O bir dünya vatandaşıydı. Daha fazla uğraşamayacaktı artık, eleştirmekten yorulmuştu.

KÜLTÜR

Sandığı Kadar Modern Olmayan Emre’nin Dramı

1.Evre: Hazırlık

 

İçinde bulunduğu halkı ‘eğitimsiz’ ve ‘kültürsüz’ bulan Emre için beklenen gün gelmişti. Artık bir ulaşım problemi olarak annesinin öğrenciyken kendisine yolladığı erzakları otogardan nasıl alacağını değil, kayak takımlarını arabasının küçük bagajına en optimum şekilde nasıl yerleştireceğini düşünmesi gereken o günler! Yaşam kalitesi mutlaka artacaktı, etrafının sadece klasik müzik dinleyip her akşam iki kadeh viski yuvarlayan ve kendisini yolda gördüklerinde Faucault ya da Kinsey scale hakkında derin analizler yapan kişilerle dolup taşacağı günlerin hayalini kuruyordu. Acaba Emre, Kinsey scale’de nerdeydi? Kesinlikle 4’ün altındaydı. Bu arada numerolojiye bayılırdı. Ay burcu oğlaktaydı. Bu arada INTP’ydi. Onunla muhatap olan herkes Schopenhauer ya da Nietzsche’yi Google’a bakmadan harf hatasiz yazabilmeliydi artik.

 

Her şeyden önce yaşamak zorunda kaldığı bu kültürü o seçmemişti ve kimse bitki değildi. İnsanlar özgürdü ve bu özgürlük kutlanmalıydı. Bu kültürün her dakikası, hatta her mikrosaniyesi tüylerini diken diken ediyordu. Maalesef epilasyon problemi de vardi Emre’nin. Emre’nin eleştirileri sonsuzdu; bu farkındalığının ne kadar yüksek olduğunun kanıtı gibiydi adeta. Oturduğu köşeden kendi ubermenschligini ilan etmiş gibiydi. Herkes ne basit, ne “alt kültür”dü böyle. Televizyon, radyo, insanlar, ilişkiler…

 

Emre iğreniyordu. Emre “Mustafa Hakkındaki Herşey”’deki Mustafa’yı andırıyordu, ama henüz para ve başarı edinememişti. Onun için bunlarin pek bir önemi yoktu, çünkü dünya inanılmaz fırsatlarla doluydu. Hepsi olmasa da bazıları Emre’yi bekliyordu. Emre’yi farklı kılan neydi? Bir saniye, her şeyden önce Emre Dire Straits ve Phish dinliyordu, alakasız bir konuşma esnasında geçmişte izlediği filmlerden alıntı yapmaya bayilirdi. “Sex positive” idi. Özgürlüğe inanıyordu. Kimse kimseyi yargılamamalıydı, sürücüler yayalara iki elleri kanda olsa da yol vermeliydi, bira ucuz olmalıydı. Bira göbekliydi Emre. Kendisine ozen gostermese de ve yakışıklı olmasa da kadınlar ona anaç bir ilgi gostermeli ve ilişki teklif etmeliydi. O da reddetmeliydi.

 

Kadınlar demişken! Kadınlar kendilerini gercekleştirmeliydi Emre’ye göre, köylü gibi olmamalıydılar. -Emre age gender gap, glass ceiling gibi havalı terimleri cümlelerinin içinde kullanmaya başlamıştı- Ama bir saniye, kuzenini, o askerdeyken isteyeni çok olmasina rağmen 18 ay bekleyen kızın hikayesi Emre’ye çok duygusal geliyordu. Kadınlar kendilerini kullandırmamalıydı. Emre’nin anneannesinin eş arayan genç kızlara bir erkeği eş olarak seçerken düşünmeleri gereken kriterleri anlattığı muhteşem öğüt şu şekildeydi:

 

“tahsili bitir.
anneni yitir.
arabayı getir.
gel beni götür”

 

Sonuçta Emre English Patient‘i izlerken ağlamıştı. Bu arada Notebook’un sonunda da gözleri dolmuştu, tek gecelik ilişkilerin adamı değildi. Yine de bu ülke kesinlikle Emre’ye hitap etmiyordu. İnsanlar çöpleri ayrıştırmıyordu. Zaten Türkçe de o kadar derin bir dil değildi, bu arada ‘significant other’in türkçesi neydi, kesinlikle ‘hayat arkadasi’ değildi. Kapıcı ve çaycı kültürü neydi öyle. Emre artık çayını kendi almak, çöpünü de kendi atmak istiyordu. O bir dünya vatandaşıydı. Daha fazla uğraşamayacaktı artık, eleştirmekten yorulmuştu.

 

2.Evre: Hayranlık

 

Emre Bilkent mezunuydu, daha önce Erasmus için kısa süreliğine yurtdışında bulunmuştu, ama gittiği ülkelerde hiç para kazanma derdi olmamıştı. Erasmus’tayken etrafı kendisi gibi kısa sureliğine farklı ülkelerden gelen öğrencilerle doluydu. Konuşurken problem yaşamıyordu, ama hiçbir zaman aksanı da, kendisi de ‘cute’ bulunmamıştı. Bulunduğu süre içinde hiç “ama sen de hiç türke benzemiyorsun” cümlesini duymamıştı, duysa bu övgüyü kesinlikle buruk bir gülümsemeyle bağrrına basacaktı. Etrafındaki fransız erkeklere en guzel ‘table wine’ hangisi diye sorulurken, Emre’ye biber salçasını soracak halleri yoktu.

 

Tipinden midir nedir insanlar oralı olmadığını hemen farkediyorlardı. Mesela onunla konuşurken kahvesine krema isteyip istemediğini soran barista ‘krema krema’ diyerek ekstradan eliyle işaret ediyordu. Ne oluyordu böyle, bunlara gerek yoktu. Emre her seyi anlıyor ve görüyordu, bir ubermenschti Emre. Neyse ki genellikle oralı kişilerle muhatap olmuyordu, iş veya ev aramıyordu. Fatura ödemiyordu. Tam olarak toplum yaşamının bir parçası olmamıştı ve olmasına da gerek yoktu. Okula gidip geliyor ve basit bir yaşam sürüyordu. Bir şeyleri farketmeye başlamıştı. Tanrım insanlar ne kibardı böyle. Market kuyruğunda beklerken yaşli bir kadın ona sırasını vermisti. 2 hafta önce, bakmaya bile kıyamayacağı güzel bir kız ona NEDENSİZCE gülümsemişti. Emre şok olmuştu. Keske 5 yıl önce gelseydi buraya. O kadar sevmisti ki birileri onu tekrar herhangi bir rahmin içine birkaç aylığına tekrar hapsetse ve yeniden burda doğursa iyi olurdu.

 

Türkiye’ye döndüğünde arkadasları Emre icin “bakın Emre’ye, Emre bozulmadan kaldı” demişlerdi.

 

3.Evre: Yüzleşme ve Çöküş

 

Artık yeniden burdaydı, buradaki yeni hayatına daha eğitimli ve daha başarılı bir şekilde başlayacaktı. Temelli yerleşmeye gelmisti Emre. Uzun sure iş aradı. Düzgün bir iş bulması 3 yılını aldı Emre’nin, ama pes etmeye hiç niyeti yoktu. Bazı şeyler oluyordu ve Emre oraya ait olmadığını hissediyordu, ama sonra yeniden iş güç telaşına kapılıyor, yaşadığı her neyse unutuyordu. Sonra tarihin yeniden tekerrür etmesi gibi bunların hepsi tekrarlanıyordu. Emre anlayamıyordu neden insanlarla derin ilişkiler kuramadığını ve bir şeylerin neden hep yüzeysel kaldığını. Bunu önce “language barrier” olarak yorumlamıştı, bunu da aşacaktı.

 

İlginç bir şekilde yaşadığı şeyi adlandırması zor geliyordu. Emre’nin yaşamı çok iyi gitmiyordu. Bir süre kendini oradaki arkadaşlarina Türkiye’de olan bitenden şikayet ederken buldu, sonra gündeliğe gittigi evde kocasindan dayak yediğinden bahseden temizlikçilere benzetti kendini. Emre kendisini cok sert eleştirirdi.

 

Daha sonra Emre neden düzgün bir ilişki yaşayamadığını sorgulamaya başladı. Buradaki 4. yılıydı. Emre alınganlaşmıştı. Hiç kafasına takmaması gereken şeyleri ırkçılık olarak yorumlamaya başlamıştı. Şikayet ettiğinde birileri Emre’ye “bak Emre ırkçılık var ama iyi insanlar da var” diyordu. Emre umutlanıyordu, ama genellikle Emre sohbet ettiği kimseye ‘ben verdiğimden daha fazlasini aldım’ duygusunu hissettiremiyordu. İnsanları sıkıyordu. İnsanlar onunla konuşurken ya onu eğitiyormuş, ya da ona yardım ediyormuş gibi hissediyordu. Bu durum zaten alıngan bir varlık olan Emre’yi iyice gücendiriyordu.

 

Emre’nin sandığı kadar modern olmadığını idraki ‘iki gay erkek yatakta, kim kimi s…r?’ esprisine 35. yaşında hala gülebildigini fark etmesiyle başladı. Emre kendisinden bir Sara Ahmed çıkmayacağını ama teorik olarak kabulleniyormuş gibi görünüp ‘aman bana ne ya! ne yaparlarsa yapsınlar’ dedigi herşeyi, gerçek hayatta görmeye alışkın olmadığını kabullendi böylece. Dünya kirlenmişti. O hariç, güzel olan hersey kapılmıştı. 35 yaşındaki bir adam için burda aileye önem veren hanım hanımcık kızlar yoktu, burası aşkı hemen tüketen, basit ve görgüsüz kızlar ile doluydu. Buradaki erkeklerin ağzi çok iyi laf yapıyordu. Emre baktığı her güzel kızda ‘thousand cock stare’ görüyordu. Kimse Emre’ye aradığı o anaç ilgiyi göstermeyecekti. Yanlış anlaşılmasın, Emre kızları yargılamıyordu, o zaten hep onlar tarafından yargılanıyordu.

 

Hala tecavüz şakalarına gülmesi, bir lezbiyen çiftin yetiştirdiği çocuğun otomatik olarak baba figürüne ihtiyaç duyacağını düşünmesi bir yana, Emre artık o aradığı derin kişiyi bulamayacağını biliyordu. Çünkü Emre ne sandığı kadar derin, ne de moderndi. İçselleştirmediğini sandığı kültürü fazlasıyla içselleştirmişti. Artık her şeyi anlıyor ve aynı zamanda anlamıyordu. “Üst kültür”, “alt kültür” kelimelerini duyduğunda çıldırıyordu. Feminizm bir yere kadardı. Birileri Alice Walker’in third wave feminizm’inden ya da Rebecca walker’dan bahsettiginde ‘hmm’ deyip geçiyordu. Bu insanlar Emre’yi nerden buluyorlardı allah aşkına? Karşısına eli yüzü düzgün tipler değil, böyle tipler çıkıp duruyordu.

 

Emre’nin o derin bulduğu ve özlemini çektiği muhabbetler için ne vakti ne de sabrı vardı artık. Emre’ye büyüdüğü topraklarda ‘erillik’ aşılanmıştı, feminizm değil. Kitaplar ona hiçbir şey vermiyordu. Filmler artık canını sıkıyordu. Netflix dizileri resmen gay’liği özendiriyordu. Emre delirmek üzereydi. Bunları bu ülkeye ilk geldiginde nasıl görememişti?; insanların gerçek yüzünü görememişti. Emre ışıltılı bir büyünün altında hipnotize olmuştu. Emre İngilizcenin ne kadar yetersiz bir dil olduğunu düşünüyordu, sahi ‘hayırlısı olsun’un ingilizcesi neydi?

 
 
 


Görsel: Man Perez.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bir de bunlar var

Çocuk Cinsiyetten Ne Anlar? 1. Bölüm
Domestik Tanrıçalığın Ekranda Güzel Çıkmayan Tarafları
Haydi Kızlar Hogwarts’a!

Send this to friend