Tüm ayrıcalıklarına ve seyirci ile arasındaki mesafenin sağladığı “hoşgörü”ye rağmen Ersoy’un maruz kaldığı hakaretler, Türkiye’de bu ayrıcalıkların hiçbirine sahip olmadan var olmaya çalışan Müslüman LGBTIlerin deneyimleri üzerine daha çok düşünmemiz gerektiğini ortaya koyuyor.

MEYDAN

Başörtülü Bülent Ersoy ve Müslüman LGBTI Varoluş

Bülent Ersoy’un Pazar gecesi kandil münasebetiyle ekrana başörtülü olarak çıktığı show’u sonrasındaki tartışmalar Türkiye’de Müslüman bir LGBTI olmanın tahayyüle sığdırılamayan bir varoluş olduğunu yeniden hatırlattı. Müslüman ve LGBTI olmak birbirini dışlayan iki tezat gibi algılanıyor. Hristiyanlıktaki Sodom-Gomorra hikâyesinin Kuran’daki benzeri olan Lut Ayeti’ne dayanılarak eşcinselliğin İslam tarafından yasaklandığı ve günah olduğuna dair hegemonik söylem, İslam ve eşcinsellik tartışmalarını domine ediyor.

 

Bu Ortodoks söyleme göre, Lut kavmi erkek erkeğe cinsel ilişkiye girmeleri nedeniyle Allah tarafından cezalandırılıyor ve helak ediliyorlar. Lut ayetinin bu okuması, eşcinselliğin günah olduğunun bir kanıtı olarak sunuluyor. Bir grup erkek İslam âliminin ve müfessirin dimağlarından yüzyıllardır süzüle süzüle gelen bu heteroseksist yorum, İslam üzerine söz söyleyen İslamcı partiler, sivil toplum kuruluşları, medya, tarikatlar, cemaatler, Diyanet İşleri Başkanlığı gibi kurumlar/gruplar tarafından, İslamcı entelektüeller tarafından ve nihayetinde gündelik hayatta Müslümanların ezici çoğunluğu tarafından her gün yeniden üretiliyor.

 

Eşcinselliğin İslam’da yasak olduğu ve büyük bir günah olduğu fikri o kadar yaygın ki Müslüman ve LGBTI varoluş neredeyse hiç yan yana gelemiyor, kamusal alanda görünür olamıyor. Oysa Müslüman LGBTI bireyler var! Kendini Müslüman olarak tanımlayan, İslam’a inanan, dini değerleri dikkate alarak hayatını şekillendirmeye çalışan LGBTIler var. Müslüman ve LGBTI varoluşu çelişkili görmeyen, bunları gündelik hayatında eşzamanlı olarak deneyimleyen, inancını ve cinselliğini birbirine uyumlu şekilde yaşamaya çalışan bireyler var. Tıpkı feminist teolojik yaklaşımlar gibi, Kuran’ı ve ayetleri farklı okumalara tabi tutarak yeniden yorumlayan ve LGBTI varoluşlara İslam içinde alan açmaya çalışan gruplar var (Bkz. Güney Afrikalı eşcinsel imam Muhsin Hendricks’in Kaos-GL’deki söyleşisi).

 

Türkiye’de Müslüman LGBTI varoluş hakkındaki kamusal sessizlik örtüsü, Bülent Ersoy ve Cemil İpekçi gibi sanat, moda, TV dünyasında belirli ayrıcalıklar edinmiş olan ünlülerin medya görünürlüğü sayesinde zaman zaman yırtılıyor. En son geçtiğimiz Pazar günü Bülent Ersoy kandil gecesi nedeniyle başörtüsü ile programa çıkınca “transseksüelden Müslüman olur mu?” tartışmaları aldı yürüdü. Sesler çok çeşitli. Ama iki grup var ki Bülent Ersoy’un Müslüman olamayacağı konusunda kafaları net, çok eminler, onların zihninde başörtülü bir Bülent Ersoy bir oksimoron.  İlk gruba kısaca “küçük tanrıcıklar” diyebiliriz. Transfobi ile Müslümanlığın banal bir sentezi. Şöyle ki:

 

jpeg1

 

Bülent Ersoy onlara göre kadın değil, olsa olsa günahkâr olabilir. Trans bir kadının varoluşu itibariyle günahkâr olduğuna karar vermişler; ne yapsa fayda etmeyecek onlara göre. Her biri adeta birer Allah! Onlara göre, başörtülü bir trans, İslam’a hakaret teşkil ediyor. Otoriter İslam kalplerde böyle doğuyor işte. Hakiki ve gerçek İslam’ı kendilerinin bildiklerini, Müslüman olduğunu iddia eden bir takım sapkınların ise bu gerçek İslam’ı bozduklarını ima ediyorlar. Onlara göre tek bir İslam var, o da kendi İslam’ları. Özcü bir yaklaşımla İslam’ın tekil, homojen, statik, tarih üstü, zamanlar ve mekanlar üstü olduğunu varsayıyorlar. İslam’la ilgili ne söylenecekse, en iyi onlar bilirler. Kendilerini neyin İslam’a uygun, neyin İslam dışı olduğunu söyleyebilecek otoriteler olarak kuruyorlar; böylece onların onaylamadığı Müslüman öznellikleri gayri meşru ilan edebiliyorlar.

 

İkinci kesim ise, İslamofobi ile LGBTI destekçiliğinin flörtünün meyveleri. Bu kesime göre, İslam eşcinselliği ve transseksüelliği günah ilan eden; özünde baskıcı, homofobik ve transfobik bir din. “Bülent Ersoy kendisini kabul etmeyen bir dine neden inanıyor ki? Dinle, İslam’la uğraşacağına gelsin, LGBTI özgürlük hareketi için bir şey yapsın.” Sosyal medyada rastladığım birkaç örnek:

 

–        Bülent Ersoy din ve arabesk gibi saçmalıklarla uğraşacağı yere LGBT bireyler için hürriyet mücadelesi verseydi keşke. Onur lütfen, biraz onur!

–        Bülent ersoy’un varlığı bütün lgbt’lere hakaret! Seni kabul etmeyen dini nasıl benimsersin ya? Hayır sahiden neyin kafası?

 

İsmail Alacoğlu’nun Bülent Ersoy’un performansı için “kimilerinin islamofobisini, kimilerinin transfobisini, kimilerininse hem islamafobi hem tranfobisini açığa çıkarttı. Bu yüzden şahane bir performanstır” dediği şahane yazısının paylaşıldığı post’ların altında rastladığım birkaç yorum da şöyle:

 

–        (…) en büyük sıkıntım “din” olgusu.. bülent ersoy’un dünkü kepazeliği cinsiyeti üzerinden şu şekilde eleştirilemez mi? arkadaş sen daha seni kabul etmemiş, edememiş, reddetmeye, yok etmeye kodlanmış bir yapının parçası olmayı kendine nasıl yediriyorsun? hadi yedirdin propagandasını nasıl yapıyorsun? sen bir trans birey olarak herhangi bir ilahi dinle ilişki kurmayı tutarlı buluyor musun?

 

–        Transfobi elbette. Ama bu islamofobi sifatindan artik iyice biktim. Zaten cok gulunc bir sahneydi. Neden? Cunku dinler LGBT bireylere hep kin ve nefret kusuyor. Ve sadece LGBT degil, genel olarak otekilestirenlere karsi kin ve nefret kusan dinlere, illa ki barismamiz mi lazim? Neden?

 

İslamofobi ve LGBTI politikasını yan yana getiren bu ikinci kesim, Müslüman LGBTI varoluşu tutarsızlık, onursuzluk, saçmalık ilan ediyor. Aklı olan, biraz düşünebilen bir LGBTInin Müslüman olamayacağını ima ediyor. Oldukça tepeden bir üslupla, LGBTIler için en doğru olanın ne olduğuna kendilerinin karar verebileceğini düşünüyorlar. Onlara göre, Bülent Ersoy ve Müslüman LGBTIler yanlış bir bilinç içerisinde, rasyonel sorgulamalar içine giremiyor, aklını kullanamıyor, gözleri kör olmuş, nasıl bir saçmalık içinde olduklarını göremiyorlar. Fırsatları olsa tıpkı başörtülü kadın öğrencileri ikna odalarına sokan Kemalist teyzeler gibi, LGBTI Müslümanları alıp İslam’ın onlara uygun olmadığını anlatacaklar. Din, dini inanışlar, bilgiler ve pratikler kamusal alanda savunusu yapılan her şey gibi eleştirilebilir olgulardır. Ama İslam eleştirisi ile İslamofobi arasında ince bir sınır vardır. Bu kesim, sadece Müslüman oldukları için bazı LGBTIleri doğru düşünemeyen, onursuz, tutarsız, saçma, akılsız olarak temsil ettiği ve Müslüman LGBTI deneyimini değersizleştirip ötekileştirdiği ölçüde din eleştirisinden ziyade İslamofobiye yakınsıyor.

 

Bu kesim, ironik bir biçimde “küçük tanrıcıklar” ile çok benzer noktalara düşüyor ve onların ekmeğine yağ sürüyor. Her iki grup da transseksüelliğin/eşcinselliğin İslam’da kabul edilemez bir günah olduğunu ve Müslümanlık ve LGBTI varoluşun birbiriyle çeliştiğini söylüyorlar. Böylece, Müslüman LGBTI öznellikleri değersizleştiriyorlar, İslam içinde LGBTI varoluşa özgürlük alanı açmaya çalışan Müslüman yaklaşımları ve Kuran’ın LGBTI-dostu okumalarını yok sayıyorlar.

 

Tüm diğer dinler gibi İslam da çoğul, parçalı, çok sesli, çok aktörlü bir olgudur. Dini hakikat dediğimiz şey tarihsel, ekonomik, politik, sosyolojik süreçlerle değişir ve dini hakikat iddiasındaki farklı aktörler arasındaki iktidar mücadeleleri ile ilişki içinde dönüşür. Toplumsal düzen içinde haksızlığa uğrayan, dışlanan, ötekileştirilen kesimlerin hakları ve özgürlükleri için örgütlenmeleri ve mücadele etmeleri dini hakikat mücadelesine de sirayet ediyor. Örneğin feminist hareketle beraber ortaya çıkan feminist teolojik yaklaşımlar ve feminist Müslüman örgütlenmeler, erkeklerden oluşan İslami âlim elitinin iktidarına karşı çıkıyorlar ve erkek egemen dini normlara ve pratiklere itiraz ediyorlar. Keza, LGBTI hareketinin güçlenmesiyle queer teolojik yaklaşımlar ve LGBTI Müslüman örgütlenmeler ortaya çıkıyor. Bugün, Müslüman LGBTI varoluşu değersizleştiren İslamofobik LGBTIler, farkında olmadan homo/transfobik Müslümanların elini güçlendiriyorlar. Özcülüğün dayanılmaz hafifliği içinde, “İslam özünde bizi kabul etmiyor” diyerek aslında otoriter Ortodoks İslam’ın kendini hakiki ve değişmez İslam’ın yegâne temsilci olarak lanse etmesine hizmet etmiş oluyorlar. Kendini neyin hakiki, gerçek, doğru İslam olduğuna karar veren otorite ilan eden Ortodoks İslam’ın Müslüman LGBTI öznelliğini yok saymasına, aşağılamasına, marjinalleştirmesine prim vermiş oluyorlar.

 

Facebook’ta rastladığım, iki başörtülü Müslüman kadın arasında geçen şu diyalog, LGBTI varoluş üzerine Müslüman yaklaşımların çoğulluğunu gösteren bir örnek:

 

jpeg2

 

 

Yani Müslüman bir kadın Bülent Ersoy’un başörtüsü için “Vallahi de yakışmış. Kimsenin dini kimseye dert olmasın kardişlerim” yorumuyla Bülent Ersoy’a yönelik son transfobik hakaretlerin eleştirildiği bir yazı paylaşıyor. Başka bir Müslüman kadın o iletinin altına, “Allah’a şirk koşarcasına ‘sen beceremedin, ben becerdim’ der gibi cinsiyetini değiştiren” Ersoy gibi bir günahkara başörtüsünü nasıl yakıştırırsın, minvalinde çıkışıyor. İlk yorumu yazan kadın cevap veriyor: Bülent Ersoy gibi kendisini Müslüman olarak tanımlayan bir kadının dinini sorgulamak ve Müslümanlığını yargılamak ne size ne bana düşer, bu otoriteyi nasıl kendinizde buluyorsunuz. Bu diyaloga tanık olan başka bir Müslüman kadın ise, Bülent Ersoy’u yargılayacağımıza, şov yapmakla suçlayacağımıza, “o başörtüsü takıyorsa, biz çarşaf giymeliyiz. Aynı safta bulunamayız” diyeceğimize, kendimize bakalım,  gündelik hayatta kendi yaptığımız şovlara bakalım minvalinde bir eleştiriyle olaya bambaşka bir perspektif katıyor. [Edit: Yazının orijinal versiyonunda yer alan ve bu üçüncü yorumu gösteren Facebook görüntüsü, ileti sahibinin isteği üzerine yazıdan çıkarılmıştır.]

 

Son sözü Bülent Ersoy’a vereyim. 2009, Cnn Türk, Reha Muhtar’ın sunduğu Çok Farklı programı. Ertuğrul Günay ve Ali Bulaç’ın kendisine yönelik transfobik zırvalarına ayar vermek üzere Bülent Ersoy telefonla canlı bağlanıyor.

 

“(…) Önce insan insandır, insan yaradanın yarattığıdır. Hani şimdi bazen ayırım yapılıyor ya, ‘biz Müslümanız, sizler kâfirsiniz’ der gibi bir ayrımcılık yapılmaya çalışılıyor. Ben tabii buna karşıyım. Benim ne derece Müslüman olduğumu Hak Teâla bilir. Kimseye de bunun hesabını vermem. Çünkü bizlerde, Müslümanlıkta ruhban sınıfı yoktur, ki Hristiyanlıkta olduğu gibi papaz efendi aracı olsun da benim adıma Allah’tan istesin. Papaz efendi kim oluyor? Ben Allah’ıma elimi açarım, Allah’ımdan isterim. Günah işlemişsem gerekirse tövbemi ederim. Hak Teâlâ da bunu zaman içerisinde affederse eder; etmezse de, dualarım kabul olmuyorsa da olmuyordur. Ama ben Allah’ımla birebir konuşurum. İbadetlerimi birebir ederim. Araya kimseyi sokmam. Onun için kimin ne kadar Müslüman, kimin ne kadar kâfir olduğunu ancak üstümüzdeki Hak Teâla, Allah-u Teâla bilir.(…) Benim ruhumu kim üfledi? “Allah üfledi ve Rahman’ın nefesidir” diyorsunuz. O zaman demek ki o nefes beni de üfledi dünyaya gelmemde, o dedi ve ben oldum. O zaman biz şimdi, tövbe Haşa o zaman Allah’ı mı sorumlu tutacağız? Ya rabbi, niye beni Reha Muhtar veya niye beni Leman Sam gibi dünyaya getirmedin Ya Rabbim, mi diyeceğiz? Böyle bir hakkımız var mı? Çünkü dünyaya gelmemizi bile bize sormuyorlar ki! Böyle bir hakkımız yok. Dünyaya gelişimizde bize ‘Sen dünyaya gelmek istiyor musun veya ne şartlar altında geleceksin/gelmek istiyorsun?’ diye bana soran oldu mu? Hayır. Burada Allah’ı sorguluyorsunuz. Lütfen, daha dikkatli olmanız gerekli diye düşünüyorum. Ben Allah’ı çok seviyorum. Allah’ın bütün kural ve kaidelerine de riayet ederek yaşıyorum.” (Program iki parça halinde şurada ve şurada)

 

Ersoy’un bu sözleri, o programda Ali Bulaç’ı susturdu. Ama şunu unutmayalım, Bülent Ersoy gibi sanatsal kariyeri nedeniyle toplumsal olarak saygı gören, sınıfsal ve statü temelli pek çok ayrıcalığa sahip, medyada kendini ifade edebilme kanallarına sahip biri dahi 60 yaşını geçmiş olmasına rağmen hala kadınlığını, Müslümanlığını, dindarlığını sürekli açıklamak ve ispatlamak mecburiyetinde bırakılıyor. Türkiye’de bir trans apartmanda ya da mahallede karşılaşılan bir komşu olmadığı müddetçe, mesela sahnede ya da ekranda seyredildiği, yani arada hep belli bir mesafe olduğu sürece, artistlerin/starların o uzak dünyasından seslendiği müddetçe “hoşgörü”lebiliyor. Ama Bülent Ersoy’a yönelik son transfobik saldırılar, “hoşgörü” denilen bu şeyin ne kadar kırılgan, ne kadar ikiyüzlü, ne kadar güvenilmez olduğunu gösterdi. Tüm ayrıcalıklarına ve seyirci ile arasındaki mesafenin imkan tanıdığı “hoşgörü”ye rağmen Bülent Ersoy’un maruz kaldığı hakaretler, bugün Türkiye’de bu ayrıcalıkların hiçbirine sahip olmadan var olmaya çalışan Müslüman LGBTIlerin deneyimleri üzerine daha çok düşünmemiz gerektiğini ortaya koyuyor.

 

(Not: Ben bu yazıyı yazdıktan kısa bir süre sonra Ersoy yazılı bir açıklama yaparak inancı ve cinsiyetine yönelik ötekileştirici yorumlara 2009’daki sözlerine paralel şekilde cevap verdi. Şurada: http://kaosgl.org/sayfa.php?id=15607)

 

Görsel: Death and the Masks, James Ensor, 1897.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bir de bunlar var

Miyadını Dolduran Bir Ses Bombası: Milo’nun Sonu
Sansürler ve İnsanlar
AMK Çılgın Türkler ve Bir Hatırlatma

Send this to friend