Sonuçta nilüfer yiyenler parasını ödedikleri müddetçe sonsuz kaçışlarını sürdürürken, onlara hizmet etmek zorunda olanlar yüzlerine o gülümsemeyi yapıştırmaktan asla kaçamayacaklar.

KÜLTÜR

Nilüfer Yiyenler ile Uzaktan Bakanların Bataklığı

Hem eleştirmenlerden hem de seyirciden tam not alan HBO’nun “yaz dizisi” The White Lotus beklentileri fazlasıyla aşan, sürprizli bir yapım. Lüks bir Hawaii otelinde tatil yapan ve onlara hizmet eden bir grup insanı konu alan dizi bir sınıf eleştirisi olarak nitelenebilir. Dizide zengin beyazlar, çeşitli etnik gruplardan olan yoksullar ve ABD toplumunun kendine atfettiği mitolojinin belkemiğini oluşturan sınıf atlayanlar var. Fakat bu anlatıda yetenekleri, güzellikleri ya da şanslarıyla “yırtan”, sonunda zirveye ulaşan, Amerikan rüyasını yaşayan kimse yok; öyle görünse de, yok. Amerikan rüyası olarak pazarlanan şeyi elindeki aracın imkânlarıyla kıyasıya eleştiren dizi yönetmeni Mike White, bu üç gruptan karakterlerle sistemin çürümüşlüğünü gözler önüne seriyor. 

 

Yazının geri kalanı sürpriz gelişmeleri ele veriyor olabilir.

 

Dizinin göndermeleri adından başlıyor. Lotus, yani nilüfer göllerin çamurlu dip yüzeyine kök salan, bataklıkta yetişen, dayanıklı bir su çiçeği. Bölümlerden birine adını veren “nilüfer yiyenler” ise, Odysseus’un yolunun düştüğü diyarlardan birinde, hasretini çektikleri şeyleri, mutsuzluklarını, yenilgilerini unutup hayallerle kendilerini avutanlar için kullanılan mitolojik bir tabir. 

 

Ayrıcalıklı dünyalarında nilüferin tadına vararak hayaller âleminde yaşayan karakterler, son dönemde ardı ardına gelen sorunlu beyaz karakterler üzerine kurulu Succession, The Undoing, Big Little Lies, Nine Perfect Strangers gibi dizileri akla getirse de, en belirgin özelliği, bunlardan farklı olarak anlattığı dünyaya eleştirel yaklaşımı. Lüksün doğayla buluştuğu mekânın yumuşak renkleri üzerine sürekli eşitsizliğin ve çeşitli sömürü biçimlerinin yol açtığı küçük-büyük, gizli ya da açık ıstırapların gölgesi düşüyor. Öncelikle ABD’yi ama damlama etkisiyle dünyanın geri kalanını da baştan aşağı şekillendiren, bu yüzden artık neredeyse görünmez hale gelmiş olan güç ilişkileri hikâye açıldıkça ortaya serilirken, özellikle kadın karakterler bir yelpazeye yerleşiyor. İlk sahnesinden itibaren bilindik bir komedi izlemeyeceğimizi hissettiren The White Lotus, tek kanallı bir aşağıdakiler-yukarıdakiler ilişkisi de anlatmıyor; yukarıdakiler de birilerinin aşağısında olmanın sancısıyla huzursuz. Geleneksel hiyerarşilerin sarsılmasıyla ortaya çıkan, ırk, sınıf ve cinsiyet etkenlerinin körüklediği güç mücadeleleri, gündelik yaşamın yüzeyinin altında gizlenen servet eşitsizliğini, sınıf sömürüsünü ve baskıcı cinsiyet rollerini açığa çıkarıyor. 

 

Kim kiminle, nerede, nasıl?

 

Altı bölümlük kara komedi yeni evli Shane’in meraklı bir çiftin karısı hakkındaki sorularını savuşturmasıyla ve ardından bir tabutun ABD’ye uçacak olan uçağın kargo bölümüne yüklenişini izlemesiyle başlıyor. Ardından bir hafta öncesine dönüp, Shane ile karısı Rachel’ın onlar gibi bir grup beyaz turistle aynı teknede Hawaii’deki White Lotus adlı otele varışlarını görüyoruz. 

 

Grubun yalnız seyahat eden tek üyesi, kendini “zırdeli bir alkolik” olarak niteleyen, sürekli birilerinin yardımına muhtaç Tanya. Grubun diğer yarısını oluşturan Mossbacher ailesinin annesi Nicole bir teknoloji şirketinin mali işler müdürü. Kocası Mark onun yanında sönük kalmış, her bakımdan güvensiz bir erkek. Oğulları Quinn tuhaf bir ergen. Ondan birkaç yaş büyük olmasına rağmen dünyanın tüm gizemlerini çözmüş gibi görünen Olivia en yakın arkadaşı ve grubun beyaz olmayan tek üyesi Paula’yı da bu ayrıcalıklı tatilden mahrum bırakmak istememiş.

 

Tekneden indiklerinde onları kocaman gülümsemeleriyle karşılayan ekipte otel müdürü Armond , otelin sağlık merkezinin yöneticisi Belinda ve otelde ilk gününü geçiren servis görevlisi Lani yer alıyor. Tekne yaklaşırken Armond ekibine işe yarar bir tüyo veriyor: Çalışanların benliklerini silmeleri ve konukların her türlü kaprisini yerine getirmek için şekilden şekle girmeleri gerekiyor. “Maskelerimizin ardında kaybolmak zorundayız,” diyor, “tropikal bir Kabuki* gibi!”

 

Daha tanışma ânında rezervasyonu olmadığı halde masaj yaptırmak için ısrar eden Tanya’nın isteğini yerine getiren Belinda, kendini bu zengin konuğun sırdaşı konumunda buluveriyor. Rezervasyon yaparken fotoğraflarını gördüğü odaya yerleştirilmediklerini anlayan Shane’in “parasının karşılığını alma” konusundaki saplantılı ısrarı ve otel müdürüne karşı gitgide artan öfkesinin etkisiyle takındığı tutum, Rachel’ın aslında nasıl bir adamla evlendiğini görmesine ve içinde bulunduğu durumu sorgulamasına yol açıyor. Konforlu odalarda, havuz başında, okyanusta, dalış gezilerinde akla gelebilecek her türlü doğa aktivitesini ve dinlenme fırsatını vaat eden bir haftalık tatil bütün karakterlerin birbirleriyle ve kendileriyle ilgili gerçeklerle yüzleşmesine sahne olurken, başlı başına bir varlık haline gelen müziğin tansiyonu giderek artıyor.

  

Konukların ve otel çalışanlarının hikâyeleri anlatıldıkça türlü adaletsizlikler, yapısal çarpıklıklar, küçük büyük kötülükler sökün etmeye başlıyor. Bir yanda üst orta sınıf Beyaz Amerikalıların dünyasına bakış atıyoruz; fakat dizinin her sahnesine sinmiş olan çarpıklık hissi mutlu aile tablolarından da fışkırıyor. Aileden zengin Shane’in bir süs bebeği olarak görüp seçtiği güzel karısı Rachel, Amerikan kültürünün sınıf atlama rüyasını yaşamak için yola çıkıp, elinden geleni yapmasına rağmen geçici ve güvencesiz işlerin hâkim olduğu yeni ekonomi tarafından esir alınmış bir kadın. Orta sınıfa mensup biri olarak bulunduğu ortama dışarıdan, hatta eleştirel bir gözle bakan Rachel’ın hayatının bundan sonrasına dair sorgulaması dizi boyunca sürüyor. Buna karşılık, ondan önceki neslin basamakları tırmanmayı başaran üyelerinden biri olan Nicole, iş insanı personası tarafından yutulduğu için tek bir ânını bile hakikaten yaşamayı başaramayan bir proje insan.

 

Nicole’un müthiş fedakârlıklarla kazandığı servetini önüne serdiği Olivia, onun konumundaki herkes gibi her şeye sahip olmayı hakkı olarak gören bir ayrıcalıklı doğan. En yakın arkadaşı Paula ise normal koşullarda böyle bir otelde kalma şansı bulamayacak biri; hem sınıfsal hem de etnik ayrıksılığı nedeniyle çok geçmeden oradaki varlığını sorgulamaya ve yaptığı yüzeysel çıkarsamayla amaçladığından çok daha büyük sonuçlara yol açacak bir işe girişiyor. Yakınlarda ölen annesinin küllerini serpecek bir yer bulmak için onca yol tepen Tanya ise ayrıcalıklı hayatına rağmen elindeki sermayeyi har vurup harman savurmasının suçunu kendinden başka herkeste arıyor. Onu sürekli ezdiğini, hayallerini yaşamasına izin vermediğini anlatıp durduğu annesinin boşluğunu doldurmak için karşısına çıkan herhangi birine sarılmaya hazır. Ona beklemediği kadar büyük bir rahatlama yaşatan Belinda’nın şifalı ellerinden ve mantralarından öyle etkileniyor ki hemen en büyük silahına, yani parasına sarılıyor. Tanya’nın kendi sağlık merkezini açması gerektiğini söylediği ve bunun için yatırım yapma vaadinde bulunduğu Belinda’nın tereddüdü, çocuğunun verdiği destekle ortadan kalkıyor. Bütün hayatını kaplayan, otelin müşterilerini rahat ettirme pahasına sürekli kaygı yaşamasına yol açan bu işten kurtulmayı, çocuğu için de istiyor. 

 

Çatışan ikililer, karşılıklı aynalar

 

Bu yazının konusu olan kadınlar arasındaki sınıfsal ilişkiler, kimi açıktan kimi üstü kapalı çatışmalarla işleniyor. Kendine yaptığı onca yatırıma rağmen yazar olarak bir türlü parlayamayan, sipariş edildikçe ünlü ve önemli kişiler hakkında profil yazıları yazmakla yetinen Rachel, teknoloji şirketlerinin başarılı kadın yöneticileri konulu bir yazısında konu ettiği Nicole’la karşılaştığına mutlu oluyor. Kendisine gönderilen işi kabul etmesini engelleyen, ona artık çalışması gerekmediğini adeta bir müjde verircesine söyleyen, üstelik yanlış oda meselesi yüzünden histeriye kapılmış kocasından kaçmak ve yazar kimliğini biraz olsun anlamlandırmak için karşısına çıkıp kendini tanıtıyor. Aldığı cevap her bakımdan ters köşe: Nicole onu hatırlıyor hatırlamasına ama yazdığı yazı yüzünden söylemediğini bırakmıyor! Meğer Rachel onu “metoo” hareketinin yarattığı rüzgârla yükselen bir kadın yönetici olarak göstermiş. Rachel çıkmaza giren yazarlık kariyeri ve yaptığı evlilikte yerleştirildiği konum nedeniyle bir varoluş krizine sürüklenmemiş olsa, Nicole hakkında yazdıklarından sonra karşısına çıkmayı aklından bile geçirmezdi muhtemelen.

 

Sabah gözünü açar açmaz mesaisine başlayan, şirketini, ailesini ve içinde bulunduğu her yeri yönetmeye kendini adamış olan Nicole ise en yakınındakilerden bile yıldız mesafesi uzakta olduğu gerçeğiyle yüzleşmemek için kâğıt üzerinde her şeyi en doğru şekilde yapanlardan. Ailesini de bu yüzden bu tatile sürüklemiş zaten. Onun dışında kimsenin olmak istemediği bu yerde iş sorumluluklarından ve toplantılarından uzaklaşmayı bir an bile düşünmüyor. Kocasından daha başarılı olan, daha fazla kazanan kadınların kaderi gibi nitelediği aldatılmayı da bu yüzden –elbette münasip bir diyet niteliğindeki pahalı altın bilezikler karşılığında– sineye çekmiş. Hayatında neyin önemli olduğunu hem kolayca görebildiğimiz hem de asla anlayamayacağımız bir kadın o. Ailesine çok düşkün görünmesine rağmen hiçbiriyle sahici bir ilişkisi yok, kocasıyla sevişmiyor, oğlunun sorunlarından habersiz, kızıyla ayaküstü bir sohbete bile vakit bulamıyor. Bütün hayatını kaplayan şey işi olmasına rağmen, kendini bilmez, yeteneksiz bir yazar tarafından hak etmediği bir noktada olmakla suçlanıyor. Amerikan rüyasını yaşamayı başaran orta yaşlı kadın ile aynı yola çıkıp tıknefes kalmış hemcinsi arasındaki sahnede adeta havai fişekler patlatan haset ve öfke, kanlı bir dövüşü andırıyor. Burada kız kardeşlikten eser yok.

 

Hayata ayrıcalıklı başlamış herkes gibi bunu bir an bile aklından geçirmeyen Olivia’nın en büyük zevki, annesini önüne serdiği imkânlardan aldığı güçle aşağılamak. Annesinin başarısı da, feminizmi de, annelik performansı da Olivia için bir eleştiri malzemesi. Fakat onun hayatında sahici olan bir şey var mı diye soruyor insan. En yakın arkadaşı olduğunu söylediği, tatilde aynı yatağı paylaştığı, hatta üstü kapalı bir çekim hissettiği Paula’yla bir olup tüm dünyayı ve üzerindeki her varlığı eleştirmek için mühimmat toplarcasına okuyor. Hemen her sahnede ellerinde farklı birer kitap görüyoruz. Kitaplar öyle basit şeyler değil; bir Nietzsche derlemesi, Freud’un Rüyaların Yorumu, Camille Paglia’nın Cinsel Kimlikler’i, Frantz Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri, Judith Butler’ın Cinsiyet Belası, Aimé Césaire’ın Sömürgecilik Üzerine Söylev’i ve bir Lacan seçkisi. Bir sahnede Shane’in işaret ettiği gibi, bu kitapları okuma hızları akıl almaz! Bu entelektüel birikimi sohbetlerinde ya da genel olarak tavırlarında göstermedikleri gibi, aralarındaki ilişki de, aksini iddia etmelerine rağmen, kız kardeşlikten nasibini almamış. Yakın geçmişte Olivia’nın, Paula’nın birlikte olduğu adamı ayarttığını, bu yüzden aralarında çözülememiş bir mesele olduğunu anlıyoruz. Bölgenin yerlisi bir otel çalışanı olan Kai’den hoşlanan Paula tam da bu sebeple ilişkisini Olivia’dan gizliyor ve aynı yatakta sırt sırta yatan bu “en yakın” arkadaşlar koca bir yalanın üzerine kurulu ilişkilerinde ancak önlerine geleni eleştirirken el ele verebiliyor. Paula’nın hem sınıfsal hem de etnik bir yakınlık duyarak yardım etmek istediği Kai’ye zorla uygulattığı planın yol açtığı sonuçlarla –çok üzülse de– yüzleşmemesi, onun da dilinden düşürmediği değerlere gerçekte bağlılık duymadığını gösteriyor. Eleştirel oburluklarına, her konuda yargı dağıtmalarına rağmen, yeni neslin bu iki üyesi dostluktan başlayarak herhangi bir kavramın içini doldurma yeteneğinden ve sahicilikten yoksun olduklarını defalarca kanıtlıyor.

 

Annesi tarafından bale kariyerinin engellendiğini (hem de o zamanlar zayıf olmasına rağmen!) anlatarak hayatındaki tüm başarısızlıkları meşru kıldığına inanan, elindeki sınırsız imkânı amaçsızca yaşamak için kullanan Tanya ilginç bir biçimde bu beyaz ayrıcalıklılar sınıfının en zararsız görünen üyesi. Parasını doğrudan güce tahvil etmemiş tek karakter o; fakat bütün “iyi niyetiyle” yardım etmek istediği Belinda’yı küçücük ve anlamsız bir meşgale bulduğu anda yüz üstü bırakması, aralarındaki ilişkinin doğasını özetliyor. Parayla satın aldığı bir hizmeti dostluk, yakınlık olarak yorumlayacak kadar çaresiz bir zenginin ve içinde bulunduğu zor durum yüzünden para için bu yanılgının sürmesine izin veren yoksulun karşı karşıya geldiği ilişki, dizide sınıf çatışmasının klasik görünümlerinden birini sunuyor. Açacağı sağlık merkezi için hazırladığı sunum dosyasıyla kalakalan Belinda’nın boncuk boncuk yaşları belki de bu yüzden değdiği yerimizi yakıyor. Tanya ile Belinda’nın ilişkisi hem müşteri-çalışan hem de yoksul siyah-zengin beyaz aksında birden çok adaletsizliğin sahnesine dönüşüyor.

 

İşi gereği insanlara sürekli konfor, esenlik, sağlık ve huzur sunmaktan sorumluymuş gibi muamele edilen Belinda, tüm imkânlarına rağmen sürekli bocalayan beyazların derdini dinliyor, onlara nasihat veriyor. Sınıf eleştirisi yapan anlatılarda sık sık yer verilen yoksul ama zeki, beyaz karakterlere daima destek olan siyah karakter o; bu anlatının farkı, onun bakış açısını da görebilmemiz, acısına ve hüsranına tanık olmamız. Yine klasik anlatıdan sapan bir unsur, Belinda’nın sabrının giderek azalması. Katlanılmaz tavırlarına rağmen istediği sürece yanında olduğu Tanya tarafından yarı yolda bırakılan Belinda, Rachel’ın evliliğine ilişkin kuşkularını dinleyip onu teskin edemiyor ya da ayakları üzerinde durmasının önemini hatırlatacak bir yüreklendirme konuşması yapmıyor. Kendi kararını vermek zorunda kalan Rachel’ın kendini gerçekleştirme yolunda vereceği savaş yerine zenginliği ve lüks bir yaşamı seçmesinde Belinda’nın bu “yokluğunun” da etkisi var. Sınıfsal olarak yakın konumlardaki iki kadının birbirine teğet geçmesi, gerçekleşmemiş bir seçenek olarak olasılıklar evreninde asılı kalıyor.

 

İnsanlık durumunun son sürümü 

 

Hiçbiri şablon kötü olmayan bu karakterler tarafından düşünülmeden edilen laflar, verilen sözler, yapılan kaçamak yorumlar ya da ortaya dökülen kökleşmiş önyargılar, bu çekirdeği çürük sistemin cilasını çatırdatırken “alışıldık” olana başka bir bakış atmaya çağırıyor seyirciyi. Nicole ergen oğlu Quinn’in yalnızlığı konusunda “heteroseksüel beyaz erkeklerin toplumun en zor durumdaki grubu” olduğunu söyleyerek bütün içtenliğiyle hayıflanırken, karşısında oturan Paula’nın ten renginin ve dolayısıyla olası deneyimlerinin farkında bile değil. Zaman zaman değişen ikililer birbirlerinin çarpıklıklarını acımasızca yansıtıyor: Bir yanda Nicole ve kızı Olivia, içinde bulundukları ortamın sunduklarını, paralarıyla istedikleri şeyi almayı öylesine normalleştirmişler ki sorun bile denemeyecek sıkıntılarını dünyanın sonu gibi görmekten ve göstermekten bir an olsun geri durmuyorlar. Olivia mensubu olduğu neslin wokeness kültürünü kuşanmış bir savaşçı edasıyla herkesi her konuda eleştirmeyi de kendine atfettiği hakların arasına katmış; üstelik bütün bu konularda parmağını bile kıpırdatma gereği duymadan. Nicole, beş para etmez bir yazar olarak gördüğü Rachel’ın iş dünyasında yaşadığı geçicilik, güvensizlik, her an ikame edilebilirlik kâbuslarını tüm gücüne, titrine ve parasına rağmen her gün her saat gördüğü gerçeğiyle yüzleşebilecek bir durumda değil. Paula’nın sınıfsal özdeşlik kurarak Kai’ye yardım etme isteğinin altında, hınç duyduğu dost-yüzlü-düşmanı Olivia’dan ve üst sınıfların çirkinliklerinin temsili olarak gördüğü ailesinden intikam alma isteği yatıyor. Kimliğini yitirmeme savaşı verdiğini zannederken, o güne dek doğru olduğunu düşündüğü her şeyi terk etme noktasına savrulan Rachel, hayattaki seçimlerimizin bize rağmen işleyen bir yönü de olduğunu hatırlatıyor. 

 

Bütün bu karşılaşmalarla bir bakıma insanlık durumunun güncel sürümünü sunan The White Lotus pek çok katmanına neşter attığı sistemi otopsi masasındaki bir kadavra gibi önümüze sererken, gözlemlerin ötesine geçip yapılacaklar listesini elimize tutuşturmuyor. Olayların gidişatı içinde karakterlerin her biri yaptığı hatalarla bir anlığına göz göze geliyor; fakat tam bir adım atıp bu kez diğer yolu seçebilecekken yeniden sonsuz döngünün içine devriliyor. Rachel’ın balayı tatillerini “basıp” kan donduran kadınlık dersleri veren, olmak istemediği her şeyin simgesi gibi gördüğü kayınvalidesinin ayrıntılarıyla tasvir ettiği hayata ve kadınlığa teslim olması, bu bengi döngünün nesiller boyu nasıl tekrarlandığını da satır arasında işaret ediyor. Sonuçta nilüfer yiyenler parasını ödedikleri müddetçe sonsuz kaçışlarını sürdürürken, onlara hizmet etmek zorunda olanlar yüzlerine o gülümsemeyi yapıştırmaktan asla kaçamayacaklar. İnsanın ağzında çamur tadı bırakan bir gerçeklik bu.

 

 

*Kabuki: Bir Japon halk tiyatrosu türü

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

MEYDAN

YBir Miyoma Kaç Doktor Lazım?
Bir Miyoma Kaç Doktor Lazım?

T görüştüğü ilk doktorları dinlese rahmini aldırmış olacaktı.

Bir de bunlar var

Serdar Ortaç’ın Günahları: Yar Ayrı Gayrın mı Var?
Kadın Mimarlar II: Charlotte Perriand ve Yastığın Kenarları
Bir Kadın Keşfetti Ateşi

Pin It on Pinterest