Evlilik içi tecavüz, "kazara" düşük, dayak, istismar, ekonomik bağımlılık... ve uyuşmak istemek.

MEYDAN

Mahalle Eczacısının Gözünden Türk Kadınının Acıları

Gazeteci Sevda Karaca, İstanbul Pendik’te olağan bir mahalleyi yazıyor, ilk bölümü Evrensel’de dün yayınlandı. Aşağıda mahallenin eczacısı ve terzisiyle konuştuğu ikinci bölümü ekliyorum. (Yarın mahallenin sağlık ocağı hekimiyle konuştuğu üçüncü bölümü yayınlanacakmış, takipte kalın.)
 
“Ayşegül Bektaş Cennet, 11 yıldır Esenyalı Sağlık Ocağının karşı sokağında eczacılık yapıyor. Dün hikayesini paylaştığımız Nuran ve Sinem’in bebekleri için mama ve bez desteğinde bulunuyor. Nuran ve Sinem’le görüştükten sonra onun kapısını çalıyoruz. Çünkü Nuran ve Sinem gibi onlarca kadının da onun kapısını çaldığını ve mahalledeki kadınların yaşamlarını anlayabilmek için onun gözlemlerini dinlememiz gerektiğini biliyoruz. İşte Ayşegül’ün anlattıkları:
 
Yoksul olsun ya da olmasın mahallede kadınların ilk geldikleri yer biziz. Kendi bedenleriyle ilgili ‘dışarıya’ soru sorması ‘günah’ olarak ifade edildiği için, ben de kadın olduğum ve çözüm bulmaya çalıştığım için markete, pazara giderken bir aralık yaratıp gelip anlatıyorlar. Hep bir ‘çare’ arayışındalar.
 
En çok rastladığım sorun evlilik içi tecavüz. 50-60 yaşın üstündeki kadınlar bile “Bıktım artık, ne yapabilirim?” diye soruyor. Bu soru ‘Yemeğe şap mı atayım, kocamın cinsel isteğini azaltacak bir ilaç var mı?’ sorusu aslında. “Bu bir ilaç meselesi değil, eşinle konuşman ve ‘ben artık istemiyorum’ demen lazım” dediğimde, şaşkınlıkla “Kocaya da bu söylenir mi?” diye soruyorlar.
 
Şiddet eğer cinsel şiddetse daha örtülü, ama dayak şeklindeyse gelip bunu açıkça anlatıyorlar. Bu, kanıksanmışlığından da kaynaklanıyor biraz. Hem eşinin hem kaynana-kayınbabasının dayağını yiyen çok var. Kaynana şiddeti de çok kanıksanmış; “O da gençliğinde yemiş, şimdi intikam alıyor” gibi bir fikir var. İyi koca=az döven koca gibi bir eşleştirme var.
 
Mahallede kadınlar arasında antidepresan kullanımı çok yüksek. Bir süredir reçetesiz antidepresan veremiyoruz. Bu benim çok sevindiğim bir uygulama oldu. Çünkü bundan önce “Benim komşu şunu kullanmış, çok iyi gelmiş, bana da ver” diye kadınlar hiç bilmedikleri ama onları uyuşturan bir sürü antidepresan talep ediyorlardı. Ama reçeteli olarak kullanımı da çok yaygın ne yazık ki… Özellikle 30-35 yaş arası kadınlarda.
 
Ekonomik koşullar kadınların bize başvuru nedenlerini değiştirmiyor. Bunu da evde kadınların parayı kullanma hakkı olmamasına bağlıyorum. Ekonomik geliri iyi ailelerdeki kadınlar belki pazar alışverişini daha yoksul kadınlara göre daha fazla yapıyor. Ama aslında evin içinde yaşadıkları şiddet ve gördükleri muamele açısından hiçbir fark yok.
 
KOMŞUNUN KIZININ BAŞINA GELMİŞ!
 
Hep ‘bir komşunun kızının başına gelen bir olay’ üzerinden ensest ve istismara bir çare arıyor kadınlar, biliyorum ki bahsettikleri kendileri. Ensest vakası çok. İki gün üst üste gelen iki ayrı vaka var. Biri kızından yana tutum alıyor ve ‘Ne yapabilirim’ diye soruyor, kurtuluş arıyor. Biri de kızını suçluyor ve babanın istismarını bir ‘disiplin’ yöntemi olarak görüyor. İkisi de gebelikten korunma yöntemi için gelmişler. Ama bir sonraki adımı atmaya cesaret çok az. Karakola şikâyet, olayı mahkemeye taşımak filan çok çok az. Buna ilişkin bir bilgi de yok aslında. Bir, önlemek açısından bir bilgileri zaten yok. İki, olay yaşandıktan sonra ne yapabileceklerine, nereye başvurabileceklerine, nasıl kurtulabileceklerine ilişkin bir bilgileri yok. Ben bunun biraz da ekonomik özgürlükleri olmamasından kaynaklı olduğunu düşünüyorum. Karakola gitsen, akşam yine o eve dönüyorsun, o adamın ekmeğini yiyorsun.
 
Bedenlerini satarak para kazanmak çok yaygın. 3-4 ay önce bir hastam vefat etti kanserden. Çok açık bir biçimde bedenini satarak geçinmek zorunda kaldığını, kimi zaman ilaç almak için bu işi yapmak zorunda kaldığını anlatıyordu. Bazen veresiye alıp, iki gün, üç gün sonra tüm ilaç borçlarını kapatıyordu. Benzer örnek çok. Evli bekar da fark etmiyor.
 
Alması gereken ilacın parasını veremediği için “yaz deftere” diyen çok kadın var. Kadınların veresiye talep ettikleri ilaçların başında çocukları için yazılan ilaçlar geliyor. İkinci sırada ertesi gün hapı.
 
Son 3-4 senedir genel olarak kadınların en çok satın almak istedikleri ilaçlar arasında adet başlatma ilaçları var. Bunu da aslında bir düşük yöntemi olarak kullanıyorlar. Dilden dile şöyle bir şey yayılmış kadınlar arasında; eğer hamileyse ve bebeği istemiyorsa adet başlatma ilaçlarıyla kanama başlatıyorlar, çok kanamaları olduğu için de hastanelik oluyorlar. Neyse ki bunlar artık reçeteli ilaçlar haline geldi. Peynir ekmek gibi satılmasının biraz önüne geçildi. Ama aslında sorunun özünde değişen bir şey yok.
 
Doğum kontrol hapını eşinden gizli kullanan çok. Eşinin bu ilaçları kullanmasına izin vermediğini, bunun için para vermediğini söyleyen ve eline geçen paradan artırabilirse gelip alan, düzenli kullanmayan kadın çok. Spiral de aynı biçimde ‘kocalar istemediği için’ kullanılmıyor.
 
Mesela ‘normal doğum’ çok önemli görülüyor. Doğumları sırasında vajinaları hasar gördüğü için ömürleri boyunca sağlığını kaybeden, acı çekerek ilişkiye girmek zorunda kalan onlarca kadın var. Cinsellik, bir görev olarak görüldüğü için, kadınların genital rahatsızlıklarının ya da ilişkiye girmek isteyip istememelerinin hiçbir önemi yok. Örneğin rahatsızlıklarını kendi bedensel sağlıkları için değil, ‘eşim rahatsız oluyor’ diyerek iyileştirmeye çalışıyorlar. Bu insanlardan nasıl mutluluk bekleyebilirsiniz ki? Cinselliğin kendisinin de zevk alması gereken bir şey olduğunu düşünmüyor.
 
11 yıldır buradayım, kadınların yaşamında çok şeyin değişmediğini düşünüyorum. 11 yıl önce annelerine, şimdi onların evlenmiş kızlarına aynı meseleler için hizmet veriyorum.

 

SAĞLIKTA ‘DÖNÜŞÜM’ KADINLARI DAHA DA ZORA SOKTU

 

Sağlık sisteminin değişmesinin ise kadınların bilgisizliğini artırdığını gözlemliyorum. İlk basamak sağlık hizmeti kadınlar için çok önemliydi. Eve bir sağlık görevlisinin geliyor olması kadınları güçlendiriyordu. Kadınların kendi evinde anlattıklarıyla bir sağlık kurumuna gidip anlattıkları arasında fark var. Nitekim çoğu kadın yaşadığı evin nasıl bir şiddet yuvası, nasıl yaşanmaz olduğunu fark etmiyor bile. Bu hizmet, kadınların yaşam koşullarını görüp ona göre müdahale etmek açısından da çok önemliydi. Kadınlara toplu eğitimler verilirdi mesela. Aile sağlığı, korunma yöntemleri vs ile ilgili. Bu da etkiliydi. 10 yıl içinde değişen sağlık sisteminin kadınları, mahalle içinde bile olsa merkezi bir yere gitmek zorunda bırakması, kadınların oralara gidememesi, ne bileyim randevu bulamaması, kocasının kaynanasının izin vermemesi gibi durumlar yüzünden daha da zora soktuğunu gözlemliyorum. Eğitimler evde kendilerini güvende hissettiği yerde, kaynanasının yanında, onun gözünün önünde kadını önemseyerek yapıldığında ilişkiler de değişebiliyordu. Şimdi gidiyor hastaneye ya da sağlık ocağına; 5 dakikası var, hastalığını mı anlatsın, eşini mi anlatsın, evini mi anlatsın… Bize bile pazara çıktığında, çocuğu okula götürürken uğruyor. Hiç vakit kaybetmeden eve dönme derdinde oluyor.
 
RUHLARI ÇEKİLMİŞ GİBİ
 
Kadınlar gülmüyor bile. Çok mutsuzlar, gerginler, küskünler. Kendilerini ifade ederken bile önce bir kabuk örüyorlar etraflarına. Ciddi güven problemi var. Anne babalarına güvenememiş, çok erken yaşta evlendirilmiş, eşlerinden sevgi görmemiş… Genelde anneler çocuklarından çıkarıyorlar hınçlarını. Şu eczanede o kadar çok annenin elinden çocuğunu aldım ki. Çocuklarına karşı tahammülleri yok. Baba anneyi döver, anne çocukları döver, çocuklar da ilerde erkek ise kendi eşini döver, kız çocuğu ise çocuklarını döver. Mahallemizdeki kadınlar, ruhları çekilmiş, sadece bir beden olarak dolaşan, çünkü sadece bir beden olarak görülen kadınlar…
 
Bizim eczaneye gelenler arasında maddi sosyal yardımlardan yararlananların oranı yüzde 70’e varıyor. Kadınların bahsettikleri devlet yardımları hep maddi yardımlar. Kimsenin kadınların ruhuyla, incinmişliğiyle, güçlenmesiyle ilgilendiği filan yok. O nedenle de evde bakım parası, engelli maaşı, çocuk yardımı, yaşlı bakımı gibi ödenen maddi yardımların da kadınları sağaltan bir yanı olmadığını gözlemliyorum.
 

 
MAHALLENİN TERZİSİNİN EN ÇOK YAPTIĞI: BABANIN PANTOLONUNDAN ÇOCUĞA FORMA
 
Terzi Hatice Göreşli’nin küçük dükkânı, kendi deyimiyle ‘Esenyalı Kadın Dayanışma Derneğinin ek hizmet binası’ gibi. Yıllardır bu mahallede yaşayan, 5 yıl öncesine kadar tekstil işçiliği yapan Hatice, bu küçük dükkânı mütevazı bir kazançla hayatını döndürürken kadınlara da destek olabilmek için açmış. Yarım saatlik görüşmemizde kapıdan kafasını uzatıp selam vereni, ‘Hatice ablanın kapısında oynayalım, o kızmaz’ diyen mahalle çocukları, elinde türlü çeşit kumaş parçasıyla içeri girip ‘Abla bundan bizim kıza/oğlana bir şey çıkar mı?’ diye soranı eksik olmuyor.
 
Hatice’nin anlattıkları, mahallenin yoksulluk tablosunu ortaya koyuyor:
 
Eylül ayında Hatice’nin en çok yaptığı iş babaların pantolonundan oğlanlara okulda giyebilecekleri pantolon çıkarmak. Kadınlar “Abla paçasını içeriye bir karış kıvır, sonra da giysin” diyorlar.
 
Hatice’nin kapısını çoğunlukla “Artık kumaşın var mı?” diye çalıyor kadınlar. Bir de yakınlarda kurulan pazardan ikinci el kıyafet alıp getiren, ‘Bunu bizim çocuğa göre tamir eder misin?’ diye soranlar geliyor. Kıyafet tamiri 3-5 lira arasında değişiyor. Çoğu zaman onun için de pazarlık yapıyorlar.
 
Elinde eski, vermek istediği kıyafet olan da Hatice’nin dükkanına bırakıyor. Hatice bunları tamir ediyor, ütülüyor, Esenyalı Kadın Dayanışma Derneği’ne gönderiyor. Bunu bildikleri için kendisine ve çocuklarına kıyafet istemeye gelen çok kadın oluyor.
 
“Kadınların ruhları bedenlerinden çekilmiş gibi” diyor Hatice de, “Bir mutluluk emaresi görmek için çok bakmanız gerekiyor.”
 
YARISI OKULA GELMEYEN SINIF
 
Terzi Hatice kendisine gelip kıyafet isteyen kadınların durumunu hep takip ediyor. Özellikle de çocukları. En çok Devran’ın hikayesi içini yakmış. Kışın kıyamet olduğu bir akşam dükkânı kapatırken, ayakları çıplak, üstünde sünmüş bir kazakla çöpün yanında görüyor Devran’ı. Devran, esnafın da ara sıra karnını doyurduğu, ‘gel’ diyenle giden, istismara çok açık bir çocuk. İki odalı, rutubetli bir evde, iki evli babasının yanında 6 kardeşiyle, toplam 10 nüfusla yaşıyorlar. Okula gitmiyor, gitmek istemiyor. Anlaşılıyor ki beslenmesi, ayakkabısı olmadığı için istemiyor.
 
Dernek üyesi kadınlarla birlikte öğretmeniyle görüşüyorlar. Öğretmen, sınıfın yarısının Devran’ın durumunda olduğunu, müdürle konuyu konuştuğunu ancak bir çözüm bulamadıklarını, sosyal hizmetlere başvurduğunu ama bir cevap alamadığını anlatıyor. Mahalle esnafından ve kadınlardan dayanışma fonu oluşturup okulun kantiniyle anlaşıyorlar, her gün beslenme verilecek çocuklara. Öğretmen de velilerle konuşuyor, “Okula beslenme getiren çocukların ekmeklerini biraz büyük yapın, her beslenme getirebilen çocuk, beslenme getiremeyen bir çocuğun yanına oturtulacak, çocuklarınız bölüşecek ekmeklerini…”
 
Devran bir süre gidiyor okula. Sonra ortadan kayboluyorlar. Ev terk edilmiş. Bir gece, iki çanta eşyayla gitmişler. Nerede oldukları belli değil. Sosyal hizmetlere yapılan başvuru, “siz bir yakını değilsiniz, şikâyet dilekçenizi alalım, duruma bakarız” cümlesiyle savuşturuluyor.
 
TAZE EKMEKTEN ÇOK BAYAT EKMEK SATILAN FIRIN
 
Mahallenin fırınında ‘askıda ekmek’ uygulaması yok. Yani parası olanın ihtiyacı kadar ekmeği aldıktan sonra, bir de ihtiyacı olanın gelip ücretsiz alabilmesi için parasını bıraktığı uygulama. Çünkü askıda ekmek kapış kapış olmuş, yetmemiş. Ancak fırınlarda taze ekmekten çok bayat ekmek satılıyor. Çünkü taze ekmek 1 lira 20 kuruş, bayat ekmek 60 kuruş. Bir aile 1 taze ekmek alıyorsa, 3-4 tane de bayat ekmek istiyor.”
 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

MEYDAN

YAcılar Varsa Mücadele de Var
Acılar Varsa Mücadele de Var

Kadınları "kaderimizmiş" demeye iten onlara en küçük çıkış imkanlarını dahi esirgeyen devlet.

Bir de bunlar var

Kaltakların Şafağı
Biraz da HPV’den Konuşalım mı?
Başörtülü Bülent Ersoy ve Müslüman LGBTI Varoluş

Send this to friend