Sanatçı Şükran Moral'la toplumun kanepesinin altındaki tozları, kadın sanatçılara layık görülen soruları, “yazarkasa medya”yı ve sanatını konuştuk.

SANAT

Şükran Moral ile Röportaj: “Sanat tarihine girmek mi önemli, bulaşıkları yıkamak mı?”

Sanatçı Şükran Moral’ın dünyanın dört bir yanında sergilenen eserlerinin muhteşem bir ortak özelliği var: Hepsi karşısına aldığı bir koca dünyayı oyuna getirip sınıyor, yere çalıp sonra özenle tekrar şekillendiriyor. Kadın cinayetlerini, namusu, şiddeti ve ikiyüzlülüğü boğazından tutup önünüze getiriyor, artık bakmamak için kaçacak yeriniz kalmayana kadar. Eserlerindeki, o türden bir korkusuzluk işte. Moral’ın kendini çarmıha gerdiği “ARTİSTA”sını ve kendini bir genelevin tam ortasına koyduğu çalışmasını ilk gördüğümde içime çöreklenen hissi hiç unutmuyorum: Eserlerin korkusuzluğu karşısında unufak olmuş ve bundan tam manasıyla şeref duymuştum. Sanki eve gidince internette bir daha bulamayacakmışım, hayal görmüşüm gibi panikle ismini cebimde bulduğum bir fişin arkasına not ettiğimi hatırlıyorum. İsmini tabii ki asla unutmadım, o beyaz sergi koridorundan da saygı, korku ve cesaretin birleştiği yeni bir duyguyla çıktım. O günden bugüne Moral en sevdiğim sanatçılardan biri oldu. Ve sonra geçen hafta ne oldu? Kendisi çok sağolsun bana vakit ayırdı, beraber toplumun kanepesinin altındaki tozları, “yazarkasa medya”yı ve sanatını konuştuk. Söyleşi aşağıda.

 

Romanlarında bilimin insan hırsıyla buluşması ve karanlık bir geleceği tasvir eden Amerikalı yazar Margaret Atwood’a “Ev hayatıyla yazarlığı nasıl bir arada götürüyorsunuz?” diye bir soru soruyorlar, o da gülerek “Kanepemin altındaki tozlara bakın” diyor. Bu tabii erkek sanatçılara asla layık görülmeyen bir soru, akla bile gelmez. Sizin de aynı gerilimi hissettiğiniz oluyor mu?

 

Harika bir soru! Bu sorunun içinde cevabı da var. Neden yaratıcı kadınların daha az olduğu, bu sorunun içinde gizli.

 

Yaratıcı bir erkekten haşa ev temizliği beklenir mi? Asla. Zaten o muhterem yaratıcıdır, dahidir ve de bu topluma yeter de artar bile. Kadın yazar önemli de olsa, temizlikle aran nasıl, diye sorulur. Otomatik olarak ev işleri kadını görevi olarak görülür. Mesela iyi yemek yapsam, bunun yanı sıra iyi bir sanatçı olsam, toplum elinden gelse iyi aşçı olduğumu veya iyi bir anne olduğumu vurgulamayı sever. Kadınlar tuvaleti temizlerken nasıl baş yapıt yaratabilirler ki?

 

İfade özgürlüğünün gittikçe daha da boğazına basıldığı Türkiye’de bu çalışmaları sergilemenizin ne kadar büyük bir cesaret olduğu su götürmez ama… Genelde yabancı röportajlarda çalışmalarınızla ilgili sorulan sorulara baktığımda İslam ve Ortadoğu’ya odaklandıklarını görüyorum, sanki konu edindiğiniz namus, kadına şiddet ve ayrımcılık gibi kavramlar sadece bu ülkede olan sorunlarmış gibi. Batılı medyanın bu tavrını biraz koftici buluyor musunuz?

 

Batı aydınında bir sorun var, “politicamente corretto” yani “politik olarak haklı olmak” anlamına gelir. Bunu aşmaları çok zor. Tabii ki kadına şiddet batıda ve doğuda da var. İyi niyetle yaklaşırsak: Türkiye’den gelen bir sanatçıya “Sizde olaylar nasıl?” diye sormak, öteki kültürde neler oluyor, sorusuna bir cevap aramak normal, zaten biz kendi sorunlarımızı biliyoruz. Fakat çoğu kez kendilerinde olan bitene kapalılar. 90’lı yıllarda Avrupalı kadınlar tüketim toplumunun baş döndürülücüğüne kapılarak, “ben feminist değilim” veya “biz kadınlar feminizmi abarttık” gibi saçma, uzlaşmacı bir tavır geliştirdiler. Sonuçta Batı’daki kadın da toplum tarafından bir obje olarak görülüyor. Diş ağrısı, ilacı satarken bile kadın poposu kullanmaktan çekinmiyorlar. ‘EUROPEAN CULTURE IS RACIST’ isimli, Avrupa bayrağının simgesini koyduğum bir iş yapmıştım. Yıl 1992’ydi ve bu Avrupa’da da sergilendi. Avrupa’nın iki yüzülülüğünü de eleştirdiğim çok işim var. Bunlardan bir kendimi çarmıha gerdiğim iş, “ARTİSTA”. Yalnız bu işimin göndermeleri çok yoğun, sadece onları eleştirdim diyemem.

 

2009’da “Family Night” (“Karanlık Aile”) işim mesela İtalyanların Family Day günün tiye alan bir iştir. Aile Günü diye bir festaları var, mutlu aile tablosu yaratmak için. Şöyle bir yaklaşım da çok yanlış olur: Aman elalem bizim sorunları bilmesin, kirli çamaşırları aile içinde yıkayalım, gibi bir düşünce de gelişmenin önüne set çeker. Neden tartışmayalım sorunlarımızı? Neden saklayalım? Uluslarlarası düzeyde insanlık değerlerine inanıyorsak eğer, neden tozları halının altında saklayalım?

 
 

Screen shot 2013-09-04 at 10.48.31 PM

“ARTISTA” – 1994


 
 

Bu soru Deniz’den: Genelevdeki çalışmanızı düşünüyoruz… O kadar inanılmaz bir şey ki yaptığınız, kendinizi seks işçiliği ve oradaki alışverişin ortasına, bakanı da bir çeşit suç ortaklığına davet ederek konumlandırmanız. İnsan o görüntüleri izlerken bin parçaya bölünüyor: öncelikle sizin güvenliğiniz için endişeleniyor, sonra geçip giden erkekleri daha iyi anlamaya gayret ediyor, sonra da oradaki alışverişin doğasını anlamaya çalışıyor. Herhalde çalışmanın köşelerinden biri de bakanı bir sürü şeyle aynı anda karşılaştırmak ve bir nevi hırpalamak…

 

Genelev’deki işim aslında Türkiye’nin otoportresi diyebiliriz. Orada yaşanan dram bizim gibi erkek egemen güce tapan, o güçle iktidarını yürüten ikiyüzlü bir duruşun aynası. İşlerimdeki seyircinin konumu çok önemli. İzleyici pasif değil asla, duygusal ve düşünsel olarak çok aktif. Görmek istemediği gerçeğin karşısına getirilmiş ve orada gözgöze gelmek istemeyen bir seyirci tabii ki bu işi yapan sanatçıya öfkeleniyor. Toplum kendi marjinalliğini görmek istemiyor, çocuksu bir inatla buna karşı çıkarak sanki o gerçeği yok edebileceğini sanıyor. Buradaki karşı durma, tabu yıkma yine izleyici ile mümkün. Tabuların karnına jilet vurmaktır önemli olan, tabuları yıkmak direnmenin ve saldırmanın en etkileyici yolu bence. Toplum için skandal bir kadının orada çalışması, bir adamın seks satın alması değil bir sanatçının bunun deşifre etmesi. Ve deşifre ederken de yine toplumun kendini merkez alması. ‘Genelev bir MOMA’dır’ demiştim. Yani dünyanın en büyük çağdaş müzelerinden biri. Sanat dünyasına da vurmadan edemedim tabii ki.

 
 

Sukran Moral / Bordello 1997

“Genelev” – 1997


 
 

Peki genelevde böyle bir karşılaşmaya nasıl hazırlandınız? Böyle yüzyüze, üstüne üstlük olası bir tacize çok yaklaştığınız anlarda kendinizi durumdan nasıl ayırdınız – orada bir karakter olarak mı var olmayı seçtiniz, yoksa Şükran Moral olarak var olmaya zorladınız mi kendinizi? Oradaki seks işçilerinden nasıl tepkiler aldınız?

 

Böyle bir karşılaşmaya… Yani 1997 ve şu anda 2013 yılındayız, hala kimsenin benden sonra giremediği bir geneleve sanat yapmak için girmeye insan nasıl hazırlanır…

 

Frederic Chopin’in Nocturnes’ini dinleyerek değil tabii ki. Veya evet aynen bu. Psikolojik ve kültürel hazırlık önemli, gerisi teknik hazırlık, önemli değil zaten. Tabii ki bütün ayrıntıyı düşünerek işe başladım. Olası taciz durumuna halkı iyi tanıyarak hazırlandım. Orada olanlar ise… onlardan biri olduğumu, kim olursa olsun asla kimseyi hakir görmediğimi ve onlara saygı duyduğumu gözlerime bakan herkes anlar. Kimse o durumda kameraya alınmak istemez ama sonunda ikna oldular. Hepsi değil tabii ki.

 
 

moralgenelev

“Genelev” – 1997


 
 

Büyük gazetelerde siz ve çalışmalarınız hakkında gayet ölçülü haberler olsa da, kıyıda köşede bir sürü yaygaracı haber gördüm: “Herkesin önünde seks rezaleti” ya da “Moral’in görüntüleri rekor kırıyor” türünden. Tabii burada inanılmaz bir ikiyüzlülük var, bir yandan eserlerinizi “Türk aile yapısı”na uymadığı için ayıplar gibi yaparken, bir yandan o görüntüleri bağlamından tamamen çıkarıp, hatta belki sadece seksi görüntülermiş muamelesi yapıp yeni bir bağlamda izlenme rekoru kırmasına da yardımcı oluyorlar. Bu haberlerle eserlerinizi sizin şartlarınızla kabul etmeyi reddedip, kendileri etrafına başka bir çerçeve çakıyorlar. Sebep de aslında verdiğiniz mesajdan deli gibi korkmaları bence. Çok sinir olduğunuz oluyor mu bunlara?

 

İktidarın medyası mı demek istiyorsun? Onlar yıllardır sanatçılara ve aydınlara karşı linç kampanyası başlattılar. Namuslu olanlar da işlerini kaybettiler, gerçek bu.

 

Rezalet başlıklarını niye 13 yaşındaki kız çocuğuna tecavüz edip de serbest bırakanlar için kullanmıyorlar? Neden bu razalet başlığını bu ülkede hergün 5 kadın cinayeti olurken kullanmıyorlar, rezalet başlığını neden bu ülkede töre cinayetleri altında yapılan kız çocuk kıyımlarına karşı kullanmıyorlar? Onlar yazarkasalar, o gazete başlıkları bir gün yapacağım kitabıma malzeme olacak, hepsi bu.

 

Medya demişken… “Family Night” (“Karanlık Aile”) isimli eserinizde dikkatle kurulmuş bir sofranın başında bir iskelet oturuyor, masada çeşitli cinayet aletleri, etrafta beyaz elbiseli küçük kızlar. İnsanın kanına işleyen bir görüntü. Gazetelerdeki dehşet dolu kadın cinayeti temsillerini aile masasına koyuyorsunuz ve diyorsunuz ki “masanın etrafındaki kızlar başlarına gelecek olanı, o iskelete dönüşeceklerini henüz bilmiyorlar” Sizin ise 2010’daki “Amemus” çalışmanızdan sonra ölüm tehditleri aldığınızı ve ülkeden gitmek zorunda kaldığınızı biliyorum. Kendinizi yalnız hissettiğiniz oluyor mu? Bireysel olarak ya da kadın örgütlerinden destek alıyor musunuz, ihtiyacını hissediyor musunuz?

 

Family Night yani “Karanlık Aile”deki o mumlar, ışık ve papatya çiçekli masa bize şimdiki aile içinde işlenen cinayetlerin ipuçlarını veriyor. İskelet haline gelen bir kadın ve henüz başına neler geleceğini bilmeden dans eden, gelinlik giymiş küçük kız çocukları. Masa üstündeki satır, tabanca, testere ve diğer cinayet aletleri ve çaresizce bağıran bir kadın… Evet, 2010’da yaptığım bir performans nedeniyle ölüm tehditleri alarak ülkemi terketmek zorunda kaldım. Sanattan korkanların vurun kahpeye histerisi oluşturduğu bir ortamdan uzaklaşmak zorunda kalmak… Zaman herkesi yerine koyuyor ama. Çok korktukları sanat onları cidden yerinden edecek. Haklılar korkmaya çünkü insanlar performans sanatının dilini kullanarak direnmeyi biliyor bu ülkede. Destek değil ama tabii ki arkadaşlarım var, kadın örgütlerine gidip işlerimden bahsettiğim de oldu. Yalnızlığı yaşamayı bilmeseydim yok olmuştum. Kendimle ve ideallerimle olduğum sürece asla yalnız değilim. Tabii ki zor dönemlerde ben de kendimi çok yalnız hissettim, hem de nasıl.

 
 

Screen shot 2013-09-01 at 7.42.14 PM

Family Night (Karanlık Aile) – 2009


 
 

Sizin için ne ifade eder bilmem ama, ben eserlerinize bakınca kendimi daha az yalnız hissediyorum. Adına kadınların kaderi açısından tam olarak umut diyemem ama, “İşte hepimiz aynı gemide gidiyoruz, birinin sesi çok gür çıkıyor” gibi kuvvetli, çok güzel bir his. Gezi olayları sonrasında LGBTQ hakları konusunda da benzer bir duyguyu ve beraberliği yaşadık. Siz umut verici buldunuz mu?

 

Şu an da ben de bunu duyunca kendimi çok az yalnız hissettim. Demek ki bütün çabalarım boşa gitmemiş, düşüncede ve duygularımızda beraberiz. En saf beraberlik de bu bence. Gezi olaylarında hiçbirimiz artık kendimizi yalnız hissetmedik. Nihayet ne kadar da çokmuşuz dedim, harika bir duygu bu.

 

Gün içinde aklınızın içinden bin tane farklı eser ve ihtimal geçiyordur… Peki bir eseri düşünüp kurduktan sonra sizi harekete geçmeye iten, bir fikri diğerlerinden ayıran nedir? Bakan/izleyen/maruz kalan üzerindeki olası etkisini gözünde canlandırabilmeniz mi, o eseri kurarken keşfedebilecekleriniz ve öğrenebilecekleriniz mi yoksa apayrı bir şey mi? Bir fikrin içine doğacağı aracı nasıl belirliyorsunuz, fotoğraf, video veya enstalasyon, buna nasıl karar veriyorsunuz?

 

Mesela 2011 de “Mirror” (Ayna) isimli kısa bir animasyon işi yaptım. Bir lağım faresi lağımdan çıkıyor ve “haaaaktuuu” diye seyircinin yüzüne tükürüyor. O ana kadar hiç animasyon yapmamıştım, ama o hikayeyi de başka türlü anlatamazdım. Bu işimi her daim her fırsatta sanatçıların yüzüne tükürenler için yaptım. Onları lağım faresine dönüştürdüm.

 
 

The Mirror (Ayna) – 2011


 
 

Bir röportajınızda şu an üzerinde çalıştığınız eseri Dostoyevski’ye el sallayarak “Yeraltıdan notlar…” olarak betimlemişsiniz, bayıldım. İlham aldığınız ya da sevdiğiniz yazarlar, sinemacılar, sanatçılar kimler?

 

Pasolini, Anais Nin, George Sand, Fellini, Lars von Trier, Rosellini, Caravaggio, Gina Pane ve Frida Kahlo.

 

Son olarak, bu röportajı şimdi benim gibi bir sürü 5harfli okuyacak. İçlerinden bazısı ya sanatla uğraşmayı hayal ediyor, ya da tam da içinde. Onlara bir şeyler söylemek ister misiniz?

 

Her ne olursa olsun kendinize güvenin, size inanmayan kişileri hemen terkedin! Sanat tarihine girmek mi önemli, bulaşıkları yıkamak mı?

 
 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

SANAT

YBu Resim Gitmeli Mi?
Bu Resim Gitmeli Mi?

Sanatçı Hannah Black'in siyah bir çocuk cesedini tasvir eden sanat eserinin var oluşunu ve sergilenmesini eleştirdiği açık mektubundan hareketle: "onurlandırmak" ve "lafı ağzına tıkmak" arasındaki ince çizgi nerede durur?

KÜLTÜR

YMary Beard: Gücün İçinde, Üzerinde, Peşinde Kadınlar
Mary Beard: Gücün İçinde, Üzerinde, Peşinde Kadınlar

Cambridge Üniversitesi Klasikler Profesörü Mary Beard'ın konuşması: Kadınlar Antik Yunan'dan bugüne güçle nasıl ilişkilendi?

SANAT

YÖlüm Kadar Ciddi, Küfürlü bir Şaka: Renate Bertlmann
Ölüm Kadar Ciddi, Küfürlü bir Şaka: Renate Bertlmann

Renate Bertlmann, 1970’lerde bir çok çağdaşı gibi 1968’in devrimci atmosferi ve ikinci dalga feminizmin gücüyle kadın bedenini bir kutlama ve devrim aracı olarak yeniden kurgulayan eserler üretmiş.

SANAT

YGüncel Kızlar (1977)
Güncel Kızlar (1977)

Vintage sarısı, yalnızca çözülmüş meselelere, başarıyla alınmış haklara mı değer?

Bir de bunlar var

Müze, Çocuklar ve Bir “Ressamcı”
Duygu Asena’yla Söyleşi
Hadi Ben Kaçtım Çantaları II: Sözlerden Kaçış

Send this to friend