İşte bütün gençliğim de aşkım da budur. İki selam almak, üç dayak yemek.  Yine de yaşadım ben aşkı, yaşamayanlar düşünsün.

ECİNNİLİK

Sevim annenin üç günlük aşkı

Bizim aile kadınlarının gece sohbetlerine doyum olmaz. Konu eskilerden açıldığında; hele de aşktan, ihanetten, acılardan başlayınca herkes bir olur içini döker durur. Kız kardeşim, ben, annem, teyzem, anneannem ve anneannemin ablası Sevim anneyle beraber altı kadın, üç kuşak ediyoruz. Herkesin yanında bacısı, işte yine öyle bir gecede aşkı konuşmaya başlıyoruz.

 

Kardeşimin aşk heyecanının yüzüne vurduğunu, gözlerinin parladığını söylüyor teyzem. “Aşk ne kadar güzel ve güçlü bir duygu değil mi?” diye soruyor.

 

“Ben yaşadım” diye cevaplıyor Sevim anne, “Siz kendinize bakın.’’ diyerek basıyor şen kahkahasını. Annemden, şakayla karışık. “Allah’ım bana da nasip et!” diye bir ses yükseliyor.  “Ben de yaşadım birkaç tane.” diye hınzırca gülüyor teyzem.

 

İyi ettin diyoruz teyzeme hep beraber.

 

“Ahh yazık beeen” diye iç çekiyor anneannem.

 

“Âşık oldum, hem de ne aşk, vallahi yaşadım üç koca gün” diye devam ediyor Sevim anne. 

 

‘’Üç gün mü? Nasıl aşkmış o?’’ diyerek Sevim anneye bakıyorum.

 

“Üç gün sürdü. Ama sen o üç günü bana sor kızanım.” diyerek başlıyor anlatmaya. 

 

“Dr. Kimble’a âşık oldum ben.  Kimble, bizim zamanımızın ünlü dizisinin başrolüydü. Diziden mi etkilendim, adamı beğenip hayal mi ettim, artık ne olduysa bir gece rüyamda gördüm. Adamla sarmaş dolaşım, öpmelere doyamıyorum. O bana sarılıyor ‘seni seviyorum’ diyor, ben ona sarılıyorum ‘seni seviyorum’ diyorum. Bir uyandım ki, Dr. Kimble gitmemiş. Her yerde onu görüyor, onu düşünüyor, her an onunla beraber olmak istiyorum. Rüyamdaki gibi sarılmak istiyorum. Üç gün boyunca, geceli gündüzlü kızanım, vallahi çıldıracaktım. Geceleri rüyamdaki gibi aynı pozisyonda yatıyorum, sanki adam sarılıyor bana. Çıkaramıyorum aklımdan, vallahi sanki hep yanımda. Yemek yapıyorum tencerenin içinde, yemek yiyorum sanki kaşık bana sevgi veriyor.”

 

Kaşıktan sevgi alan Sevim anneye gülüyoruz.

 

“Vallahi kız, bak bak nasıl gülüyorlar. Televizyonda, koltukta, duvarda, baktığım her yerde Kimble. Konuşuyoruz, sarılıyoruz, öpüşüyoruz. Öylesi bir duygu, delirecek gibiyim. Namaz kılıyorum Kimble yine yanımda. Utanıyorum, kalkıp yıkanıyorum ama sonra gene sarılıyorum adama. Allah falan bana mısın demiyor. Su içiyorum ama sanki onu içiyorum böylesi bir şey.  O bir gece, bir sarılmayla…‘’ 

 

“Kaç yaşındaydın Sevim anne” diye soruyorum merakla,

 

“Büyüktüm evladım, öyle çocuk değildim. Evliydim, iki evladım vardı hem de” diyor,  ‘’En kötüsü de oydu zaten.” 

 

“Bir taraftan korkun var kocandan, gece uykuda bir şey dersin falan.  İki tane çocuğun var ama sen ölüyorsun elin adamı için. Kocam bana sarıldığı zaman çok kötü hissettim. Düşün, ona sarıldığını düşünürken kocana sarılıyorsun. İçimde delice bir sır gibi. Üç günden sonra da işte bu sıkıntı peydah oldu bana sonra yavaş yavaş o da gitti, hafifledi. Rahatladım mı, alıştım mı onu bilemem artık. Birkaç ayda öyle sürdü gitti ama o üç gün gibi değil, o üç gün hiçbir şeyle anlatılamaz. Aşktı o, o kadar!” diyerek, elini sehpaya vuruyor.

 

“Peki, Kimble gerçek olsaydı ve karşına geçip Sevim gel deseydi ona gider miydin?” diye soruyorum.

 

“Giderdim” diyor emin bir şekilde, “O üç gün içinde beni hiçbir kazık tutmazdı kızanım’’ diyerek basıyor kahkahasını.

 

“Bir daha öyle duygular yaşamak ister miydin?” diye soruyorum. Gülüyor ama geçiştiriyor.

 

“Biz öyle gezemezdik, annem salmazdı ki bizi. Nerede yaşayalım o duyguları? Gerçi yine de yaşadık bir şeyler.  Genç kızlığımda, çocukluk aşkım İbrahim vardı. Evimizin önünden geçerken bana selam verirdi.” Sevim anne elini, saçlarını tarar gibi yaparak geriye atıyor “İşte,  bu kadardı arkadaşlığımız” diyor.

 

Anneannem, Sevim annenin eliyle saçlarını tarar gibi yapışını açıklıyor. “Bu hareket selam vermek, selam almakmış eskiden” 

 

Sevim anne, ‘’Ahhh o selamdan ne çok dayak yedim ben’’ diyerek gülüyor.  ‘’Bizim evin bitişiğindeki evde komşunun oğlu vardı, adı Ahmet. Evlerimizin arasındaki duvar yıkıktı. Bir gün ben su çekmeye gittim kuyuya, iki metre arası var yok duvarla kuyunun. Ben su çekerken Ahmet duvarın dibinden bana selam verdi. Ben de selamına karşılık verdim’’ diyor. Kendi selamını taklit ederken çapkın bir şekilde süzülmeyi ihmal etmiyor. 

 

“O selamı annem gör!”

 

“Haydiiiii” diye bağrışıyoruz. 

 

“Bir dayak! Vay sen Ahmet’e nasıl selam verirsin diye bir kamyon dayak yedim. Ahmet’i bir daha gördüm mü kaçacak yer aradım hep sonra.”

 

Anneannem soruyor “Gene Ahmet abi miydi be abla kornaya basıp geçen?”

 

“Yok İsmetti o, ona da selam vermiştim.’’ diyerek çapkın selamını tekrarlıyor.

 

Anneannem, “İsmet Abi, Sevim Sevim Sevim diye basarmış kornaya güya” diyor.

 

Sevim anne giriyor araya ‘’Bizim Hayriye yenge vardı. Demirci Hüsnü’nün annesi, Deli Naciye’nin kaynanası. Çok dedikoducu bir kadındı, Allah rahmet eylesin. İsmet’i bizim evin önünden geçerken ya görmüş, ya birilerinden duymuş. Anneme demiş ki, buradan Nazime Hanımın İsmet geçiyor, kornayı Sevim Sevim Sevim diye bağırttırıyor.”

 

“Nursuz Hayriye” diyerek başını iki yana sallıyor anneannem. “Aman ne saçmalık, nasıl çalacak İsmet öyle korna, pompalı korna nasıl desin Sevim diye. İşte küçük yer, hep bir iftira.”

 

Devam ediyor Sevim anne, “Tabi annem işkillenmiş. Bir gün İsmet yine bisikletle geçiyor, ben de misafir odasının camından İsmet’e selama hazırlanıyorum. Elimi saçıma atmamla annemin girmesi bir oldu odaya. Sonra bir güzel süpürgenin sapınla… İsmet’in annesi biraz oynakmış öyle derlerdi. ‘Sen orospunun oğluna mı tutuldun’ diye bir dayak daha. ‘Anne yok bir şey, vallahi yok bir şey’ diye diye canım çıktı. Annemi inandırmak ya üç ya beş senemi aldı.”

 

“İşte bütün gençliğim de aşkım da budur. İki selam almak, üç dayak yemek.  Yine de yaşadım ben aşkı, yaşamayanlar düşünsün.’’ diyerek anneanneme nispet yapıyor. 

 

Sevim anneyi düşünüyorum. İnsanın içini sımsıcak eden kahkahalarına, acılarını bile neşe içinde anlatabilme yeteneğine, çocuklar kadar engin yaşam enerjisine hayran oluyorum. Ona göre, eğer neşesi olmazsa yapayalnız kalırmış. Yapayalnız kalırsa keşfedemez, dinleyemez, öğrenemezmiş. Mutsuz insanları kimse sevmez, istemezmiş yanında. O yüzden ne yaşarsa yaşasın gülmeli, her sohbeti her karşılaşmayı neşe içinde kucaklamalıymış.

 

Sevim Anne oldum olası asi ruhlu bir kadınmış. Anneannemin tabiriyle “Sevim nerede at üstünde, Sevim nerede motora binmeye kaçmış…”  Üç kız bir erkekten oluşan dört çocuklu bir ailenin üçüncü çocuğu olarak dünyaya gelmiş. Babaları çok gençken vefat etmiş. Abisi evin tek erkek çocuğu olması nedeniyle fazlaca şımartılmış, sonunda bencil ve kötü kalpli bir insana dönüşmüş. Anneleri ise çok çalışkan, zeki ve güçlü bir kadınmış. Küçük yerde yaşayıp, genç yaşta dul kalmanın verdiği tedirginlikle, tüm kızlarını bir an önce evlendirmeyi öncelikli görevi bilmiş. 

 

En büyük kızını evlendirdikten sonra sıra evin çılgın kızı Sevim’e gelmiş. Sevim oldum olası evlenmeyi hiç istememiş. O gezmek, görmek, yeni şeyler denemek istermiş. Hayata karşı korkusuz ve arsız bir yaşam aşkıyla doluymuş. Gel gör ki küçük yerde, dul kadının evde duran erişkin kızına, her yerden laf gelirmiş. Namus bu ya, bir an önce evini yurdunu bilsin diye biriyle baş göz edilmesi gerekmiş. Bir adam gelmiş; boylu poslu ama kapkara, sevimsiz mi sevimsiz. 17 yaşındaki Sevim bu adamı hiç mi hiç sevmemiş. Ailelerin oluru alınınca, Sevim itiraz edememiş. Gün gelmiş, nikâh için hazırlıklar tamamlanmış. Sevim iyice korkmaya başlamış. Nikâha kadar sesini çıkaramamış ama ne zaman anne evinden gitme zamanı gelmiş, işte orada isyan bayraklarını çekmiş, “Bu evden gitmem, bu adama da yar olmam” diye ant içmiş. Onu bekleyen adamla gitmemiş. Bakmışlar Sevim’i ikna etmek mümkün değil, zorlasalar Sevim canına kıyıverir. Nasıl olsa eli eline değmedi deyip, nikâhı bozmuşlar. Fakat küçük yer; kimse ne Sevim’i ne gönlünü, ne de olanı bilmiş. Herkes konuşmuş da konuşmuş. Zaman geçmiş, Sevim 22’sine basmış, evde kalmış kız olarak köyde de yaftalanmış. Onun umuru değilmiş gerçi ama abisinin gönlü bir gün muhtarın kızı Şefika’ya kaymış.  Şefika, ‘’Senin dul anan, bir küçük kız kardeşin, bir de evde kalmış koca karı ablan var. Ben sana varmam.’’ demesin mi? Abi delirmiş. Kendisini verdiği içkinin de etkisiyle, “Senin yüzünden evlenemedim!” diye Sevim’e hayatı dar etmiş.

 

O gün karar vermiş Sevim, burada bana rahat yok demiş. Ağlayarak akrabası Füsun ablasına koşmuş ve “Yok mu beni alan bir kör bir topal, hemen yarın varacağım.” diye kararını iletmiş. Elbette varmış; Sevim’in enerjisini, güzelliğini gören, ondan 18 yaş büyük Kemal gelmiş. Sevim’i istemeye geldiklerinde 40 yaşındaki adamın damat olduğunu kimse anlamamış da, damadı görünce yürekleri hop etmiş. Sevim ikinci kez evlilikten dönemezmiş. Gururu incinmiş ama her şeyden öte annesinin, abisinin ve kardeşinin huzuru için bu adamı kabul etmiş. Bir tek şart koşmuş adama, vazgeçtiği evliliği ile ilgili kötü bir şey söylemesinmiş. Evlenirken tek korkusu da kocasının onu anne evine kıskançlık edip göndermemesiymiş. Neyse ki adam onu korktuğu gibi üzmemiş. 

 

Onun hikâyesi burada mutlu sonla bitmemiş maalesef. Şanssızlıklar ve kötü kader bir türlü yakasından düşmemiş. İki çocuk getirmiş dünyaya. İşler yolunda giderken bir yangınla iş yerlerini kaybetmiş. Ekmek teknesinin yanması içini yakmış. Üzüntü, filmlerdeki gibi, bir gecede saçlarını bembeyaz etmiş. İki oğlu henüz tam büyümeden kocasını da bir gece kaybetmiş. Maddi sıkıntılarla dolu bir dönem başlamış hayatında. Bir zaman evine haciz gelmiş, tüm eşyalarını kaybetmiş. Bir zaman toparlamış, sonra ihtiyaç hasıl etmiş, kolunda ki koynunda ki altınlarını bir bir satmış. O Amazonlar kadar gözü kara savaşmış dünyayla. Evin yenisini kurmuş, altınları boş verip bembeyaz tenini boncuklarla süslemiş. Uzunca yıllar beyaz iş çılgınlığıyla geçinip ayakta kalmış. Hem beyaz işlerini (dantel) hem hayatını güzelleştirmek için, ilmek ilmek emek harcamış.

 

Gel zaman git zaman hayatına torunlar girmiş, gelinler gelmiş. Kimileriyse tek tek gitmiş. Oğlunun birini gencecikken kaybetmiş. Hala burnunun direği sızlarmış ismini duyunca. İlk gün gibi, o acı hiç eksilmemiş. O yine de devam etmiş gülmeye, hayatı sevmeye, merak etmeye, görmeye… Bütün özlemlerine gebe, elindekilerle mutlu olmaya çok gayret etmiş. Üzerine geçirdiği hastalıklar uzun süren ameliyatlar eklenmiş. Saçlarının bir kısmını hastalıkta, bir kısmını üzüntüden dökmüş. Hep kelleşmesine üzülür, bir tek saçları gür olanlara imrenirmiş. 

 

Mücadele ile geçen zamanda yaşlılık kendini iyice hissettirmeye başlamış. Tek başına evden çıkamaz olmuş. O ise caddeye bakan küçük evinin camından, dünyayı kucaklamayı seçmiş. Anılarına tutunmuş, yıllarca biriktirdiği eşyalarına tutunmuş.  Eşi dostu bir de eşyaları onun 85 senesiymiş. Fakat diğer oğlunun işleri bozulup eşini de kaybedince, hayat Sevim Annenin artık yalnız yaşama lüksü olmadığına hüküm getirmiş. Evini bozarak oğlunun yanına giderken; kimi çöpe, kimi eşine dostuna giden eşyalarına neden bu kadar üzüldüğünü kimseye diyememiş. Bir bardağa içerlemiş, kırlentini özlemiş, kıyıp da seremediği masa örtülerine ah çekmiş. Özgürlüğünü oğlunun evinde kaybetmiş. Mecburiyetler onu bir odaya hapsetmiş.

 

Neşesini kaybetmiş gibi görünüyor son zamanlarda. Eskiye nazaran hayli durgun. Sık sık anneanneme gelip bir süre kalıyor.  Yine de dinleyen olunca onu, tüm hikâyelerini heyecan içinde anlatmaya devam ediyor. Sohbetlerimizde en çok o gülüyor, güldürüyor. Bence hala hayattan en çok o zevk alıyor. 

 

Anneannem, ‘’Abla, senin saçlar adamlara selam gönderirken dökülmüş olmasın, bak benimkiler fırça gibi yerinde.’’ diyor. 

 

Basıyor şen kahkahasını Sevim Anne. 

 

 

Görsel notu: Dr. Kimble, 1963-1967 yılları arasında çekilmiş Fugitive dizisinin ana karakteri. Türkiye’de 1974-1977 yılları arasında gösterilen dizide Dr. Kimble’ı canlandıran oyuncunun adı, David Janssen.

 

 

 

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bir de bunlar var

Salgın Capcanlı ve Tuhaf Rüyalar Gördürüyor. Peki Ama Nasıl?
“Kadın DNA’sı Daha Ahlaklı”
Mantra Gibi Mantra: Kusura Bakma İş İşten Geçti

Pin It on Pinterest