Beasts of the Southern Wild, kamçı gibi zeki bir kız çocuğunun uydurma bir bataklık nehrinde, çamurlu sular içinde geçen hikayesini anlatıyor. İnanılmaz bir film.

SANAT

Güneyin Çamurlu Botları

“Herkes bir gün kendisini yaratanı kaybetmeye mahkum.”

 

Lucy Alibar’ın tiyatro oyunundan sinemaya uyarlanmış ve Benh Zeitlin tarafından filme çekilmiş 2012 tarihli sinema filmi Beasts of the Southern Wild, kamçı gibi zeki bir kız çocuğunun uydurma bir bataklık nehrinde, çamurlu sular içinde geçen hikayesini anlatıyor. İnanılmaz bir film.

 

 

Dünyayı sonsuz merakı ve babasından öğrendiği “erkeklik” dersleriyle cebine sığdırmaya çalışan altı yaşındaki Hushpuppy, kısa süre içinde tamamen su altında kalması beklenen bir nehir köyünde, soğuk bir mesafeyle akli dengesi bozuk, yumuşak bir ifadeyle “hayalci” olarak tanımlayabileceğimiz babası Wink’le yaşamaktadır. Şakayla karışık devamlı “küvet” olarak bahsettikleri, evlerinin bulunduğu Güney düzlüğü ise ölü, ıslak hayvanlarla, titreyen yapraklar ve binbir türlü çöple boğazına kadar dolu, kirloş bir küvettir hakikaten de. Yaygaracı, sarhoş, çabukgönüllü ve hükumet düşmanı insanların doldurduğu bu küvette Hushpuppy beyaz lastik botlarıyla çerin, çöpün, akıl almaz bir yoksulluğun içinde yalnız başına ayakta kalmanın muhasebesini daha altı yaşında yapmaya başlamaktadır. İşte size dırlı durlu film özeti yaptım. Filmin kendi boyundan büyüyüp sinema salonundan dışarı taşmasını, gerçekten insanın gönlüne saplanan acayip bir şey haline gelmesinin sebebi Hushpuppy’nin ortasınıf yönetmen elinden çıkma bir “fakir çocuğu” olmaması, kendinden başka hiçbir şeye benzememesi. Hushpuppy’i oynayan aktris de dünyanın en sevimli kız çocuğu filan herhalde, öyle serbest serbest, rüzgar gibi bir şey:

 

 

Sözleri, bakışları ölçülü bir dokunaklılıkta parlamıyor, seyircinin yüreğini sinsice bağlamaya çalışmıyor, mesela “yazılı” çocukların yapacağı şeyleri yapmıyor. Burada bu film bağlamında bir parantez açmak istiyorum: Çocuk yazmak dünyanın en zor şeyi, zorluğunu da insan kötüsünü görünce hemen anlıyor. Senaristin, yazarın nasıl da “çocuk”laşabildiğinin gururlu bir ispatı olan kurgu çocuklar genelde dünyayı büyüklerin yüreğini buracak biçimde basitleştirirler, çünkü sözkonusu senarist/yazar çocukların basit olduğunu düşünmek hatasına düşer. (İlk örnek: Öyle Bir Geçer Zaman Ki’nin dokunaklı konuşmada dünya öncüsü, beşyüz bölüm boyunca ağladığı için hayatının geri kalanında sümük üretemeyecek olan Küçük Osman’ı) Bu sahte çocuklar izleyicinin, okuyucunun sözkonusu olanın bir çocuk olduğunu asla unutmaması için niyeyse devamlı en üst rafa uzanıp annelerine kek yaparlar, amcalarına basitliğinde dünyalar gizli aşk tavsiyesi filan verirler. Yetişkinin kontrastı olarak kurgulanmış çocuk, dünyanın en gerçekçilikten uzak, saçma sapan şeyidir hakikaten de: Devamlı büyükler dünyasına konuşur. Oysa çocukları sinsi sinsi izliyorsanız siz de farketmişsinizdir, çocukların büyüklerin dünyasına konuşmak gibi bir gayeleri, zorunda kalmıyorlarsa, yoktur. Çocuk dediğimiz kendi ajandası, pusulası olan, efsunlu bir şey. Fenerle filan değil, hafif kafayı çıtlatarak yaklaşmak gerekebilir, o çocuğu etten kemikten yapacak olan kıvılcım, belki o zaman patlar.

 

Hushpuppy de, senaristin değil, kendi kendinin çocuğu. Laflarındaki ilginçlik hiçbir zaman beş ayrı anlama birden kaymıyor. Kayıyorsa da bizi ağlatmak için yaptığından şüphelenmiyoruz. Aklının bir tarafını sel basmış babasıyla zaman zaman karşılıklı iki çocuk, iki ölümsüz, iki hayvan oluyorlar. Acayip, karmaşık, kolay yargılanamayacak bir ilişkileri var. Fırtına geliyor, bütün köy ve yaban domuzları ve tilkiler ve kirli kavanozlar ve yanmış lastikler su altında kalacak, kendilerine göre hazırlar. Kendi dünyalarının sonuna, hazır gibiler.

 

Bunların dışında sesi, müziği, kırılan buzulları, tepişen hayvanlarıyla film tam bir güzellik patlaması. Dokununca da “Bu beni niye ağlattı şimdi nine gibi” demedim, filmin hediyesi sayıp şükranla kabul ettim. Beasts of the Southern Wild, kendi internet küvetinizin korsanı olup peşine düşmeye değer bir film, kendisine bir şans verin.

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

SANAT

YBu Resim Gitmeli Mi?
Bu Resim Gitmeli Mi?

Sanatçı Hannah Black'in siyah bir çocuk cesedini tasvir eden sanat eserinin var oluşunu ve sergilenmesini eleştirdiği açık mektubundan hareketle: "onurlandırmak" ve "lafı ağzına tıkmak" arasındaki ince çizgi nerede durur?

KÜLTÜR

YMary Beard: Gücün İçinde, Üzerinde, Peşinde Kadınlar
Mary Beard: Gücün İçinde, Üzerinde, Peşinde Kadınlar

Cambridge Üniversitesi Klasikler Profesörü Mary Beard'ın konuşması: Kadınlar Antik Yunan'dan bugüne güçle nasıl ilişkilendi?

SANAT

YÖlüm Kadar Ciddi, Küfürlü bir Şaka: Renate Bertlmann
Ölüm Kadar Ciddi, Küfürlü bir Şaka: Renate Bertlmann

Renate Bertlmann, 1970’lerde bir çok çağdaşı gibi 1968’in devrimci atmosferi ve ikinci dalga feminizmin gücüyle kadın bedenini bir kutlama ve devrim aracı olarak yeniden kurgulayan eserler üretmiş.

SANAT

YGüncel Kızlar (1977)
Güncel Kızlar (1977)

Vintage sarısı, yalnızca çözülmüş meselelere, başarıyla alınmış haklara mı değer?

Bir de bunlar var

Downton Abbey’nin Yıldızlı Pekiyileri
Anne Dağı Enstitüsü
Empati Sanatı: Rus Çizer Victoria Lomasko ile Röportaj

Send this to friend