Eşyalarımız, ideolojilerimiz. Eşyalarımız, uzuvlarımız.

ECİNNİLİK

IKEA ve Sırt Çantasında Taşıdıklarımız

“Soy(un)mak olarak adlandırılabilecek bu eşsiz deneyimin güzelliği, neden kendimizi evleri dayayıp döşemeye mecbur kıldığımızı merak ettiriyor; neden cinsiyetimizi ezberlemek zorunda olduğumuzu (…) Normatif heteroseksüellik arzulayan bedene karşı neyse, IKEA da ikamet etme sanatına karşı o. Bir masayla sandalye sorgulanamaz biçimde birbirlerini bütünleyen bir çift oluşturuyor. Bir dolap, özel mülkiyetin ilk belgesi. Bir masa lambası, mantık evliliği.”

(Paul Preciado, An Apartment on Uranus, s. 197)

 

Sayfayı daha sonra geri dönebilmek için kıvırıp, huzursuzca gülümsüyorum. Geçen hafta sipariş ettiğimiz diğer mobilyalarla teslim edilmiş siyah SKURUP terkedildiği köşesinden bana bakıyor. Oysa sepetimize ayaklı bir salon aydınlatması eklememiş, e-faturaya göre parasını da ödememişiz. Habersizce gelen bu davetsiz misafir, aldığımız diğer mobilyaların gelişigüzelliğini yüzümüze vuruyor; boş kiraladığımız iki göz bodrum katı dairesini can havliyle doldurmaya çalıştığımızı anlar gibi… Hayatıma ve ilişkilerime meşrutiyet kazandırma çabalarım sürüp giderken Preciado’nun anlattığı şekilde, hep kendi kurduğum tuzaklara düşüyorum. Evleri gezerken, akşam yemek yaptığımda, müşterek düşlerimizde attığım ilk adım hep bir başkasının. Neyse işte, apar topar yerleştiğimiz evden 6 ay sonra apar topar taşınana kadar heteronormativitenin yuvamızdaki yorgun temsilcisini nereye koyacağımıza karar veremiyoruz. 

 

Paul B. Preciado kendi tabiriyle ‘testisleri sırt çantasındaki 250 mg’lık testesteron şişesinde seyahat eden’ biri. Aynı zamanda, tekno-feminizm denince akıllara gelen, aralarında An Apartment on Uranus (Fitzcarraldo Editions, 2019) ve Testo Junkie: Sex, Drugs and Biopolitics’in (The Feminist Press, 2013) bulunduğu 4 kitabın yazarı; Barselona’daki çağdaş sanat müzesi MACBA’nın araştırma kolunun ve Bağımsız Çalışmalar Programı’nın (PEI) eski yöneticisi. 2014’ten 2017’ye kadar ise documenta 14’ün kamu programları küratörlüğünü üstlenmiş. 2013’te yayınlanan ‘Testo Junkie’ kitabı kendine günlük testosteron dozları enjekte ettiği sürece tanıklık ediyor. 2016’da yıldırıcı yasal süreçlerin sonunda bir gün Preciado 46 yaşındayken, yerel gazetenin resmi doğumlar bülteninde Paul Beatriz Preciado Ruiz ismi yayınlanıyor. Paul B. Preciado: İsminin karakterleri yeni doğmuş diğer bebeklerinkinin arasına karışıyor. 

 

Bahsettiğim yıldırıcı süreçlerin sorumlusu yalnızca trans bireylere karşı açıkça düşmanlık besleyen devlet kurumlarının dayattığı bürokratik işlemler silsilesi ve tıbbi otoriteler değil, toplumun geçiş veya dönüşüm sürecinde olan her varlığa ya da düşünceye olan şiddetli tepkisi. Öyle görünüyor ki, gri sahalara karşı tahammülümüz sıfır. Preciado, kendi cinsiyet uyum sürecini anlamlandırırken bireyleri, toplumsal cinsiyet rollerine bağlı erkek-kadın kutupları ekseninde hapseden tüm sosyal yapılara başkaldırının önemini vurguluyor. Böylece bazıları için alışıldık, birçoğu içinse hala oldukça marjinal bir görüş ortaya atıyor: Hormon tedavisini ‘erkek’ olmak ve bu destansı rolle ilintili kalıpları bedeni üzerinden çoğunluk tarafından kabul görülür biçimde yaşamak için değil, toplumun ayrıcalıklı olarak erkeklere adadığı bir takım fiziksel özellikleri ele geçirip, normlara ihanet etmek için seçmek. Yani yazarın şahsi kimliğine yönelik sabotajı, cinsel yönelim ve biyolojik cinsiyetten bağımsız bir benlik inşa edebilme çabalarından yalnızca biri. Eğer iyi günümüzdeysek ve biraz da heveslerimize kaptırmışsak kendimizi, bir önceki cümledeki ‘benlik’ sözcüğünü ‘topluluk’ ile değiştirip okuyabiliriz. 

 

Haraway, Puig de Bellacasa ya da Preciado gibi yazarların ideolojilerinin yoldaşlığıyla anlamlandırmaya çalıştığım ana fikir okulda, evde, mahallemizde öğretildiğimizin aksine birtakım şeylerin: eşyaların, insan/hayvanların, kurumların, evlerin, şirketlerin birbirlerinden bağımsız kavramlar olmak yerine aralarında kurdukları etkileşim ağlarıyla var oldukları. Ben testislerimi sırt çantamda taşımıyorum ama bedenlerimizin nerede başlayıp nerede bittiğinin sınırlarını çizmenin kolay iş olmadığının farkındayım. Somut bir şekilde birbirleriyle etkileşim içinde olmanın ötesinde nesneler ve özneler birbirlerinin dünyalarını oluşturuyor, dönüştürüyor, tanımlıyor. Bu tabanda herkes biraz edilgen, her şey biraz etken. Ikea mobilyaları ise kapitalizmin ya da ataerkilliğin basit bir metaforu değil, yaşamımızı bağlı kalmayı seçerek kurduğumuz değerler bütününün bir parçası. Belki de hem dünyamızı oluşturan hem de üzerimizde tahakküm kuran unsurlara karşı daha kapsamlı bir hassasiyet, aldırış göstermeliyiz. Eşyalarımız, ideolojilerimiz. Eşyalarımız, uzuvlarımız. Yoksa dalgın bir anın ertesinde bir bakmışız, Ikea (orta sınıf) evimizin her şeyi oluvermiş. 

 

Başa dönecek olursak evet, ben de parkelerden ve dört duvardan başka hiçbir şeyin bulunmadığı boş odalarda kurallardan, alışkanlıklardan, isimlerden ve sıfatlardan sıyrılarak sevişebilmek istiyorum, hem bu da sevmeye dair her şey gibi öğrenilebilecek olsa gerek. 

 

 

 

Görsel: Cecily Brown, A Room of One’s Own, 2020

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

MEYDAN

YLola Olufemi: Feminizm, Mola Arası*
Lola Olufemi: Feminizm, Mola Arası*

Belki umut dolu bir karamsarlık en iyi şansımız – farklılıkların üstünde örgütlenmemizin nedeni bunun sorunlarımızı çözüme ulaştırması değil, fakat fiile dönüştürmeyi amaçladığımız görüşlerin herkesi kapsaması gerekiyor.

Bir de bunlar var

Stoya
ANLAYAMAZSINIZ
Kemençen Olayım Çal Beni

Pin It on Pinterest