konuşuluyor…

Nalan: Bana Türkçe konuşan bir terapiste başlamam için 2-3 sene beklemem gerektiği söylendi. Ben şu an Türkiye’den birisiyle Skype üzerinden terapi yapıyorum. Burada başladım bunu yapmaya.

Bora: Benim lisansım psikoloji, burada çalışabilir miyim diye baktığımda, Türkiye’den mezun olup gelen biri için burada on yıl daha sürüyor terapi izni alabilmek. O izni alana dek seni süründürüyorlar.

Nalan: Burada girmesi ve okuması zor bir bölüm olduğunu söylüyorlar.

Bora: Diplomanı sayıyorlarsa denklik alıyorsun, saymazlarsa baştan okula başlıyorsun ya da denklik derslerini verip buradan diploma alman gerekiyor. Üzerine de klinik psikoloji yüksek lisansı yapılıyor. Sonra uzun bir süre staj yapman gerekiyor. Bu arada Almancanı mükemmel hale getirmen gerekiyor.

 

Willow: O zaman Almancayı mükemmel bilmeyenlerin Türkçe terapi yapması da engellenmiş mi oluyor?

Derdi: Buraya Türkçe ve Farsça bilen iki tane psikiyatrist arkadaşım geldi, bu diller ne kadar büyük bir kaynak değil mi? Bunun yanında Almanca şartı koşulması büyük saçmalık. Zaten büyük bir açık var.

Bora: Burada zaten bildiğim kadarıyla klinik psikoloji alanında İngilizce eğitim veren bir kurum yok. Aslında Türkiye’de de sistem çok farklı değil, İngilizce eğitim veren yer az, ama Almanya bir de kendini göç ülkesi olarak tanımlıyor.

Derdi: Ben bir uzmana gittim, bana “Yeni gelen Türkiyelilerde böyle sorunlar olduğunu tespit ettik. Bir terapi grubu yapsak gelir misin?” dedi. Yeni gelen Türkiyelilerle zaten hepimiz birbirimizi tanıyoruz. Ben tanımıyorsam, arkadaşım tanıyordur. Ben orada her şeyimi nasıl rahat rahat anlatayım? Bir trans arkadaşımızı hastaneye kaldırmamız gerekti, durmadan Türkçe konuşan birini aradık, bulamadık. Doktor da arkadaşımıza “Frau”, yani “Hanım” diye sesleniyordu. Hastaneler korkunç kısacası.

 

Willow: Akıcı Almanca konuşmadan doktora gitmek nasıl bir şey?

Bora: Ben bir kere dişçiye gittim, onda da Türkçe konuşan birini buldum. Bir kere de iyi Almanca bilen bir arkadaşımı hastaneye götürdüm, o da öyle idare etti. Zaten acilde Almanca bilmeden nasıl hayatta kalınır, bilmiyorum.

Nalan: Ben önceden hazırlanıyorum. Ciğer neymiş, bakıyorum, bütün kelimeleri yazıyorum. Böyle anlaşıyoruz. Ama hastaneler daha fena. Bir arkadaşımın işi için hastaneye gittik, bir bürokrasi var, o kağıdı böyle yazacaksın, bu kağıdı böyle, bu üçüncü ayın birinde gelmiş, onu şu gün alman gerekiyordu diye. Kanımız dondu. Kafka romanı gibiydi. Küçük kağıtlarla, tamamen analog bir sistem var.

 

Willow: Sona doğru biraz hızlı soru-cevap yapalım. Almanya’da sizi en çok sinir eden şey?

Derdi: Kimsenin hiçbir şeye vakti yok. Kendilerini meşgul göstermeye çalışıyorlar, aslında o kadar meşgul değiller.

Nalan: Bürokrasi işleri.

Bora: Almanların Almanlığı… Hayatı bambaşka görüyorlar. Üç hafta sonraya bir saat aralığı veriyor sana buluşmak için.

 

Willow: Peki en sevdiğiniz şey?

Derdi: Ben Türkiye’de sokakta erkeklerle çok kavga ediyordum. Burada işe yürüyerek gidiyorum, belki de toplu taşımaya binmeyince kavgalarım azaldı.

Nalan: Evden çıkarken sadece evden çıkmayı düşünüyorum. Türkiye’de doğru giyindim mi, neye binicem, kaçta nerede olucam, kimde kalıcam diye bir şirketin CEO’su gibi çıkıyorum evden. Burada anahtarımı alıp çıkıyorum, başka bir şey düşünmüyorum.

Bora: Çeşit çeşit eğlenceler diyebilirim… Bir de Almanların sabrı hoşuma gidiyor. Späti’de çalışırken kahve makinasını yeni öğreniyordum, bazen yanlış yapıyordum, müşteriler hep “Hiç sorun değil” diyorlardı. Bir kez “Haydi” diyen oldu, bilin bakalım hangi ülkedendi?

 

Willow: Yarın sabah uyandınız, ne olmuş olsa Türkiye’ye dönmeyi düşünürsünüz?

Bora: Cenaze!

Derdi: Bence çok zor. Cenaze olsa, daha devamı var… Gelirken kaçtığım şey sadece o da değildi.

Nalan: Beni AfD ürkütüyor. Bütün Avrupa’da sağcılık yükseliyor. Daha kötü olursa Türkiye’ye gider, alıştığım ayrımcılığa uğrarım. Onunla dövüşmeyi öğrendik en azından.

 

Willow: Peki diyelim yarın sabah bir beyaz Alman olarak uyanıyorsunuz, siz yine sizsiniz, ama burada doğmuş büyümüşsünüz, bu kulağa nasıl geliyor?

Derdi: Ben doğduğum yerden memnunum. Coğrafya kaderdir, ama sana bir şeyler öğretiyor. İyi ki böyle bir yerde doğmuşum da ‘Batı’yı ve ‘Doğu’yu daha iyi anlayabiliyorum.

Nalan: Haklarına sahip olmak olur.

Bora: Ben açıkçası burada doğmak isterdim. Buradaki küçük çocukları gözlemlediğimde, ben Türkiye’de neler çekmişim diye düşünüyorum. Heteroluğa zorlanma, milliyetçilik, din; zihnim bir zehir çukuru gibi, hala hissediyorum bunu. Keşke yerlerde oynayabilseydim, üzerimi kirletseydim, ayıplarla günahlarla eğitileceğime hiç eğitilmeseydim.

Derdi: Burada da nasıl bir Alman olarak yetişeceğine bağlı, Bavyeralı olmak da var. Ben de keşke özgüvenli bir çocukluk yaşasaydım, babam bana daha çok sevgi gösterseydi, bunu isterdim. Ama bunlar belki Alman olmakla da değişmeyecekti.

Bora: Benim çocukluğumda hep bir kaygı vardı. Liseyi yatılı okudum, burada öyle bir şey yok, yakındaki okula gidiyorsun. O ayrılıkları yaşamıyorsun.

Derdi: Bende aile konusunda hep bir baskı var, size onu sormak istiyorum. Ben ailemi bıraktım mı? Ailem yaşlanınca bakmak için dönecek miyim, onları buraya alabilecek miyim? Onları artık senede üç kez mi göreceğim? Gelecek nasıl olacak? Siz de bunu yaşıyor musunuz?

Nalan: Tamamen aynı şeyi yaşıyorum. Benim annem babam ayrı ve başkalarıyla da olamayacak kadar sıkıntılı insanlar. Ne yapacaklar? Sevgili bulamıyorlar, arkadaşlarıyla yaşayamıyorlar, bu sefer ben onların ebeveyni gibi hissediyorum. Çok düşünüyorum bunları.

Bora: Başta annemi yanıma aldırırım diye düşünüyordum, ama buraya geldiğimden beri ilişkimiz değişti. Bana hiçbir finansal yardımı olmadı. Ben de herkes kendini kurtarıyor diye düşünmeye başladım. Ben önce kendi derdime yanayım kafasına geldim.

Derdi: Ben zaten bu yaşıma kadar ailemin yanında oldum. Aslında hepimizin kendi hayatı, bir şekilde kendimizi kurtarmamız lazım.

 

Willow: Türkiye’de belli bir yaştan sonra aileye bakma zorunluluğuyla mı yetiştiriliyoruz?

Derdi: Babam benim ülkeden gitmemi istiyordu, ama şaka yollu da olsa hep “Bize Derdi bakmaz ki, o gitti kendini kurtardı” deniyor.

Bora: Toksik aile ilişkilenmesi bende neyse ki babam tarafından kurulup sonra geri çekildiği için kendimi şanslı bile sayabilirim. Babamla görüşmüyoruz. Ailemden bir tek kuzenim buraya yerleşmeyi düşünüyor, ama ben omuzlamadım onu, çünkü omuzlayamam.

 

Willow: Son soru, göç etmeden önceki halinize bir tavsiye verseydiniz?

Derdi: Yalnız olmayı öğren… Gülüyoruz, ama ben bugün Google’da bile “Yalnızlıkla nasıl başa çıkarım?” diye arattım. Ben 35 yaşındayım, çevremdeki arkadaşlarımın hayatı benden çok farklı, hepsinin çocuğu var. Çocuk yapmayı hiç istemedim, ama o ihtimalin ortadan kalktığını görmek çok zor. Bende çok gelecek endişesi var. (Kucağında duran ellerine bakıyor, gözleri dolu dolu, biraz sessizlikten sonra gülüyor) Bir arkadaşını ikna et, beraber gidin derdim herhalde.

Nalan: Valla ben yakın bir arkadaşımla geldim, ama sonra o evlendi ve ben yalnız kaldım. (Hepimiz içimizde yükselen üzüntüye rağmen ya da belki tam da bu duyguyla başa çıkabilmek için bir kahkaha atıyoruz)

Bora: Yolun açık olsun derdim. Ne söylesem bir işe yaramazdı. Karşılaştığım şeyler hep hazır olduğumu sandığım, ama olmadığım şeylerdi. Çıkış yolunu hala arıyorum.

Nalan: Sevdiğin, seni seven ve tanıyan insanlar arasında olmayı o kadar garanti zannetme derdim.

 

 

*İsimler sohbete katılanlar tarafından değiştirilmiştir.

 

Ana görsel: Berlin, Deutsche Presse-Agentur.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

MEYDAN

YHande Şeker’in ardından: Trans cinayetlerinin cinsiyeti
Hande Şeker’in ardından: Trans cinayetlerinin cinsiyeti

Ölümle korkutulup sıtmaya razı edildiğimiz için bazı kadınların “travesti” yerine trans birey olarak ifade edilmesine bir gelişme olarak bakmamızı bekleyenler var. Halbuki sözkonusu özneler kadın.

KÜLTÜR

YDağdan Anneliğe Kadınlar
Dağdan Anneliğe Kadınlar

"Kızımın ileride beni erkeğe boyun eğmemiş, güçlü bir kadın olarak anlatmasını istiyorum"

TARİH

YMaria Sibylla Merian’ın Mücadeleci Doğası
Maria Sibylla Merian’ın Mücadeleci Doğası

Ülkesinin yasaları, toplumdaki batıllık ve meslektaşlarının açüklamalarına rağmen döneminin önde gelen böcek bilimcilerinden biri olan, tarihteki ilk kadın entomoloğun hikayesi.

Bir de bunlar var

Dev Buluşma 4: Ona Layık Olan Sensin
İranlı Matematikçi Meryem Mirzakhani, Fields Madalyasını Kazanan İlk Kadın Oldu
Stalin’in En Sevdiği Şarkı

Send this to friend